Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Faysal Mahmutoğlu


LAİKLİK

Faysal Mahmutoğlu'nun yeni yazısı;


 

Tarihte din-devlet ilişkileri hep sancılı olmuştur.  Zaman zaman çatışmalı ve kanlı süreçler yaşanmıştır. Roma çok tanrılı bir devletti.  Herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Roma’da Neron döneminde Hristiyanlığa yönelik ağır baskıların sonucu ortaya çıkan  “Kayzer’in hakkı Kayzere, Tanrı’nın hakkı Tanrıya” ayeti ( Matta incili ) bu çatışmaya işaret etmektedir. Avrupa’da krallar feodaliteye karşı güçlenince, kilisenin otoritesine itiraz etmeye başladılar. Bunun sonucunda engizisyon, kanlı din savaşları, reform ve Rönesans hareketleri gerçekleşti. Süreci Almanya’da Lutherci Protestan hareketi, İngiliz Anglikan hareket ve İsviçre’de Calvin hareketi takip etti. Sanayi devrimi ve ulus devletlerin inşa süreçleriyle beraber doğan aydınlanma düşüncesi “dünyevi” olanının öneminin artmasını sağladı bu da “uhrevi” olanı geriletmeyi başardı.

Bu süreç bugün birbirine karıştırılan ancak ikisi de çok farklı tarihsel arka plana ve niteliklere sahip “ laiklik” ve “sekülerizm ” şeklinde iki akım halinde gerçekleşti.

“Laiklik” deyince akla Fransa, “sekülerleşme” deyince de akla İngiltere gelir.

Fransa’da laikliğin ilk adımı 1789 Fransız ihtilali sırasında ilan edilen “yurttaş ve halklar bildirgesinde” yer alan “hiç kimse, dinsel bile olsa fikirlerinden dolayı mağdur edilemez yeter ki kamu düzenini bozmasın” ifadesiyle atılmış oldu. 1790 da din adamları sivil otoriteye bağlandı. Devlet otoritesini tanımayan din adamlarının bir kısmı giyotine bir kısmı da sürgüne yollandı. Ancak Fransa’da devletle kilisenin ayrılması 1905’te gerçekleşti bu tarihten sonra da jakoben laiklik anlayışı devam etti. Başlangıçta Fransız laikliği devleti dinden korumayı amaç edinmiş ve Katolik kilisesinin otoritesine karşı gelmiştir. Din’i bir problem olarak görmüş ve baskılamıştı. 1958 de kilise ile devleti barıştıran General de Gaulle oldu. Anayasaya “Fransa bütün inançlara saygı duyan bir cumhuriyettir” ibaresi konuldu. Fransa’daki jakoben anlayış zamanla revize edildi.

2003 yılında başkan Jacques Chirac laiklikle ilgili olarak yaptığı konuşmada şöyle der; “Laisite geleneklerimize kazınmıştır, laisite ilkesi, cumhuriyetimizin köşe taşı ve saygı, hoşgörü ve ortak değerlerimizin harmanlandığı bir bohçadır. Laisite temel inanç haklarını koruyan bir doktrindir, Laisite vicdan özgürlüğünü teminat altına alır. İnanma veya inanmama hürriyetini muhafaza eder”.(1)

Ünlü Fransız sosyolog ve siyaset bilimci Raymand Aron, Fransız laikliğinin devlet dini gibi algılandığını, Katolik’in ise devlete hükmetmekten vazgeçmediğini, bu yüzden kavganın çok sert ve uzun sürdüğünü anlatır. Sonunda devlet demokratik özgürlükleri kabul etti kilise de siyasi hâkimiyet iddiasından vazgeçti, Fransa normalleşti.

Laiklik İngilterede Anglo-Sakson tipi sekülerleşme şeklinde ortaya çıkıyor. Sekülerleşme Latincede dünyaya içinde yaşanılan zamana ait olan, dine ve kiliseye bağlı ve bağımlı olmayan anlamına gelen “saccularis” sözcüğünden türemiştir.(2)

İngiliz kralı 8. Henry çocuğu olmadığından dolayı evlenmek için papalıktan izin ister izin verilmeyince de rest çeker, Anglikan kilisesinin kurulmasını sağlar. 1599 da papalıkla tüm bağlarını koparan Anglikan kilisesinin yöneticileri, kral ve kraliçeler yani sivil otoriteler olmuştur. Henry İncil’in Aramiceden Latinceye çevrilmesine de izin verir. Bundan 3 yıl önce izinsiz İncil’i tercüme eden dil bilgini William Tyndale’nin yakılarak idamına karar verilir, ancak tanınmış biri olduğu için cezası idam edildikten sonra yakılması şeklinde infaz edilir. O güne kadar halk İncil’i okuyamıyordu. Ruhban sınıfı halkın İncil’i anlamasını istemiyordu ve tercümesine izin vermiyordu.

Anglo-Sakson laikliği, aklın ve imanın uyumu, bireyin Allaha karşı şahsi sorumluluğu üzerinden tanımlar.

 

Laikliğin Türkiye serüveni

Din- devlet ilişkisine ait tartışmalar Tanzimat’la başlayan süreç içesinde eşitlik prensibinin uygulamasıyla gelişmiştir. Bu dönemde Osmanlı toplumunda yaşayan gayrimüslimlerin eşit siyası ve hukuki hakların tanınması devleti ayakta tutmanın yegâne yolu olarak görülmüştür. Eşitlik prensibinin uygulanmasını, devletin vatandaşlara muamelesinde din farkını ortadan kaldıran laik bir anlayışla mümkün olacağı düşünülmüştür.(3) 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı her alanda dini eşitsizlikleri ortadan kaldıran laikliğe giden yolu açmıştı.

II. Abdülhamit’in tahta çıkma karşılığında ilan etmek zorunda kaldığı 1876 tarihli 1. Meşrutiyet anayasası “ Devletin dini İslam’dır “ diyen 11. Maddesine rağmen,  gayrimüslimlerin haklarını koruması açısında laik unsurlar taşımaktaydı.(4)

İttihatçı kadroların da milli mücadelenin ilk yıllarında pragmatik davranıp dini sonuna kadar kullandıkları bir gerçek. İlk meclis Hacı Bayram’da Cuma günü açılıyor, üyelerinden hiç gayrimüslim bulunmamasına karşın 9 şeyh 85 din adamı yer alıyor. Mevlana ve Hacı Bayram’ın torunları üyeler arasındadır. 3 Mart 1924 de hilafet ve Şeyhülislamlık kurumları kaldırılıp Diyanet İşleri Reisliği kuruldu.

Laiklik ilkesi 1931 de CHP’nin altı Ok’u arasına girdi. 1932 de Ezan Türkçe okunuyor ve nihayet 5 Şubat 1937 de laiklik ilkesi anayasadaki yerini alıyor. Ancak tedavüle konulan laiklik bir ideoloji haline getirilerek uygulamada “laikçilik” olarak kendini göstermiştir. Tek parti dönemi iktidarı laikliği “din ile devlet arasında” bir ayırımdan ziyade sosyal yaşamın her alanında “toplumla din arasında” bir bariyer görevini icra etmiş, adeta alternatif bir din şeklinde algılanmıştır. Atatürk’ün cenaze namazı bile kız kardeşi Makbule Hanım’ın ısrarı üzerine kılınmıştır. Kenan Evren eşi Sekine hanımın cenaze namazına laikliğe aykırıdır diyerek katılmamıştır. 1950 den sonra demokratikleşme çabalarına paralel olarak laikliğin jakoben uygulamalarında bir gevşeme olduğunu müşahede ediyoruz.

Batı ülkelerinde Laiklik ülkenin din, tarih ve sosyal şartlarına göre yapılandığı için bir çatışma unsuru değil uzlaşma unsuru işlevini görmüştür.

Türkiye’deki laiklik anlayışı, Anglo- Sakson tipi sekülerleşmeden değil Fransız tipi laisizmden ilham aldı. Halkın bir talebi olarak değil, devletin bir dayatması şeklinde gerçekleşti

Laiklik hiçbir zaman dinin terk edilmesi veya ona cephe alması şeklinde tanımlanmamıştır. Devletin dinler karşısında nötr kalmasıdır. Devletin dinin kontrolünden kurtulmasıdır. Ruhban sınıfının (papaz, rahip, şeyh, müftü) egemenliğinden kurtulmasıdır. Tüm dini grupların dinlerini yaşamada eşit ve devletin güvenliği altında olması demek. İnanç hürriyetinin teminatıdır aynı zamanda. Tüm inançlar ve inançsızlar saygıdeğerdir. 

Laiklik bir ideoloji veya felsefi bir akım değildir. Laikliğin kökeni rasyonalizme, akılcılığa dayanır. Rasyonel tutum, bireysel alanda ve toplumsal düzeyde temel yaşam ilkesidir. Rasyonalist batı, aklı devlet yönetimine getirerek özgürlükçü bir ortam yaratmıştır. İslam tarihinde akılcılığın öncülüğünü yapan İbn Rüşt, İbn Sina ve Farabi gibi bilginler pek kabul görmemiştir. Kâinatın maliki olan Allah insan yaşamına karışmadığı (cüz-i irade vererek) gibi devletin işleyiş tarzına da karışmaz. Herkes bu dünyada yaptıklarının hesabını öte dünyada verecek. Sorumluluklar bireyseldir. Kişi, İslam’ın esasları olan adalete, iyiliğe ve marufa uygun hareket ediyorsa mükâfatını alacak,  zulüm, haksızlık ve münker peşinde koşuyorsa cezalandırılacak.

Hz Peygamber’in vefatından sonra Medine’de sahabeler arasında yaşanan tartışmalar, İslam’da Kur’an veya Hz Peygamber tarafından belirlenen bir yönetim tarzının bulunmadığının göstergesidir. Devlet yönetimi doğrudan dinle ilişkili olsaydı, İlahi irade bu önemli meseleyi çözümsüz bırakmazdı. İslam âlimleri bu konunun dini değil, akli-beşeri bir mesele olduğunu düşünmüşlerdir.

Bugün batı dediğimiz olgu doğuran aydınlanma hareketidir. 1670’lerde başlayan entelektüel,  bilimsel, teknik, politik gelişmeler ile ticaret devrimi bu zaman diliminde gerçekleşir.

Muhammed Arkoun aydınlanmanın ilerleme ve gelişimini üç aşamada ele alır;

1- Aklın, dinin dogmatik aşırılıkları karşısında özerkliğine kavuşması,

2- Bilimsel ve teknik bilgilerin gelişmesi temeline dayanan akılcı ve evrensel bir politikanın tanımlanması,

3- Ahlakın kilise hukuku ve dinden koparak bağımsız bir bilim haline gelmesi.(5)

Aydınlanma felsefesi ruhban sınıfını ve feodalite karşısında olumlu bir rol oynamıştır.

İslam mükemmeldir, ancak Müslümanlar eksik ve kusurludur. Devletin resmi bir mezhebi olursa diğerlerine haksızlık olur o yüzden devlet tarafsız olmalı. Pakistan ve Ortadoğu’da yaşanan mezhep savaşları, devletin tarafsızlığının önemini ortaya koyuyor.

Diyanetin 2014 yılındaki araştırmasına göre, dindarların yüzde 61’i “İslam’ı özgürce yaşamanın laiklikten geçtiğini” belirtiyor. Gerçekten dindar bir Müslümanın özgürce yaşayabileceği düzen demokratik, laik hukuk devletidir.

Yeditepe üniversitesi ile MAK danışmanlık tarafından yapılan bir araştırmada Türkiye’de gençlerin yüzde 76,2’si Avrupa’da yaşamak istediklerini belirtmiştir. Dindar gençler de aylık 10 bin dolara Suudi Arabistan’a değil, 5 bin dolara İsviçre’de çalışmayı tercih ediyor.(6) Müslüman gençler teokratik Suudi Arabistan yerine laik demokratik hukuk devletinde yaşamak istemekte. Gençler “dünya bizi kıskanıyor… şanlı ecdadımız” söylemine itibar etmemekte ve “Batının kültür ajanı olmayı” göze almakta.

Kaynakça:

1-Din özgürlüğü ve laisite /T.Jeremy Gunn

2- Tanrı devleti mi yeryüzü devleti mi? 7 Ayşe Hür Radikal

3- Avrupa birliği ülkelerinde dinler ve laiklik/ Jean Bauberot

4- A.g.m / Ayşe Hür

5- Cocito sayı: 1/ Muhammed Arkoun

6- Karar gazetesi / Taha Akyol

 



YAZARLAR