Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


LAİKLİK TARTIŞMALARI BAĞLAMINDA DİYANET KURUMUNUN “İŞLEVSELİĞİ VE ÖNEMİ” ÜZERİNE…

Gönül isterdi ki, bu teşkilat, elde edilen kazanımlar dikkate alındığında, bu kazanımları “en azından” zihinsel planda bir çırpıda yok sayma gibi bir eğilimi olmayan sivil yapıların da kendi alanında yetişmiş nitelikli elamanlarla birlikte; işin ehli sosyal bilimcilerle birlikte, ilahiyatların da katkılarıyla, bu kez devletin gözetiminde özerk bir yapıya büründürülebilseydi.


Bundan önceki bir yazımızın konusu laiklik tartışmaları ile ilgiliydi(*) yazıya giriş sadedinde şu ifadeleri kullanmıştık: “Laiklik, zihinsel plandan ziyade anayasadan kaldırılsın mı, kaldırılmasın mı tartışması “nereden icap ettiyse” bugünlerle yeniden revaçta ve tv ekranlarında arz-ı endam ediyor.”

Mezkûr yazının bir yerinde, konu bağlamında şu ifadeleri de kullanmıştık: “Öteden beri süregelen, zamanla iğdiş edilmiş, edilgen hale getirilmiş, işleyiş mantığı açısından sağcı-muhafazakâr kodlara sahip olmuş zihin yapısı ciddi bir değişime uğramadan, İslam, ondan ilham alınarak değil, onu güç devşirme işinde kullanma düşüncesi var olduğu sürece, bir devletin adının İslam olup olmamasının ciddi bir anlamı olmayacaktır. Böylesi bir ortamda anayasada yer alan laiklik ilkesinin de kalkıp kalkmaması pek önem arz etmeyecektir.”

İşleyiş açısından değil de, görüngü açısından, var olan devletin adının İslam devleti olarak anılması, tavandan ziyade tabanda geçmişi adeta tüm yönleriyle yaşama gibi hayali bir duygu oluşturmasının zihinsel hızıyla  bu cenahta laiklik uygulamalarına karşı çıkmak gibi bir eğilimin öten var olduğunu gösteriyor.

Böyle bir istek, doğru yere kullanılan yanlış, yanlış yere kullanılan kavramların hak etmedikleri ölçüde kendi bağlamından kopartılarak kullanılması ile birlikte ta ellili yıllardan beri süregelmektedir. Bu istek, haklı sebeplere ve temele dayandığı hale, yukarıda zikrettiğimiz kavramların yerli, yerinde kullanılmaması, en azından Müslüman şahsın kendi hayatını din ekseninde sağlam bir temele dayandırmasını ve buradan hareketle de toplumsallık adına “din-devlet ilişkisi”nin, sağlıklı bir şekilde yürümesine, yürütülmesine engel teşkil ediyordu.

Yürümüyor, yürütülmüyor ve yürütemiyordu; Yürümüyordu, zira bu iş, bir ferdin yapacağı bir iş değildi. Yürütülmüyordu, zira devletin gücünü elde tutan irade, dini, kendi devlete yüklediği misyon açısından tepe tepe kullanıyordu. Yürütülemiyordu, zira kurulu bulunan teşkilat(Diyanet) birçok kuruma tanınan özerklik imkânından ”kanun açısından”  mahrum bırakıldığı ve siyaseten yürütmeye bağlı kılındığı için, din adına değil de, devlet adına bir işleve sahip olmak zorunda bırakılmıştı.

Bununla birlikte Diyanet teşkilatı, Ak Parti iktidarı dönemine ve özellikle de el’an görevde bulunan Ali Erbaş dönemine kadar, resmi bir kurum olmasıyla birlikte, siyasetin ve özellikle de iktidarların mevcut durumuna rağmen, kendine özgü yapısını korumuştu.

Yine, bununla birlikte, AK Parti öncesi iktidar dönemlerinde görev yapan başkanların kahir ekseriyetinde az da olsa bir “İslami hassasiyet” mevcut olmakla birlikte, rejimin yapısına uygun bir şekilde sağcılık formu içerisinde görev yaptıkları bilinmektedir. İş böyle olunca, din, yani İslam milli kalıplar içerisinde tutulmak isteniyordu. Buna çok rahatlıkla, hem de sosyolojik açıdan “Türk dini” denilebilirdi.

Böyle bir form, dinin kullanımına paralel olarak revaç bulacak; dinden başta devlet, rejim ve bu ikiliye uygun toplumsallık adına bir meşruiyet temin edilecek,  insanların itikadi konularla birlikte ibadete taalluk eden işler, bu kurum tarafından bir takvime bağlanacak ve işer tıkır, tıkır yürüyecekti.

Hilafetin ilgası sonucu yönetime taalluk eden kısım ise, TBMM’in uhdesinde “belki bir gün esas işlevine kavuşturulur” düşüncesiyle(!) kendisine bir yer bulmuştu. Bu ayrım ve farklılık, dikkat edilirse karşımıza bir Türkiye klasiği nev’inden “din-devlet ayrılığı” prensibine uygun olarak laikliğe işlevsellik kazandırmış oluyordu. Ama her nedense, din devlete tabi idi!

Bir dini kurum nezdinde din(hayat) ve devlet ayrımı söz konusu ise, öylesi bir kuruma, din ile birlikte yürümesi gereken hayat açısından bakıldığında; tarihimizde bir karşılığı olmadığı halde adeta ruhban sınıflılığı saikiyle kiliseye benzetilebilirdi.BKz. (**)

Öyle ya, hayatın ve var olan hakikatin ayrılmazlığı gerçeği karşısında, gerçekliğe muğayır(aykırı) bir şekilde karşı çıkmak ve Müslümanların süregelen işlerini; din(itikad, ibadet) ve yönetim(muamelat) olarak ikileştirmek, “yok, öyle değil” dense de ilgilisi tarafından başka türlü anlaşılmayacaktır.

Tabii ki, bu işi ikileştirme politikaları, her ne kadar seküler hava içerinde laikliğe uygun düşse de, din ve yönetim işini birleştirme düşüncesinden saltanat türü bir anlam çıkmazdı, ama doğru, yani siyaseten Kur’an’ın ve sahih sünnetin emrettiği temeller baz alınarak işletilebilecekse, o da ümmetin kahir ekseriyetinin onayıyla şûrâ/istişare yönetimi olarak kabul görebilirdi.

Gerçi, bu, şimdilik konumuz dışı, ama istedik ki, konu bağlamında onu da vurgulamış olalım…

Takip edenler bilecektir ki, seksenli, özellikle de doksanlı yıllarda medya nezdinde fırtınalı bir şekilde tartışıla gelen laiklik konusu, AK Parti iktidarının, konuyla ilgili ve peyderpey yapılan çalışmalar sonucunda laiklik konusu, bizzat laiklerinde –kaybettikleri zeminden dolayı- tartışılması bağlamında görünür olmaktan çıkmıştı. Hatta neredeyse bu konu tüm taraflar açısından ya unutulmuştu, ya da dondurulmuştu.

Bununla birlikte ara, ara İsmail Kahraman gibi AK Partili siyasi kişilerin –o da kendi şahsi görüşleri olarak- çeşitli konuşmalarında öne çıkan “yapılacak olan yeni anayasada laiklik konusu olmasın” görüşleri söz konusu oluyordu/ediliyordu.

Bir de AK Parti eski mv. ve Star Gazetesi yazarı Resul Tosun’un bu konuyu tekrardan dile getirmesi, laik kesimin konuya hep birden atılmalarını tetiklemişti.

Öteden beri dini, resmiyette kabul edilmiş seküler paradigmaların devlet eliyle “ayakta tutulmasını” sağlayacak oranda baskı altına aldığı bilinen tüm versiyonlarıyla Kemalist devlet elitinin, din konusunda bilmezliğine bakıldığında, dini hayatın sevk ve tanzimi, birine havale edilerek işin görülmesi sağlanıyordu.

AK Parti döneminde ise, var olan kadronun tam tekmil –istisnaları olmakla birlikte- İslamcı, İslami hareketler içerisinden gelmesi sonucunda salt din konusunda olduğu üzere, Diyanet teşkilatının varlık sebebine bağlı olarak; yanlış bir hedefe, ama kendine özgü bir dilin, söylemin, yine onlara uygun paradigmatik kalıplar içerisinde deruhte edildiğine bakıldığında, dinden yararlanmada muhafazakar kadronun, Kemalistlere (sağcı, solcu vb) açık ara üstünlük sağladığını söyleyebilirdik.

Bu da aslında, kurumun şahsında belirginleşen dilin, söylemin ve yöntemin muhafazakârlara ve dolayısıyla mevcut iktidara yabancı olmadığının el belirgin kanıtıydı. Yani, o kitle ve iktidarı konuya yabancı olmayıp işin ehli idi!

Bu sebeptendir ki, 2003’ten buyana devam eden AK Parti iktidarı, değiştirilmesi ve “dönüştürülmesi(ör. Ordu) gereken alanlarda elde ettiği deneyimini Diyanet teşkilatını, bir devlet kurumu olmasının yanında, adeta “rızası alınarak” partileştirmiş, onu partisinin bir birimine indirgemişti.

Var olan iktidarın, sözde, kendi iktidarıyla birlikte toplumun, ülkenin ve devletin önünü açacak, zincirlerini kıracak, makus talihini yok edecek uygulamalar adına meclis çoğunluğuna dayanarak “onaylatıp elde ettiği CBHS gereği olsa gerek, birçok alanda adım atarken, Diyanet teşkilatına da bir misyon yüklüyordu.

İşte bu misyonun mahiyeti ile ilgili olarak hemen herkes kendi yanından oluşan bir kanaate sahip olmuştu. Bu sahip oluşların bir kısmı da salt laik kesimlerin Müslümanlara ve hatta direkt İslam’a yönelik önyargılarından oluşuyordu. Bunu da belirtmiş olalım…

O bildik önyargılara bakıldığında; AK Parti iktidarı demokratik yapıya son verecek, rejimsel değişiklikler yapacak, ilga edilen hilafeti tekrardan inşa edecek, yürürlükten kaldırılmış bulunan şeriatı tekrardan ihya edecek, şer’î mahkemelere işlevsellik kazandırılacak, medenî kanun tümen iptal edilecek gibi; bir kısmı Müslüman kitle açısından uygun olsa dahi, ne var olan devletin ve ne de kendi varlığının devam ettirilmesini sağlayan demokratik yöntemi iptal edecekti.

O, bir çırpıda sayılan şeyleri iptal etmeyecekti, ama modern mantık içre, onunla uyumlu, yani bir açıdan batıcı tonda muhafazakar bir yapının oluşumunu sağlayacaktı. Ki, Diyanet’te bu minval içre bir operasyona tabi tutuluyordu.

Gönül isterdi ki, bu teşkilat, elde edilen kazanımlar dikkate alındığında, bu kazanımları “en azından” zihinsel planda bir çırpıda yok sayma gibi bir eğilimi olmayan sivil yapıların da kendi alanında yetişmiş nitelikli elamanlarla birlikte; işin ehli sosyal bilimcilerle birlikte, ilahiyatların da katkılarıyla, bu kez devletin gözetiminde özerk bir yapıya büründürülebilseydi.

Böyle bir yapı dolayısıyla, siyasilerin, özellikle de iktidarların kurum üzerinde var olan tasallutu da bertaraf edilebilirdi. Bu çerçevede alabildiğine işlevsellik kazanacağı söz konusu olan bu yapın, yani kurumsal özerkliğin yanında, onun tümden kaldırılası düşüncesi de gerek laik, sol ve kısmen de Müslüman kitle içerisinde bulunan İslamcı yapıların bir kısmında öteden beri varlığını sürdürmektedir.

Olaya bu açıdan bakıldığında,  “dinin hiçbir kalıp içerisine sokulmaması” kendi özgül ağırlığı mucibince serbest bırakılması zahiren ideal olmakla birlikte, yüzlerce yıldır gerek Doğu’da(Sasani) gerek Batı’da(Bzans) var olagelen uygulamaların kalıntılarının, tortuların giderek kütlüleşmesi sonucu “İslamileştirilmesi” hadisesine bakıldığında, hem kurumsal özekliğin(toplumun dini ihtiyacının giderilmesi) hem de tamamen iptalinin pek de mümkün olmadığı görülecektir.

Buna bağlı olarak, var olan devletin, birçok konuda zincirleme olarak Osmanlının devamcısı ve varisi olduğu düşünüldüğünde, Diyanet’in yapısının mahiyeti ve işlevselliğinin “mantık, ideoloji ve paradigma” açısından reddi bir miktar mümkün olsa da, o kurum üzerinden Müslüman toplumu elde tutma düşüncesi, iktidara talip ve stratejik akıl sahibi” ulusalcı, sosyal demokrat vb. yapıların da onayını kazanacaktı.

Keza bugüne dek bu kuruma yönelik laisist karşı çıkışların örnek vermek gerekirse iktidar talibi bir CHP için dahi ne caziptir ve ne de akıllıcadır. Kaldı ki, bu teşkilat hilafetin ilgası ve şeriat kanunlarının yürürlükten kaldırılması sonucunda, maksadın kaldığı yerden devam etmesi ve isteğin hasıl olması adına CHP’nin gücü elinde tuttuğu bir dönemde gerçekleşmişti. Ki, kimse kendi tarihsel mirasını bir çırpıda tutup çöpe atmazdı! Keza atamazdı!

Kısacası, Diyanet teşkilatı Osmanlıda bulunan şeyhulislamlık makamının modern bir izdüşümüne denk gelse de “asrî zamanlar”da, zamanın ruhuna uygun olarak Türklük olgusu üzerinden, onun muhafazasının bir yolunun da dinden(İslam) ve mezhepten(Hanefilik) geçtiğinin görülmesine, idrak edilmesine binaen oluşturulmuştu.

Burada, sözde bir nitelik içre uluslaşan, ama dini terminoloji ile söylersek avam tabakasını oluşturan” ezici kitle için; devletin, klasik ya da modern paradigmalardan hareketle kurulmuş olmasının ve ondan, ona devreden kurumlarında bir önemi yoktu.

Bununla birlikte, klasik ya da modern devletin varlığı, içerisinde ilerlediği ideolojisi, yürürlükte bulunan paradigması her ne olursa olsun, onun için hiç önemli olmayan, ama böyle bir teşkilatın işleyişinde kendilerinin de gücünün bulunmasını ve etkisinin olmasını” arzulayan (Sünni) cemaatlerin, böyle bir teşkilatı –Allah korusun- ele geçirmeleri İslam’ın Dünya’ya yönelik imajı ve kendi dışlarında kalan Müslüman çoğunluk ile birlikte diğer inanç ve ideoloji bağlısı insanları da dinî ve toplumsal hayattan dışlanması tehlikesini doğurabilirdi.

Zaten, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in başkanlığı döneminde birçok tarikat yapısının, şu ya da bu oranda, o da AK Parti iktidarını kullanmaya çalışarak Diyanet teşkilatına sızma, orada yer tutma düşüncesi eylem planına geçemediği için, zevatın “Diyanet’in başına gelmiş en büyük bela” kabilinden Mehmet Görmez’i işaret etmeleri böyle bir tehlikenin var olduğunu göstermekteydi.

Bu da, yine göstermekteydi ki, AK Parti’nin yerine, diyelim ki CHP gibi laiklik karakteri baskın çıkan “iktidar adayı” partilerin Diyanet kurumu ile ilgili olarak çerçeve dışı” cemaatlerin arzusu, istikameti yerine, o teşkilata başkan olacak adayların, ilahiyatlardan(özellikle de Ankara İlahiyat) seçilmesine dayanan tarihsel teamülün bozulmaya yüz tutması da ayrı bir konu olarak varlığını sürdürmektedir.

Bazen “işin ehli olmak” kantarın topuzu kaçırıldığında tedavi edilmesi güç yaraların oluşmasına sebebiyet vermekte ve açılan yarayı neredeyse kapanmayacak durumda bırakmaktadır.

Demek ki her konuda ehliyetin, liyakatin elden düşülmemesi ve kantarın topuzunun kaçırılmaması gerekiyormuş!

Bundan sonraki yazımız inşallah şeriat tartışmaları” ile ilgili olacak…

(*)http.//.haberdurus.com/kose-yazıları/yine_Laiklik_tartismasi-3104_htmı

(**)https;//farklikbakis.net/yazarlar/kadir-canatan-yazdi-turk-laikliginin-yarattigi-kilise-diyanet/



YAZARLAR