Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Mahsa Emini’nin düşündürdükleri

Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


İranlılar ve Türkler, tarihleri boyunca rekabete ve etkileşime dayalı ilişkileri olan ama karşılıklı dengelere de dikkat ve riayet eden iki kadim halk.

Geçtiğimiz yüzyılın başında İran meşrutiyete geçince Türkler de onu izledi.

Sonrasında ise bu kez İran halkı, geç de olsa Türkiye’yi takip ederek cumhuriyete geçecektir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Humeyni, Fransa’da sürgünde iken demokratik bir anayasa düşündüklerini beyan ettiği halde, Devrim sonrası İran anayasası, mezhepçi ve hatta “Velayeti Fakih”lik ilkesiyle cumhuriyeti bile baskılayan bir anayasa.

Tıpkı Türkiye anayasasının da Atatürk milliyetçiliğine dayanan ideolojikliği ve dolayısıyla da farklılıkları baskılayan bir anayasa olduğu gibi.  

Her iki ülkede de yakın dönemlerde İslamî iddialarla iktidara gelenler, önceki yönetimlerin haksızlıklarını, bölüşüm adaletsizliklerini, toplumsal eşitsizlikleri eleştirerek iktidara geldikleri ve kimi sorunları giderdikleri halde, sonuçta toplum yerine devleti güçlendirmek gibi bir stratejiye yönelmişlerdir.

Barışçı vaatlerine karşı savaşçı siyasetlere yönelen ve bunun için daha önce eleştirdikleri küresel güçlerle bile işbirliğine gitmekten kaçınmayan bu iktidarlar, Irak, Suriye ve Azerbaycan’daki çatışmalarda da karşı karşıya gelmişlerdir.

Sonuçta her iki cumhuriyet de kendine özgü bahanelerle demokrasiye geçişe, yani farklılıkların siyasete iştirakine karşı durarak, cumhuriyetçi ve otokrat siyasetleri güçlendirdiler.

Bu ise özellikle bölgedeki Kürtleri ve Türkiye için Alevileri, İran içinse Sünnileri siyasallığın dışında tutmak anlamına gelmektedir.

Beri yandan kadınlar da her iki ülkede yeterince temsil edilmemekte, özellikle de örtünme üzerinden farklı rollerle işlevselleşmekte ve verili durumun sıkıntılarına maruz bırakılmaktadır. 

Türkiye’de Millî Görüş hareketinin ve müttefiklerinin Kemalizm‘e karşı İslamcı/Osmanlıcı/muhafazakâr bir söylemle iktidara yürüdüğü yıllarda, Kemalist kesim kendi mevzilerini savunmak adına başörtüsü üzerinden yasaklayıcı bir tutumu izlerken, muhalefet ise başörtüsüyle simgeleşen bir gösteren üzerinden kadınların aktifleştiği bir mücadeleye yönelerek, kadınların kamusal alana katılımının çoğaltılmasının yollarını açar.

Benzeri bir biçimde İran’da da devrim süreci, kadınların kamusal alanda etkinleştikleri ve hatta bu konuda İslam dünyası için de örnek oluşturdukları bir dönemdir. 

Başlangıçtaki görece devrimci ve özgürlükçü girişimlere karşı, bu dönemin olumluluğu İran kadar Türkiye’de de, giderek çoğulcu ve özgürlükçü anlayışlar kadar kadınların da baskılandıkları ve iktidara desteklerini geriye çekmeye başladıkları bir sürece dönüşecektir.

Toplumsal sorunları ve talepleri görmezlikten gelerek toplumsal değişime cevap veremeyen hiçbir iktidarın kalıcılığının bir güvencesinin olmadığının ve bu tip iktidarların salt polisiye tedbirlerle ilanihaye iktidarda tutunamayacağının en açık örneği ise bir zamanlar gerçekleşmesi mümkün görülmeyen her iki toplumdaki değişimin bizzat kendisidir. 

İran’da devrimin ideologları olan Şeriati ve Talegani gibi görece sol (özgürlükçü, devrimci, eşitlikçi ve sosyal adaletçi) düşünürler giderek devrimden eksiltilirken, aynı çizgide bir düşünür olan Abdülkerim Süruş da uygulanan baskılar karşısında Batı’ya iltica edecek, muhalif lider (eski başbakan) Mir Hüseyin Musavi ise ev hapsine mahkûm edilecektir.

Türkiye’de iktidara gelen Ak Parti ise başörtüsü yasaklarını kaldırırken, Kürtlerle başlattığı barış sürecinden ise giderek rücu edecek, İran’daki rejim gibi Kürtlere ve muhaliflere karşı baskıcı bir tutum izlemeye başlayacaktır.

İran’da Devrimden bir süre sonra uygulanmaya başlanan başörtüsü mecburiyeti ise giderek akıldışı bir baskılama aracına ve bir tür paranoyaya dönüşecektir.

Böylece devrim rüzgârıyla gelen başörtüsü, muhafazakârların süreci devrimcilerin elinden çekip alarak devletleştirmeleriyle kopan özgürlük fırtınasına kapılıp gidecektir.

                    ***

Geçtiğimiz günlerde Kürdistan eyaletinden Tahran’a gezmek için gelen Mahsa Emini, rejimle muhalifler arasındaki çekişmede neredeyse varla yok arasında simgesel bir gösterene dönüşmüş “hicab”a uymadığı için “ahlak polisi“nin (irşad devriyesi) şiddetine maruz kalarak öldürüldü.

Ve bu haksızca ölüm karşısındaki tepkiler de onlarca ölüme yol açtı.

Bu zalimane davranışa duyulan tepkileri küresel güçlerin oyunuyla teyelleyen rejim yanlısı uzmanlar ise buradan hareket ederek toplumsal kalkışımları anlamak yerine baskılamaya cevaz çıkardılar. 

İktidarların topluma yönelik bu tür baskıcı düzenlemeler üzerinden yürütmeye çalıştıkları biçimlendirme çabaları, aynı zamanda, ABD’den Çin’e kadar uygulanmakta olan bir sindirme taktiği.

Özellikle verili ideolojiye ve kültüre aykırı simaların ve eğilimlerin sertlik yoluyla us(l)andırılma çabası, iktidarların sair konulardaki açıklarını ya da özellikle iktisadi eşitsizlikleri ve haksızlıkları da örtmenin bir yolu.

Ne var ki Tunus’ta Muhammed Buazizi‘nin ölümünden tutun da ABD’deki George Floyd’un öldürülmesi veya Çin’deki Tiananmen katliamı gibi zalimane olaylar,  toplumlarda sistem değişikliği talebine kadar varan öfke patlamalarına sebep olduğu gibi, Emini’nin katli de toplumsal bir infiale yol açtı.

Yol açtı çünkü kılık kıyafetle ilgili özellikle kadınlar üzerindeki bu tip polisiye tedbirler ya da toplumun zayıf veya azınlıktaki kesimlerine karşı uygulanan baskı ve şiddet, giderek bir faşizme dönüşebilmekte.

Bu tür bir zorbalık, inancı da bir devlet ideolojisine dönüştürerek ve imana dayalı olması gereken tutumları salt biçimsel mecburiyetler haline getirerek içini boşaltmakta.

Oysa temeli içsel benimseyişe dayanan ibadetler ve vacipler, toplumun geneline ya da inanmayanlara dayatılamaz; hele ki bu zorla yaptırılmaya kalkıldığında, hakka mugayir bir zulme, Şeriati’nin deyimiyle “dine karşı din”e dönüşür. Münafık ve riyakâr bir sosyolojiye yol açar.

Dolayısıyla, oldukça deruni bir muhabbete dayalı olması gereken inançlar, doğal olarak giderek bir nefret nesnesi haline gelebilir.

Öte yandan kıyafet ise sadece örten değil aynı zamanda süsleyen bir ihtiyaç ve kültürdür.

Eğer bu, bir formaya dönüştürülmüşse, insanı tek tipleştiren, sıradanlaştıran katlanılamaz bir figür haline de gelebilir. 

Tabi bu icbar sadece devletler tarafından veya sadece İran’da yapılmamakta.

Batılı ülkelerin sınır kapılarında da kılığı, kıyafeti veya renginin farklılığı nedeniyle adeta bir hamamböceği gibi karşılanan, bakışlarla aşağılanan ve kültürel bir icbara maruz bırakılanların halleri ortada.

Benzeri manzaralarla ülkemizde de karşılaşılmıyor değil. Ama gönül isterdi ki geçmişte meclisinden, okulundan ve hatta hastanesinden kovulan, aşağılanan insanların günümüzdeki tepkileri rövanşist bir tepkiye dönüşmesindi.

Kadınların çıplak cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesine ve bir oğulun kemiklerinin acılı babanın eline bir torba içinde tutuşturulması gibi insanlık değerlerine oldukça aykırı tutumlara da karşı durulsundu.

Bu tür menfur tutumlar karşısında sessiz kalınması, iktidarın ayakta tuttuğu bir biçimselliğe karşı, insani duyarlılığın yitiminin en bariz işaretleri değil mi?

Zira din özünde biçimsel bir uyarlanma olmadığı gibi iktidarsal bir araç(sallaşma) da değildir.

Onun ahlaka ve edebe dair yönleri, nezaketi ve şefkati, bir ödev ve icbar olmaktan öte, yaşamsal inceliklerle dile gelmelidir. 

Bunlar, yapılmadı, yapılamadı; nedeniyse oldukça açık. Siyaset, özellikle de günümüzün popülist siyaseti, çoğunlukçu, güç yoğunlaşmasına ve kitlelerin celbine ve de cebrine dayanan bir eğilim içerisinde.

Kitlelerin baskısı ise bu uğraşıyı nezaketten ve duyarlıktan olduğu kadar, ahlak ve erdemden, dahası ise hak ve adaletten de uzaklaştırmakta.

O zaman ise kitle kültürünün biçimlendirdiği hınçlı bakışlar, kendilerine ideoloji kıldıkları öğretilerin değerlerinden bile oldukça uzaklaşmakta.

Bu konuda daha sorumlu olması gereken aydınlar, ulema, bilim insanları ve siyasiler de aynı psikolojik iklimin etkisi altına girince, insanlığın uzun uğraşlar boyunca edindiği tüm değerler ve öğretiler de yozlaşarak kıymetini yitirmekte.

Paranın, gücün, iktidarın şehveti bilinen tüm değerleri ezerek yerine en ilkel güdüleri geçirebilmekte. 

Hele ki haksızca öldürülmesi tüm insanlığın ölümü anlamına gelen bir insanın, insanların üzerinden bu tür politikalar yürütmek, asla kabul edilemez.

İnsan haklarının dokunulmazlığı ortada iken, İslami kuruluşların ve aydınların bu konudaki çabalarını tavsatmaları, iktidar aşırılığının yol açtığı sorunlardan biri.

Oysa bu kuruluşların, ellerinde tuttukları adalet terazisi hususunda asla tavizkâr açıklamalarla yetinmemeleri gerekir.

Zira imanımız, mazlumların ve ezilmişlerin yanında yer almamızı gerektirir.

Hatırı sayılması gereken ise iktidarlar ve cemaatlerin talepleri değil, hak ve adaletin gözetilmesidir.

Görülen o ki, uzun iktidarları döneminde İran ve Türkiye muhafazakârlığı, hak ve adaletten uzaklaşarak, sağcı ve müstekbir bir politik çizgiye yönelmekte, bunlarla bağlarını koparmak istemeyen kimi İslamcılar ise iktidarın hatırını hakkın hatırına yeğlemekte. 

Tüm bunlar, bir ucu insanlığımıza, toplumsallaşmamıza, iktidarı paylaşma eksikliğimize dayanan sorunlar.

Neden insanlığımızı ya da toplumsallığımızı eğitmek, değerlerimizi ve imkânlarımızı paylaşmak yerine, illa ki şiddete veya susturmaya ve hatta yok saymaya yöneliyoruz?

Neden rencide etmeden var saymanın, muhatap olmanın o bilgece yollarının zahmetine katlanmak yerine korkunun o zehirli, öyle ki zehirleyeni bile zehirleyen şeditliğini yeğliyoruz?

Onca çabalara karşı toplumsal ve siyasal ilişkilerimiz neden hâlâ bir “efendi-köle” ilişkisi düzeyinde?

Farklılıklara tahammülsüzlüğümüz neden? Neden içimizdeki o vahşeti insanileştiremiyor, sorunlarımızı aklı başında müzakerelerin masasına yatıramıyoruz?

Oysa bir ârif değil de zalim olmayı yeğlemek, sadece bir süre sonra kendimiz için de vaktin dolacağı o kum saatini tersine çevirmekten ibarettir.  

Sadece bu değil tabi. Hepimiz için de vaktin tükenmekte olduğu bir hakkaniyet çizgisinden uzaklaşmanın tedirginliğini duyamamak, aynı zamanda aklın düşünme yeteneğini de yitirmesi anlamına gelmiyor mu?

Sözgelimi aşağılamanın hazzına gömülmek ya da düşmanlaştırarak yok saymak…

Dahası ise iktidar sırasının, yani hıncımızı boşaltmanın, arzularımızı tatminin ve karşıtımızı ezmenin sırasının bize geldiğini hissetmenin o hayvani sabırsızlığı.

Değerlerle yüklü olan zihinlerin itibarsızlaştırılarak sözün, yolun ve yordamın vahşet güdülerine teslim edilmesi.

Deneyimler, örneklikler ve sözcükler üzerinde durmanın inceliklerini bile boşuna bir gayret olarak var saymak…

Çünkü o(nlar), yani karşıdakiler/ötekiler buna değmezdir, buna layık değildir, falandır, filandır!..

Uslandırmanın kestirme yolları dururken nezaketin veya düşüncenin incelikli zahmetine ne hacet.

Yalanlar veya doğruların giderek saymaca değerler haline geldiği yerde arzulanan işte o çıplak ve değerlerden yoksun iktidardır, hayvani güdülerin tatmininin hazzıdır.

İktidarın sopasının ölçüsüzlüğünün yegâne ölçüt haline geleceği o ütopik vakitler yani. Hem de her aşırılığın karşıtına gebe olduğunu bile bile. 

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR