Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Faysal Mahmutoğlu


Makbul Vatandaş

Yazarımız Faysal mahmutoğlu'nun "yeni" yazısı...


Dilinizin küçümsendiğini, dininizle alay edildiğini, kültürünüzün aşağılandığını hissederseniz, farklılığınızın işaretlerini abartılı bir gösterişle sergileyerek tepki verirsiniz; tersine, size saygı duyulduğunu hissettiğinizde, yaşamayı seçtiğiniz ülkede bir yeriniz olduğunu hissettiğinizde daha farklı davranırsınız. (Amin Maalouf- Ölümcül Kimlikler)

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) tarafından Ankara’da düzenlenen ‘Nefret Söylemi ve Nefret Suçları Sempozyumu’nun açılış töreninde konuşan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül: “Bu kimliklerine, kültürlerine yönelik ret, inkâr ve asimilasyon politikalarının da insanımızın onurunu nasıl rencide ettiğini yine hepimiz yaşadık. Ötekileştiren, ayıran, ‘makbul vatandaş’ ayrımı yapan bu tipolojiyi dayatan devlet, hukuk devleti olamaz. Hukuk devleti, herkesin devletidir; hukukun üstün olduğu, farklılıkların zenginlik olduğu bir devlettir. Hukuk devletinde şablon insan yoktur. Her insan eşittir ve biriciktir… Hangi görüşten, inançtan, yaşam tarzından olursa olsun insanımızı haklarıyla yaşatmak, devletin en temel görevi ve vazifesidir.” Dedi.

Bu konuşmayı, 2021 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde (Rule of Law Index) 139 ülke arasında 117’nci sırada yer alan Türkiye’nin Adalet Bakanı yapıyor. Türkiye, coğrafi bölgelere göre kategorize edilen endekste, Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda bulunan 13 ülke arasında Rusya’nın da gerisinde, sonuncu sırada yer aldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından itibaren laik, Sünni (Hanefi) Türk makbul vatandaş kabul edilmiş ve ülkede yaşayan diğer tüm etnik, dinsel ve mezhepsel aidiyetler, bu makbul vatandaş kimliğine yakınlık veya uzaklık derecesine göre değerlendirilmiştir. Nitekim 1924 yılında gazeteci Celal Nuri Bey: “Bizim hakiki vatandaşlarımız Türkçe konuşan, Hanefi mezhebine mensup Müslümanlardır” demiştir. Doğal olarak kendini dışlanmış hisseden aidiyetlerin devlete olan güvenleri sarsılmıştır.

Balkan yenilgisinden sonra İttihat ve Terakki, II. Meşrutiyetin ilanının ardından başlatılan “Osmanlılık” kimliği vurgusunun uygulanabilir olmadığı sonucuna varmış ve Türkleştirme politikalarına ağırlık vermiştir.

Cumhuriyet döneminde laikliğin 1937’de anayasaya girmesiyle yeni bir kimlik inşa süreci başlatılmıştır. Bu, Batı’nın ‘öteki’si olmaktan çıkıp Batı nezdinde kabul görmek için de atılmış bir adımdı. Bu, aynı zamanda dini vicdanlara hapsetme girişimiydi. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker’in “Türkiye’de din telakkisinin hududu, yurttaş vücudunun cildini aşamaz” sözü bunu teyit eder niteliktedir.

Diyanet İşleri Teşkilatı Osmanlı’daki Şeyhülislamlık makamının yerine ihdas edilip Sünni İslam’a devletin kontrolünde hizmet etmeyi hedeflemiştir. Diğer bütün inanç sistemleri ve mezhepler yok hükmünde kabul edilmiştir.

Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. Şiiler, Aleviler Diyanet’ten herhangi bir hizmet alamazken, Sünni Şafiilerde adeta yok sayılmakta ve tüm dinî hizmetleri Hanefi mezhebine göre almaktadırlar. Özetle, Hanefi mezhebinin görüşü dinin görüşü olarak dayatılmaktadır. Bir nevi dinin Türklükle harmanlanması amaç edinilmiştir. Hatta din Türklüğe tabi kılınmıştır.

1926’da kabul edilen kanuna göre devlet memuru olabilmenin şartı Türk olmaktı. Bu kanun 40 yıl yürürlükte kaldı ve ancak 1965’te “Türkiye vatandaşlığı” olarak değiştirildi.

1928’de “Vatandaş; Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmış ve Türkçe dışındaki dillerin kamuda kullanımı yasaklanmıştır. Türkçe konuşmayanın Türk kabul edilmeyeceği açıkça ifade edilmiştir.

AK Parti iktidarına kadar mütedeyyin dindarlar da makbul vatandaş olarak görülmemiştir. Devlet bunları hep iç tehdit olarak görmüştür. İrticai faaliyetler suç olarak kabul edilmiştir. İrtica tehdidi, Cumhuriyet tarihinde devletin en fazla vurgu yaptığı iç tehdit unsurlarından birincisiydi. Namaz kılmak bile ordudan atılmak için irticai faaliyete gerekçe olabiliyordu. Erbakan’ın kurduğu partiler irtica gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi marifetiyle kapatılmıştır.

1997 yılında, Türkiye “irtica ile mücadele” adına 28 Şubat post modern darbesini yaşadı. Başörtüsü kamusal alanda yasaklandı. Üniversiteler, kamu kurumları kamusal alan olarak görüldü. Hatta başörtülü bir hanım bir üniversite hastanesinde tedavi edilmedi. En son iktidardaki AK Parti hakkında bile “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle kapatma davası açıldı.

Şimdilerde ise başörtülüler makbul vatandaş, laikler ise öteki. Din kamusal alanda daha görünür bir şekilde yaşanıyor. Devletin tüm birimlerinde başörtülülere rastlamak mümkün hatta başörtülü olmak pozitif bir ayrıcalık. Artık makbul vatandaş yine Türk, Sünni, Hanefi.

Günümüze değin hep “öteki” olarak görülen bir kesim de Alevilerdir. Aleviler, Cumhuriyet tarihi boyunca hem devlet hem de toplumun bir kesimi tarafından çeşitli baskılara ve kıyımlara maruz bırakılmışlardır. 1937-38 Dersim’de devlet orantısız güç kullanarak katliama imza atarken, Kahramanmaraş ve Çorum’da da Sünni halk galeyana getirilerek Alevi ev ve işyerleri yağmalanmış, onlarca insan yaşamını yitirmiştir.  Gene Sivas’ta Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında Sivas’a gelen Alevi aydınların kaldığı otel ateşe verilmiş, çıkan yangında 35 kişi ölmüştür.

Ve en son 12 Mat 1995 akşamı Gazi mahallesinde içerisinde Alevilerin bulunduğu 3 kahvehane ve 1 pastane taranmış; kahvehanelere yönelik saldırıda bir Alevi dedesi öldürülmüştür. Olaylar genişleyerek büyümüş; üç gün süren olaylarda 22 kişi öldürülmüş, 155 kişi de yaralanmıştır.

1934 Trakya pogromları, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, gayrimüslimleri hedef alan, ülkeyi terk etmelerine ve nüfuslarının düşürülmesine neden olan olaylardır.

Öte yandan, Türk olmayan bir Müslüman azınlık olarak Kürtler ise uygarlaştırma misyonu ile zorla asimilasyon ve Türkleştirme politikalarının hedefi olmuşlardır.

Kürt kimliği yakın zamana kadar yok sayılmış, görmezden gelinmiştir. Yok olan bir kimliğe hak talep etmek ve hak vermek de problemlidir.

Türkçeyle okulda tanışan çocukların hayata eksi puanla başladıklarını ve bunun zaman içinde telafisinin zor olduğunu yaşayarak gördük. Kürtler hep ikili bir hayat yaşamışlardır; kamusal alanda Türkçe konuşmaya çalışmış, eve gelince de Kürtçe konuşmak zorunda kalmıştır.

Kürtçe kabalıkla, Türkçe ise medenilikle özdeşleştirilmiştir. Kürtçenin piyasa değerinin düşük olduğu vurgulanmıştır.

Kürtler, devlet baskısından ötürü eziktirler. Kendilerini ikinci sınıf görürler. İlker Başbuğ, 2005 yılında Genelkurmay İkinci Başkanlığı sırasında o dönemde Kürtlere karşı sürmekte olan şoven ‘bayrak’ provokasyonlarına atıfla “özde vatandaşlar” karşısında asıl sorun çıkaran olarak gördüğü “sözde vatandaşlar” ifadesini kullanmıştı.

Bugün bile bürokrasinin tepesinde ve ordunun üst kademesinde Kürtler yok denecek kadar azdır veya hiç yoktur.

Türklere üstünlük kompleksi aşılanmıştır; tıpkı Sünnilerin Alevilere karşı üstünlük kompleksi olduğu gibi.

Türklüğün iş dünyasında, kamusal alanda daha avantajlı olduğu bir gerçek. Kürt iş insanları genel olarak aidiyetlerini gizlemeyi tercih etmekteler, en fazla “doğuluyum” diyebilmektedirler.

Bugünkü “Makbul vatandaş” anlayışı, Türk- İslam sentezi ideolojisini benimsemiş; dini, toplumu bir arada tutmanın bir aracı olarak gören, milliyetçi–muhafazakâr, otoriteye mutlak itaat eden, iktidarın yanlışlarını bildirmeyi dinen sakıncalı gören bireyleri kapsamaktadır.

İktidar, karşıtlarını -ki toplumun yarısını oluşturmaktadır- ana muhalefet partisi dahil olacak şekilde” teröre destek vermek”, “terör yandaşı olmak”, veya doğrudan “terörist” olmakla suçlayacak şekilde fütursuzca hareket edebilmektedir. Bu da aslında iktidarın muhaliflere layık gördüğü yeri göstermektedir.

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR