Davut GÜLER


"MECLİS-İ MEŞAYIH" مجلس مشايخ

DAVUT GÜLER'İN ÖZGÜN İRADE DERGİSİ 2019 EYLÜL SAYISNDA YAYIMLANAN YAZISI...


Meclis-i Meşâyıh1 kurumunun tarihi süreçte ne görevler icra ettiğini, hangi anlamlara geldiğini, günümüzde bu kuruma tekabül eden bir kurum var mıdır, varsa nasıl işliyor bunlara değinmeye çalışacağız.  

Bu kurum gündemimize yakın zamanda yayınlanan ve Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu iddia edilen bir ‘rapor’ sonucu girdi.

Osmanlı bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devletinden birçok kurumu devralmış ve bu kurumları yeni devletin karakterine uygun olarak yeniden düzenlemiştir.

DİB2 kendi mevzuatına dahil olan konularla ilgili zaman zaman dosya-raporlar hazırlamakta ve raporları arlıklarla yayınlamaktadır.

Tarihten günümüze varlıklarını devam ettiren vakıflar ve tarikatlar Osmanlı devletinde hangi statüye tabiydi, kısaca o konuya açıklık getirmeye çalışacağız.

Dergimizin dosya konusuyla direk ilintili olan “Meclis-i Meşâyih” kurumu geniş araştırmayı hak eden bir kurumdur. Dosya konusu bağlamında ele alınacağından dolayı sınırlı bir araştırma olacaktır yazımız.

Tasavvuf ekolleri her biri referans olarak bir sahabeye dayanmakta ve tasavvuf tarihi İslam’ın doğuşunun ilk dönemlerine rastlamaktadır. Kavramı tarihsel bağlamından koparmadan, özellikle Osmanlı devletinin belli bir döneminde karmaşık bir hal alan ‘tasavvuf ekolleri’ artık yeni kurulan ‘Meclis-i Meşayıh’ kurumu tarafından zapturapt altına alınacaktır.

Konumuz olan Meclis-i Meşayıh, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden karşılığı var olan bir kurum değildir. Fakat yeni devlet kurulduğunda şu süreci görmekteyiz:

Osmanlı İmparatorluğu’nda Meşihat Makamlığı’nca Şeyhülislam eliyle yürütülen din işleri, 1920 yılında Ankara’da kurulan Meclis Hükümetince “Meşihat, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” adıyla Bakanlık statüsüne kavuştu.

3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’3 kuruldu.

Meclis-i Meşâyıh’in kısa serencamı; 'Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıla kadar tarikatları denetleyen ve tekkelerin idarî işleriyle uğraşan bir kurum bulunmuyordu. Teşkilatlanmalarında belli ölçüde bağımsızlığa sahip olan tekkeler, 19. yüzyılın ortalarına doğru bürokraside gelişen merkeziyetçi harekete paralel olarak devlet denetimine alınmaya başlanmıştır. Tekkeleri denetim altına almak için bilinen ilk çalışmalar 3. Selim zamanında yapılmıştır. İstanbul’daki bazı tekke şeyhlerinin İstanbul kadılığına yaptığı şikâyet üzerine, sapkın inanışlara sahip olan tarikat mensuplarının durumlarının teftiş edilerek devlete bildirilmesi ve bu tür inanışlara sahip kimselere tekke açtırılmaması için bazı şeyhler görevlendirilmişti. Fakat görevli şeyhlerin yetkilerini aşan davranışları üzerine miladi /Ağustos 1793 tarihinde çıkarılan bir fermanla bunların sayısı üç kişiyle sınırlandırılmıştır.

Tekke vakıflarını Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin denetimine veren 1812 tarihli bir fermanla Osmanlı eyaletlerinde aynı tarikata bağlı bütün tekkeler tarikatın İstanbul âsitânesi merkez kabul edilerek buraya bağlanmıştır. Yine bu fermanla meşihatı boşalan bir tekkeye şeyh tayininde tevcihin şeyhülislâmlığa arz edilmesi ve taşradaki tekkelere şeyh tayinlerinde merkez tekkenin görüşünün alınması usulü getirilmiştir. Bu fermanla birlikte tekkeler idarî yönden şeyhülislâmlığın4 ve malî yönden Evkāf-ı Hümâyun Nezaretinin5 denetimine girmiştir. 
Tekkelerin denetim altına alınmasında ikinci önemli adım Meclis-i Meşâyıh’in kurulması olmuştur. Meclis-i Meşâyıh’in tesisiyle ilgili bilgileri ihtiva eden en erken tarihli belge miladi (Kasım 1866) ait bir iradedir. Şeyhülislâm Mehmed Refik Efendi’nin arz tezkiresinin ekli bulunduğu iradeden Meclis-i Meşâyih’in 1864’de kurulduğu, fakat Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin meclisin şeyh tayinlerine ait yazılarını dikkate almaması sebebiyle faaliyete geçmediği anlaşılmaktadır. Mehmed Refik Efendi sadârete gönderdiği bir tezkireyle Meclis-i Meşâyıh’in tahkim ve yeniden tesisini talep etmiştir.
Meclisin yeniden teşkili ve görevlerinin tespiti maksadıyla 17 maddelik bir lâyiha hazırlanmış, meclis üyeliğine seçilen meşâyihin isimleri bir pusula ile sadârete takdim edilmek üzere Bâb-ı Meşîhat’ın6 tezkiresine eklenmiştir. Meşihatın tezkiresi sadâret tarafından Meclis-i Vâlâ’ya gönderilmiş, burada Kavânîn ve Nizâmât Dairesi tarafından görüşülmüştür. Meclis-i Meşâyih için hazırlanan nizamnâmenin maddeleri Meclis-i Vâlâ/(bugünkü; Danıştay-Yargıtay) tarafından kabul edilmiş ve teklif edilen meclis üyeleri uygun görülerek padişahın iradesine arz edilmiştir. Meclis-i Meşâyıh (15 Kasım 1866) tarihli iradeyle yeniden kurulmuş ve nizamnâmesi yürürlüğe girmiştir. 

1868 yılında Meclis-i Meşâyıh, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Selâhaddin Dede’nin başkanlığında her biri farklı tarikatlara mensup beş üyeden oluşuyordu. Sa‘diyye, Kādiriyye, Sünbüliyye, Halvetiyye ve Nakşibendiyye’den birer temsilcinin bulunduğu meclisin üye sayısı 1874’te altıya çıkarılmış ve Rifâiyye tarikatı da bir üye ile temsil edilmeye başlanmıştır. 

1875’te başkan ve üyelerin yanı sıra mecliste meşâyihten olmayan bir nâzır görevlendirilmiş, müderris menşeli bir de kâtip tayin edilmiş, 1891’de bir mukayyit göreve başlamıştır. Üye sayısı yıllara göre azalıp çoğalan meclisin başkanlığı 1892-1897 yılları arasında boş kalmıştır.

1902’de Meclis-i Meşâyıh nâzırlığı kaldırılmış, 1911’de Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi görevde iken üye sayısı ikiye düşürülmüştür. Meclis-i Meşâyıh, (10 Mart 1918) tarihinde Takvîm-i Vekāyi‘de yayımlanan Meclis-i Meşâyıh’in Tevsîi Kanunu ile bir başkan, yedi üyeden oluşmak üzere yeniden kurulmuştur. 

İstanbul tekkeleri, Meclis-i Meşâyih’in teşekkülü üzerine bulundukları bölgelere göre tarikat ayırımına gidilmeden önce otuz beş merkez tekkeye bağlanmış, 1918 yılından sonra bu sayı on beş merkezle sınırlandırılmıştır. İstanbul’daki on beş merkez tekkenin yanı sıra müstakil merkezler olarak beş mevlevîhâne ile sekiz Nakşibendî tekkesi mevcuttu. Merkez tekke uygulamasının son şekliyle birlikte İstanbul içindeki tekkelerin Meclis-i Meşâyıh ile haberleşmesini merkez tekkeler aracılığıyla yürütmesi ve merkez kabul edilen tekkelerin diğer tekkeler üzerinde denetim haklarının bulunması hususları (1918) tarihli Meclis-i Meşâyıh Nizamnâmesi’nin Merkez Tekâyâ Tâlimatnâmesi ile kabul edilmiştir.

Bu tâlimatnâmeye göre her bölgedeki meşâyıh kendi merkezinde toplanarak gizli oyla aralarından seçeceği iki şeyhi tekkelerin denetimiyle görevlendirecekti. Bir merkeze bağlı tekkeler yoklama ilmühaberleriyle sürekli kontrol edilecek ve bu ilmühaberler merkez tekkede muhafaza edilecekti. Yılda bir defa olmak üzere umumi ve tasdikli yoklama cetveli merkez şeyhleri tarafından Meclis-i Meşâyıh’e verilecekti. 

Taşra tekkeleriyle ilgili ilk düzenlemeler 2. Mahmud devrinde başlamış ve tarikat pîrinin medfun bulunduğu dergâh merkez kabul edilerek merkez tekke şeyhi kendi tarikatına ait diğer tekkelerin idaresinden sorumlu tutulmuştu. (1918) tarihli Meclis-i Meşâyıh Nizamnâmesi ile İstanbul’daki tekkeler merkezlere ayrılıp yeni bir idare kurulunca taşrada da böyle bir teşkilatlanmaya ihtiyaç duyulmuş, şeyhülislâmlığın tespit ettiği vilâyet, livâ ve kazalarda Encümen-i Meşâyıh adıyla müftü başkanlığında iki üyeden oluşan bir kurum oluşturulmuştur. Ulemâ ve meşâyıh arasından gizli oyla seçilen bu iki üye mahallî meşâyıh ve iyi hal sahibi kişilerden meydana gelen bir komisyon tarafından seçimle tayin ediliyordu. 

Evlâdiyet ve hilâfet usulüyle tevcih edilmekte olan şeyhlik vazifesi, Meclis-i Meşâyıh’in kurulmasından sonra doğrudan meclis tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır. Bir dergâhın şeyhi vefat ettiği zaman şeyhlik görevinin tevcihi için Meclis-i Meşâyıh’e müracaat edilir, müracaat eden kişi şeyhin neslinden ise ve gerekli şartları taşıyorsa tayin gerçekleşirdi. Meşihat evlâdiyet üzere meşrut olmaz ve şeyh de evlâdı olmadan vefat ederse şeyhin mensup olduğu tarikatın halifelerinden biri şeyh tayin edilirdi. 

Tekke vakıflarına ait vakfiyelerin Meclis-i Meşâyıh defterlerine kaydedilmesi, bunların korunması, kontrol ve denetimi meclisin görevlerindendi. Meclis-i Meşâyıh meşihat tevcihlerinde öncelikle vakfiyelerin şartlarını dikkate alıyor ve tevcih muamelelerini bu vakfiyelere dayanarak yapıyordu. Evlâdiyet/ (aile vakıfları) dışındaki tevcih muameleleri icâzetnâme almış olan halifelerin icâzetnâmesi kontrol edilerek yapılıyor ve bu icâzetnâmeler Meclis-i Meşâyıh tarafından kaydediliyordu. Meclis-i Meşâyıh şeyhülislâmlık müessesesinin kaldırılmasına kadar faaliyetlerini Bâb-ı Meşîhat’ta sürdürmüştür.’7

 

Evkaf-I Hümâyûn Nezareti

Meclis-i Meşâyih kurumuyla birebir ilişkisi olan EVKAF-I HÜMÂYÛN NEZARETİ 8; Osmanlı Devleti’nde vakıfların denetlendiği bir kurumdur. 2. Mahmud tarafından, sultanlara ve yakınlarına ait dağınık bir vaziyette bulunan vakıfların tek elden idaresi maksadıyla 1826’da kurulmuştur. O döneme kadar işler durumda olan vakıflar üç ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar Osmanlılardan önceki İslâm devletlerinden intikal eden evkāf-ı kadîme, mîrî arazinin temliki suretiyle kurulan evkāf-ı irsâdiyye ve hayır sever kimseler tarafından sırf kendi mülklerinden ayırdıkları mallarla tesis ettikleri evkāf-ı sahîha-i lâzime idi (Elmalılı Muhammed Hamdi, Ahkâm-ı Evkāf, s. 117). Bu vakıflar müstakil vakfiyelerine, vakfiyesi bulunmayanlar da eski teamüllere göre ayrı hükmî şahsiyetler olarak faaliyet gösteriyordu. Vakıflar, vakıf kurucularının belirlediği esaslar doğrultusunda idare ediliyordu. Vakıfların şartlara uygun ve düzenli biçimde işleyişini iki yetkili sağlardı. Vakfın yönetimini mütevelli yürütür ve yaptığı işe “tevliyet” adı verilirdi; vakfın denetimini ise nâzır yerine getirir, buna da “nezâret” denilirdi.

Umumiyetle vakıf mütevellisi vakıf sahibinin kendisi, onun ölümünden sonra da evlât ve ahfadı (onun soyundan; çocukları ve torunları) oluyordu. Padişah ve sultanlar kendi kurdukları vakıfların yönetimi ve denetimiyle yeterince meşgul olamadıkları için bu selâtin vakıflarının nezâreti sadrazam, şeyhülislâm ve kapı ağaları gibi yetkililere şart koşuluyordu. Böylece nezâret görevinin değişik yetkililere devredilmiş olması vakıfların yönetiminde merkezî bir idareye geçiş ortamını da hazırlamıştı.’9

Burada bir konuya dikkat çekmek gerekir. Osmanlıdan arazinin bir kısmı mîrî arazi, önemli bir kısmı da vakıf arazisiydi. Her iki arazi türü rakabe ve istimlak edilmediği gibi intikalleri zordu. Ancak hükümet mîrî arazi üzerinde kanun yapma yetkisine sahip olduğundan bu konuda baskı yoluyla istediği sonucu elde etmek mümkündü. Vakıflar ise hükümetin nüfuzunun tamamen dışında bulunuyordu. Osmanlı toprakları üzerinde gözü olan Batılılar entrikalarına devam ediyorlardı. Batılılar devletin bekasını ve Batılı devletler arasında sayılması şartını tavsiye ettikleri yeniliklerin gerçekleştirilmesine bağlıyor, bunun temini için de güçlü bir merkezî hükümeti gerekli görüyorlardı. (Lewis, S. 124-127)

Nitekim dış kaynaklı siyasî tesirlerle Osmanlı yönetimine Ahkâm-ı Arâzî Kanunu kabul ettirilmişti. Fakat bu gelişme, Osmanlı arazisini ucuz yoldan elde etmek isteyen Avrupalı sermayedarları tatmin etmiyordu. Çünkü Avrupalılar, mîrî arazi ile evkafın pazara çıkarılabilecek bir mal halinde bulunmasını ve vakıf arazisinin istimlâk edilmesini, alınacak kredi karşılığında ipotek gösterilmesini istiyorlardı. Nitekim Batı’nın ısrarları sonucunda Bâbıâli Tevsî-i İntikāl Kanunu ile Müsakkafât ve Müstegallât-ı Vakfiyye Nizamnâmesi’ni neşrederek uzun zamandır bekledikleri vakıfların satış işini halletmiş oldular.

Osmanlıda iç çürüme devam ettikçe ve çıkış yolu olarak yüzlerini Batıya döndükçe, kurumları kurtarmak amacıyla kurulan üst kurumlar örneğin; Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin kurulması ve bu nezâretin merkez ve taşra teşkilâtının oluşturulması istenilen sonucu vermemiştir. Nezâretin, Tanzimat’la birlikte vakıf köy ve mezra âşârı ile mukātaa10 bedellerinin tahsili görevinin maliyeye verilmesi, tahsilat karşılığı kesilen miktarların sürekli mîrî hazine lehine yükseltilmesi, sonraları gelir fazlalarının tamamına el konulması ve vakıf gelirlerinin Maliye Hazinesi içerisinde tutulması vakıf eserlerinin harap ve bakımsız hale gelmesine yol açmıştır.

Batılıların teşvik ve baskısı ile önce vakıfların yönetiminin merkezileştirilmesi, ardından vakıfların imkân ve gelirlerinin devletin diğer sektörlerine aktarılması ve daha sonra hukukî bir düzenleme ile mîrî hazine ile vakıflar arasında mevcut alacak ve borçların karşılıklı ibra edilmesi vakıfları borçlu, mütevellileri yoksul hale getirmiştir. Hatta carî giderlerin karşılanamaması sebebiyle binlerce hayır eseri harap olmuş, hayır hizmetleri durma noktasına gelmiştir.

Batılılaşma ve yenileşme döneminde arka arkaya yürürlüğe konulan kararlarla, Osmanlı toplum hayatında sosyal, siyasî ve kültürel açıdan derin izleri bulunan, hatta devletin çöküş dönemi olan 19. yüzyılda bile Türk istihdam ve iktisadî hayatının yüzde16’larına hâkim olan vakıf müessesesi, hukukî düzenlemeler ve alınan siyasî kararlarla büyük çapta tahrip edilmiştir.

Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti, 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye kanununa göre Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti içinde Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti olarak kurulmuş, bu vekâlet de 3 Mart 1924’te kaldırılarak başbakanlığa bağlı bir umum müdürlük haline getirilmiştir. Bu kurum bugün Vakıflar Genel Müdürlüğü olarak, bir Devlet Bakanlığı’na bağlı görev ifa etmektedir.

------------------------------------------------------------------------------------------

1 Tekkeleri denetlemek ve idarî işlerine bakmak üzere 1866 yılında şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan müessese

2 “Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin yerine kurulan, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur. Vikipedi

 

 3 Diyanet İşleri Başkanlığı web sitesi ve ilgili kaynaklardan derlenen kısa bilgiler;

Osmanlı İmparatorluğu’nda Meşihat makamlığınca Şeyhülislam eliyle yürütülen din işleri, 1920 yılında Ankara’da kurulan Meclis Hükümetince “Meşihat, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” adıyla Bakanlık statüsüne kavuştu.

3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.

İlk Diyanet İşleri Başkanı, 1 Nisan 1924 tarihinde atanan eski Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi'dir.

İlk teşkilat kanunu: 22 Haziran 1935 ‘de yürürlüğe giren 2800 Sayılı “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun”. Diyanet İşleri Başkanlığı bir Anayasa kurumu olarak düzenlendi.

1965 yılında 1961 Anayasası’nda kabul edilen 633 sayılı Kanun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugün yürürlükte olan kanunudur. Son olarak 2010 yılında 6002 sayılı kanunla değişiklikler yapıldı.

2012 yılında yapılan protokol değişikliği ile eski listede 51’inci sırada olan Diyanet İşleri Başkanı 10. sıraya yerleştirildi.

2012 bütçesinden 3 milyar 891 milyon lira alan Diyanet’e önceki yıla göre yüzde 18 oranında artışla 2013 bütçesinden 4 milyar 604 milyon lira ayrıldı. Böylece Diyanet 2013 yılında, genel bütçeli idareler arasında en yüksek payın ayrıldığı 12. kurum oldu.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 29 ülkede, 50 yurt dışı temsilciliği var.

2006 yılından beri DİB Türkiye’deki her cezaevinde din hizmetleri veriyor.

4Şeyhülislâmlık; Şeyhülislam ya da Şeyh-ül İslam (Osmanlıca: شَيْخُ الإسْلام), dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip olan kimse anlamına gelir. (Vikipedi)

5 Bab-ı Meşihât; Osmanlı'da şeyhülislama bağlı defterlerdir. Kadı sicilleri bab-ı ali'ye bağlı değildir. İstanbul'daki müftülük arşivindedir. (Süleymaniye) fetvalar burada bulunur.

6 Meclis-i Valâ; 1837 yılında Sultan Mahmud zamanında adlî işlere bakmak üzere öncelikle bugünkü Yargıtay ve Danıştayın vazifesini "beraber" gören...

7 Türkiye Diyanet Vakfı Meclis-i Meşayih Maddesi

8 EVKAF-I HÜMÂYÛN NEZARETİ; Osmanlı Devletinde vakıfların denetlendiği bir kurumdur.

9Türkiye Diyanet Vakfı Meclis-i Meşâyıh Maddesi; …1586’te Evkāf-ı Haremeyn Nezâreti kuruldu; daha sonra da padişahların, sultan kadınların, paşalarla Dârüssaâde ağaları vakıflarının nezâretleriyle birleşti. Bu sebeple Evkāf-ı Haremeyn Nezâreti müfettişlik, muhasebecilik, mukātaacılık ve Dârüssaâde yazıcılığı olmak üzere dört memuriyetle yönetilmeye başlandı. Ardından İstanbul, Galata, Üsküdar ve Eyüp kadılarının, kaptanpaşa ile yeniçeri ağalarının, sekbanbaşı, bostancıbaşıların nezâretleri kurularak İstanbul’daki evkaf nezaretinin sayısı on ikiye ulaştı. 

10Mükâtaa; İslâm devletlerinde mukâtaa usûlü eskiden beri kullanılmakta idi. Osmanlılarda mukâtaalar, devlete ait gelirlerin tahsili veya bir tekel hâline getirilen herhangi bir kuruluşun işletme hakkı veya yeraltı servetlerinden devlet payına düşen kısmı toplamak veya gerektiğinde bu kaynakları işletenlerden çıkardıkları madeni satın alma tekeli kurmak şekillerinde işletilen üretim birimleridir.

 



YAZARLAR