Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ali BULAÇ


Laik yönetimlerin mürtedleri

Yazarımız Ali Bulaç'ın "yeni" yazısı...


Geleneksel toplumlarda dininden irtidat eden kişi veya kişiler, ya ana toplumdan kopmuş veya düşmanla işbirliğine girişerek saf değiştirmişlerdir. Zira aile, cemaat ve kabile (grup asabiyeti)nin söz konusu toplumda başka türlü olamazdı. Hz. Peygamber (s.a.) ve hemen sonrasında Hz. Ebu Bekir dönemi neredeyse tümü müşriklerle savaş içinde geçtiğinden, dininden irtidat eden kişi, cari teamül gereği mensubiyet değiştiriyor, düşman tarafına geçiyor, Müslümanlara karşı aktif tutum içine girmiş saylıyordu. Nitekim hadiste “Dinini değiştiren ve cemaatten ayrılan” (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmret, 51) ibaresinin yer almış olması bunu ima etmektedir.

Kişinin dinden dönmesinin başka bir anlamı da var, o da bıraktığı dinin batıl esaslara dayalı olmasını öne sürüp inananları mensup oldukları dine karşı derin şüpheler, tereddütler içine düşürmesidir ki, Yusuf  Kardavi özellikle bunun üzerinde durmaktadır. Bunun yanı sıra irtidatın genel kamu güvenliği ve kamu düzeniyle de yakın ilgisi var. İrtidat eden kişi, harici düşmanla işbirliği içine girmese de açıktan ve örtük yol ve yöntemler kullanarak, toplumun güvenliğini teminat altına alan, kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuki kuralları artık tanımadığını, kurallara bağlı kalmayı reddettiğini ilan etmiş olur ki, bir noktadan sonra irtidat artık bir iç güvenlik sorunu olur. (122)

Bu, bize esasında kadim zamanlardan beri irtidatın iç ve dış güvenliğinin tehdit altına girmesiyle ilgili önleyici bir tedbir, tedbirin iş görmediği durumlarda ağır cezalarla tehdidi önleme düşüncesine dayandığını gösterir. Ancak salt güvenlik önemli ve meşru rol oynasa da, çoğu zaman, yönetici zümre iktidarını kamu güvenliğiyle özdeşleştirir ve elindeki gücü kendine muhalif olanlara karşı kullanma yolunu seçer ki, konumuz itibariyle kamu güvenliği ile kendini kamu güvenliğiyle özdeşleştiren iktidarın arasını ayırmak gerekir. Şu halde irtidatı üç ayrı başlık altında ele almak mümkün: a. Siyasi birliği dağıtmayı hedeflemiş yıkıcı, parçalayıcı, bölücü irtidat b. Kamu güvenliğini, yani iç istikrarı ve sosyal huzuru bozucu, kutuplaştırıcı ve çatıştırıcı irtidat. Bireysel veya grup halinde vuku bulan salt inanç değişikliği.

İlk iki irtidata karşı tedbir almanın siyasi ve hukuki meşruiyeti konusunda ihtilaf yoktur. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’in karşı koydukları irtidat hareketleri bu türdendirler. Sorun üçüncü tür irtidat konusunda düğümlenir.

Kur’an ve sahih sünnet doğru anlaşıldığında mürtedlere öngörülen ceza aslında tarih boyunca benzer özellikler taşımaktadır. Tabii ki, muhaliflerini bastırmak isteyen iktidarlar, çeşitli tanımlamalara, imaj-algı üretimine başvurmuşlardır. Tarihte mürtedler “zındık, rafızi, mülhid” gibi sıfatlarla nitelendirilmiştir. (123) Zamanla harici düşmanla işbirliği içinde olmadığı, siyasi iktidara karşı fiili/silahlı bir eyleme girişmediği halde sadece resmi mezhebe veya birtakım mezhep mensuplarının görüşlerine aykırı düşen inanç ve görüşlere sahip olmasından dolayı birçok kişi mürted, kafir, zındık, mülhid, rafızi ilan edilmiş, ölüm cezalarına çarptırılmışlardır. Ma’bid el Cuheni’den Hallac-ı Mensur’a, Sühreverdi Maktul’den Şeyh Bedreddin’e kadar farklı inanç ve görüşlere sahip yüzlerce kişinin maruz kaldıkları zulüm ve mağduriyetin gerçek sebebi budur. (124)

Bugün bu kötü tanımlamalar yerini “anarşist, terörist, bölücü, vatan haini” gibi kelimelere bırakmış, ancak yönetimlerin muhaliflere tutumunda mahiyetçe bir değişiklik olmamıştır. Pozitif hukukta yer alan “vatana ihanet, anayasal düzeni silahla değiştirme, hükümeti çalışamaz hale getirme” gibi suçlarla geçmiştekiler arasındaki fark mahiyette değil, söylemde ve argümanlardadır.

İşte klasik ve çağdaş fakihleri zaman zaman yanılgıya düşüren faktör, bugünkü durumda olduğu gibi şiddet ve silaha başvurmaksızın bireysel hayatında din değiştireni de aynı kategoriye dahil etmeleridir. Bunun çağımızda dramatik örnekleri yaşanmış, yaşanmaya devam etmektedir. Sovyet Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Doğu Avrupa, Enver Hoca’nın komünist rejimleri, Almanya, İtalya ve diğer ülkelerdeki faşist rejimler, Latin Amerika, Afrika ve Ortadoğu’daki monarşiler, otokrat rejimler, diktatörlükler ile resmi ideolojiye sahip ülke yönetimlerinin tümünün mürtedleri olmuştur, olmaya da devam etmektedir.

Mahmut Sami Gülce, modern zamanlarda Müslüman yazarların konuyu had değil, ta’zir suçu ve cezası kapsamında almalarını, batı karşısında uğradığımız yenilginin bir sonucu görür. Ona göre modern yaklaşım, zımnen İslam bilginlerinin temel insani haklar ve din özgürlüğü bağlamında ele aldıklarında İslam bilginlerinin bu konuları arkalarına atıp önemsemedikleri fikrini ima eder. Oysa İslam dahil hiçbir hukukta mutlak özgürlüklerden söz edilemez. Allah’a başkaldırıp dinden çıkan mürtedin katl meselesini din ve düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirenler, devlete başkaldırıp isyan bayrağını açanların öldürülmesini düşünce özgürlüğü bağlamında neden ele almazlar?” (125) Bazı fakihler gibi M. Sami Gülce ve diğerlerini yanıltan husus, yönetime karşı silahlı ayaklanma teşebbüsünde bulunmak ile salt inanç ve düşünce değişikliği arasındaki fark yeterince belirginleştirilmediğinde, itikadi irtidat ile siyasi/silahlı irtidat aynı torbaya konulmakta, her iki mürtede aynı cezalar verilmektedir.

Daha önce Suudi Arabistan’da ölüm cezasıyla yargılanan Selman Avde’den bahsetmiştik. Avde geniş takipçi kitlesine sahip olan bir vaiz, veliaht Prens’in bizatihi paylaşacağı bir düşünceyi kamuoyuna açıklamıştı. Prens Muhammed bin Selman, Katar’daki muhatabıyla atışmaya başladığında Avda “Tanrı, halklarının iyiliği için kalpleri arasında uyum sağlasın” yazan bir tweet atmıştı. Hapsedildi ve iki lider barıştığı halde, ilerlemiş yaşına rağmen Avde serbest bırakılmadı. Suudi yetkililere göre Katar’ın desteklediği Avde, Suud krallığını yıkıp yerine Müslüman Kardeşler’den mülhem bir teokratik rejim getirmek istiyor.

Oysa Avde’yi yakından tanıyanlar kraliyeti hesaba katmadan cesurca ve ahlaki temelde eleştiriler yaptığını söylüyor. Genel kanaat Avde’nin idam edileceği yönünde. Hapishanelerde sadece Avde gibiler değil, daha önce kadınların araç sürmesi ve Katar’la normalleşmeyi savunanlar da var. Veliaht Muhammed bin Selman’a bunlara af düşünüp düşünmediğini soran gazeteciye, “hiçbir kralın” af yetkisini “kullanmadığını”, babasının da ilk olma niyeti taşımadığını belirtiyor.

Selman’a göre, konunun merhamet yoksunluğuyla ilgisi yok, bu bir denge sorunu. Belki devlet güvenliğiyle ters düşmüş liberaller ve başkaları var ama hapishanelerde kötü kimseler için af çıkarılamaz. Yeni yönetim Selefileri ve Vehhabileri ana hedef seçmiş bulunmaktadır, aşırı sol ve aşırı sağ mahkumlara af çıkarılması durumunda bunlar da kapsama girecek, bu ise Veliaht’a göre “Suudi Arabistan’da her şeyi geriye götürür.” Veliaht şöyle devam ediyor: “Bir tarafta Batılıların sempatisini çeken liberaller, diğer tarafta da monarşiye karşı çıkan İslamcılar var. Bu ikinci grubun dışarı çıkmasına izin vermek sadece rock konserlerinin ve karma yemeklerin sonu anlamına gelmiyordu. Suud Hanedanını devirene, ülkenin 268 milyar varil olduğu tahmin edilen petrollerine, kutsal kentler Mekke ve Medine’ye hâkim olana ve terörist bir devlet kurana kadar durmayacaklardı.”

Veliaht Selman Bonabart ve Kemalistler gibi yeni bir Suud yaratmak istiyor, Bonabart’ın Paris’ini, Çarl Deli Petro’nun Petersburg’unu, Mustafa Kemal’in seküler Ankara’sını referans alıyor. Modern sürecin mekanı olacak yeni kent inşa etme fikri şu: “Eğer mevcut şehirler emirlerinize karşı koyuyorsa en başından itibaren buyruklarınızı yerine getirmeye programlanmış yeni bir şehir inşa edin. Ekim 2017 ‘de Veliaht Selman, Akabe Körfezi’nde Mısır’ın Sina Yarımadası, Ürdün’ün güneybatı kıyısı ve İsrail’in tatil beldesi Eylat’a komşu çoğunlukla ıssız bir bölgede yeni bir şehir inşa edileceğini ilan etti. Şehrin adı Yunanca neos (“yeni) ve Arapça müstakbel (“gelecek”) kelimelerinin şiddetle birbirine girmesinden doğuyor: Neom.” Suudiler jakoben yöntemler kullanılmadan modernleşemezler. Bu bakımdan “İslami gruplara af çıkarılması bu projeyi mutlak anlamda akamete uğratır. Ondan önceki birçok seküler Arap lider de aynı karanlık şeyi ima etmişti: Yaptığım her şeyi destekleyin yoksa köpekleri üzerinize salarım. Bu bir argüman değildi. Bu bir tehditti.” (126) Suudi köşe yazarı Ali Şihabi, Suudi Arabistan’daki değişiklikleri devrimci Fransa’dakilere benzetiyor: “Eski düzen devrilmiş, ruhban sınıfı ezilmiş, yeni düzense doğmak için mücadele ediyor.” Hapishanedeki alimler ve İhvan mensupları 1789 ihtilalinde “ruhban sınıfı”na karşılık düşer. Şihabi’ye göre Suud yönetimi, Vehhabilerin rolünü azaltmakla yetinmiyor, “Vehhabileri bir kafese koymuş, onları kırt kırt yapıyor, bahçe makasıyla içeri uzanıp testislerini kesti.”

Veliaht Selman, Suudilerİn önüne 2030 vizyonu koymuş, toplumu, siyaseti ve bürokratik mekanizmayı bu 2030 hedefine doğru seferber etmiş bulunuyor. “2030 vizyonu konulmadan önce –ki bu vizyon Suudi Arabistan’ı Vehhabi unsur ve renklerden tamamen temizleyip batılı hayat tarzı mecrasına sokma politikasıdır. 2030 Vizyonu modernleşmeyi birkaç yıl öncesine kıyasla daha rahat gözlemlenebilir kıldı.” Şimdi Suudiler, Türkiye’de tek parti dönemindeki gibi otoriter modernizayon politikarını takip etmektedirler. “Fransa’da devrim ruhban sınıfı için olduğu kadar Bourbon Hanedanı için de kötü sonuçlanmıştı. Suud Hanedanı işine geldiği gibi kraliyet karşıtı devrimi es geçerek ruhban sınıfı karşıtı devrimi istedi.”

Suudi yönetimi gündelik hayatı denetleyen polisleri geri çekti. Fakat Mekke vilayetinde hay’a’nın başındaki Fuat Emri, reformlardan bu yana temel faaliyetlerinden birinin Müslüman Kardeşler’e sadık fanatikler olmadıklarından emin olmak için kendi çalışanlarını incelemek olduğunu itiraf etti.” Selman, batı modernizmini kararlı bir biçimde takip ediyor, yanaşmadığı tek şey demokrasi. Selman “Suudi Arabistan yalnız monarşiyi esas alıyor” diyor.

“Kral Abdülaziz, modern Suudi devletini din adamlarının desteğiyle kurmuştu. Fakat artık işe yaramadıklarında müsamaha göstermeyip onları sert bir şekilde bastırmıştı. Selman, büyükbabası hakkında meşhur bir anekdot paylaşıyor: 1921’de Abdülaziz krallığın en kıdemli din aliminin cenazesine katılmış. Kral toplanan din adamlarına Arapça bir deyimle “ikalı için” (Necid’de başörtülerini yerinde tutan siyah kordon anlamına geliyor) çok değerli olduklarını söylemiş. Fakat sonra onları uyarmış: “Her zaman ikalimi sallayabilirim ve siz de düşersiniz” demiş. (127)

Cumhuriyet’in mürtedleri

Bu yazı üzerinde çalışırken, Cumhuriyet Gazetesi’nde, tam da konunun özüne uygun bir haber yer aldı. Haberin başlığı şöyle: “İstanbul’da kapı kapı dolaşıp ‘şeriat bildirisi’ dağıttılar: Laikliği hedef aldılar!”

“Bildiride Atatürk ilkeleri, Cumhuriyet ve laiklik karşıtı ifadeler kullanıldı. Ayrıca bildiride, terör örgütü IŞİD’in görüşlerine benzer radikal ifadelerin yer alması dikkat çekti.” (128)

Tek parti döneminde (1923-1950) “Cumhuriyet ve laiklik karşıtı ifadeler” dolaylı değil, doğrudan rejime ve yönetici kadroya karşı hasmane tutum takınmanın yeterli delili sayılıyordu, cezası da elbette hayli ağırdı.

Aradan geçen zamanda tek parti dönemine göre az da olsa bir takım iyileştirmeler yapıldı fakat yöneticilerin hoşlanmadığı kişilere karşı tutumda temel bir değişiklik olmadı. Şimdi Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hükümlere bakalım:

 “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” (TCK 309)

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.” (TCK 311)

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.” (TCK 312)

Bir de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçuna yer verilmiştir. “TCK. m. 302 ile korunan hukuki değerler; devletin birliği, bağımsızlığı, egemenliği ve ülke bütünlüğüdür. Suçun faili herkes olabilir. Söz konusu suç bir kalkışma suçu olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla suç tipinde öngörülen neticelerden birini gerçekleştirmeye yönelik elverişli bir fiil bu suçu meydana getirir. Suçun maddi unsurunu oluşturan hareketlerden ilki devletin ülkesini oluşturan toprakların tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaktır. İkincisi devletin bağımsızlığını zayıflatmaya yönelik fiillerdir. Üçüncüsü devletin siyasi ve hukuki birliğini bozmaya yönelik fiillerdir. Dördüncüsü ise devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik hareketlerdir. Bu suç maddede açıkça öngörülmemiş olsa da Terörle Mücadele Kanunu’nun 3. maddesi tarafından terör suçu olarak sayılmış olması nedeniyle ancak cebir hareketleriyle işlenebilir. Kalkışma fiili cebir gerçekleştirilmedikçe ve anayasanın öngördüğü demokratik kurallar çerçevesinde yerine getirildikçe suç oluşturmaz.” (129)

Dört maddede özetlenen suç fiillerinde “cebir” şartı konulmuşsa da, cebir “silah, silahlı eylem” olarak tanımlanmadığından “anayasanın öngördüğü demokratik kurallar çerçevesinde olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile muhalif duruş” terör suçu kapsamına alınabilmektedir.

Bu hep öyle olagelmiştir. Daha önce 10 Haziran 1949’da yürürlüğe girmiş 163 ve 10 Aralık 1951’de kanunlaşıp yürürlüğe giren TCK 141, 142. Maddeler benzer işlevler görüyordu. 21 Ocak 1983’te 163. Maddeden yargılananlara verilen ceza daha da ağırlaştırılmıştı.

Şimdi TCK’da yer alan bu maddeler (309, 311, 312) “kamu otoritesini devirmeyi, cebir ve şiddet kullanarak değiştirmeyi suç” saymakta, buna denk düşen suç fiillerinin cezasını düzenlemektedir. İlk bakışta söz konusu maddeler gayet yerinde görülür, açıktır ki, eline silah alıp kamu otoritesine karşı çıkan büyük suç işlemiş bulunmaktadır.

Silah unsurundan hareket edilse mesele yok. Gel gör ki, tanımı yapılmamış “terör, irtibat, iltisak, subliminal mesaj, duruş, yardım” vb. muğlak terimler kullanılarak eline silah almamış, silah alanları tasvip etmemiş, hayatı boyunca darbeciliğe, şiddet ve teröre karşı mücadele etmiş insanlar da, sadece görüş ve düşüncelerinden, yasalarda suç sayılmayan “duruş”larından dolayı “terörist” muamelesi görmekte, savcılıkla sorgulama süresi 4 ayla sınırlı olsa da üzerinden 3,5 sene (mürur-u zaman) geçmiş yazılarından dolayı üçer kez ağırlaştırılmış müebbed artı 15 yıl hapis cezasıyla yargılanmakta; mallarına, mülklerine, emekli maaşlarına ihtiyati tedbir konulmakta, yıllarca mahkeme salonlarında süründürülmektedirler.

İşte bu kişiler de laik yönetimlerin mürtedleridir. Konunun esası, “silah kullanan” ile “sadece görüş ve düşüncelerini ifade edenler”in birbirinden ayrılmayıp aynı suç fiili kategorisine dahil edilmeleridir.

Notlar

122) Ebu Süleyman Abdulhamit Ahmet, Uluslrrası ilişkiler kuramı, s. 118 vd. Recep Ardoğan, Tarihsel nedenler ve teorik sakıncalarıyla İslam’da irtidadın cezalandırılması –Teolojik bir yaklaşım-, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, Sayı. 26, 2015, s. 319-320.

123) Zındık ve Rafıziler için bkz. Mustafa Öz, Zındık ve Rafıziler Maddeleri, DİA; İlhad, İslam düşüncesinde ilhad, Batı düşüncesinde ilhad için bkz. Mustafa Sinanoğlu-İlhan Kutluer-Kenan Gürsoy,  Md. DİA; Gazali, Faysalu’t tefrika  beyne’l İslam ve’z Zendika, Süleyman Dünya, İmam Gazali ve iman-küfür sınırı, 145 vd; Fedaihu’l batıniyye/Batınilerin iç yüzü, s. 31 vd. Rafızi ve Rafızilik için bkz. Hasan Ahmediyan Delaviz-Ma’sume İsmaili, Etan Kohlberg’in “Râfıza” Teriminin Kavramsal ve Tarihsel Analizine İlişkin Görüşünün KritiğiTârîh-i İslâm der Âyine-i Pejûheş; Vol. 17, No. 2, Fall & Winter, 2020-21; 19 02 2022-Medyaşafak, https://www.medyasafak.net/haber/3192/ozel–etan-kohlberg-in-r%C3%A2fiza-teriminin-kavramsal-ve-tarihsel-analiz

124 ) İslam tarihindeki söz konusu baskı ve infazlar için bkz. Müslümanların engizisyonu –ölümcül kovuşturmalar- (Ed. Mehmet Azimli), I. Cilt (2019); II. Cilt (2020); III. Cilt (2021), Mana y. İstanbul.

125) Mahmut Sami Gülce, İslam ceza hukukunda irtidat suçu, Ağustos 26 2020, http://mahmutsamigulcu.com/2020/08/26/islam-ceza-hukukunda-irtidat-sucu/

126) Modernitenin fiziki mekan üzerinden beşeri-sosyal hayatı dönüştürmesi modelleri için bkz. Marshall Berman, Katı olan her şey buharlaşır, İletişim y., İstanbul-1994.

127) Prens Muhammed bin Selman’ın The Atlantic’teki röportajı: “Mutlak Güç”, 4 Mart 2022-İndependent Türkçe, https://www.indyturk.com/node/480251/d%C3%BCnya/prens-muhammed-bin-selman%C4%B1n-atlanticteki-r%C3%B6portaj%C4%B1-mutlak-g%C3%BC%C3%A7

128) 17 Nisan 2022-Cumhuriyet) https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/istanbulda-kapi-kapi-dolasip-seriat-bildirisi-dagittilar-laikligi-hedef-aldilar-1926673?utm_medium=Slider%20Haber&utm_source=Cumhuriyet%20Anasayfa&utm_campaign=Slider%20Haber

129) Vesile Sunay Evik, Devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak suçu, Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi Dergisi, 65 (4) 2016, 1725-1747. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/621605                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR