Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


Kürtlerin ve bilumum mağdurların partisinden “düşüşe” AK Parti…

Yazarımız Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Dün gibi hatırlıyorum, 2003 Kasım seçimlerinden bir gün önce idi. Bir arkadaş vesilesiyle, akrabası olan ve Suriye vatandaşı bir Kürt kardeşimle tanışmış, birçok konuda muhabbet etmiştik.

O dönem açısından, genel anlamda siyasi partilerin Türkiyeli Müslümanlara pek bir fayda sağlamadığını; onları sistem içerisinde erittiğinden, değiştirdiğinden, dönüştürdüğünden vs. dolayı, açıkçası AK Parti’ye de pek sıcak bakmadığımızı söylemeliyiz…

Bu sıcak bakmama olayını, salt tekfir mantığına sığınarak değerlendirmediğimizin özellikle altını çizmek isterim.

Bizim olaya yaklaşımımız; siyasi parti bütünlüğünde kazanımlarımız ve kaybettiklerimiz ile alakalıydı.

Hatta konu ile ilgili birçok şey söylenebilir, üzerinde çok şey konuşulabilir, yazılıp çizilebilirdi.

İşte, ben de dilim döndüğünce Suriyeli muhatabıma, anlatabildiğim oranda derdimi/zi anlatmaya gayret göstermiştim.

Muhatabım, bana “yani, siz yarın yapılacak olan seçimde sandık başına gitmeyecek ve AK Parti’ye oy vermeyeceksiniz, öyle mi? Dedi.

Ben de, bir açıdan “evet” ve bir açıdan da “hayır” demiştim. Evet, sandık başına gitmeyeceğim, zira AK Parti’nin henüz nasıl bir yapı içerdiğini bilmiyorum; ikincisi ise, ya hayal kırıklığına uğrar gerisin geri gidersek” diye, muhatabımın az da olsa sitem yüklü sorusunu cevaplandırmıştım.

Muhatabım olan arkadaş, bize kendi yanından haklı olarak başta Kürtler olmak üzere koca bir Suriye halkının, sözde Batıcı olmalarına, öyle poz vermelerine rağmen, ülkede mezhebe dayanan bir dikta inşa ettiklerini ve tüm halkın bu cendere içerisinde yıllarının geçtiğini, ömürlerini çürüttüklerini izah etmeye çalıştı.

Biz de, orada olup bitenlere az çok vakıftık.

Ama benim derdim, o arkadaşı da içerisine alacak oranda Müslüman kimliğimizin sistem içi bir parti nazarında, hem de var olan sisteme karşı nasıl savunulacağı noktasında düğümleniyordu.

İster İslami kimlik bağlamında, ister salt fıtri/insani, isterse de rejimim öteden beri yok saydığı Kürt kimliği açısından olsun, bir partinin ne kadar sıcak davranacağı, olayı ne kadar ele alacağı ve ne oranda var olan sorunlara çözüm sunacağı ile alakalıydı.

Normalde muhatabım da, kaygılarımızın –her iki ülkede de- aynı olduğunu, ama en azından bu ülkede demokrasinin var olduğu savıyla, bizim şanslı olduğunun altını çizmeye çalışıyordu.

Hani, “içi beni, dışı ise seni yakar” kabilinden, arkadaşım en azından bu ülkede kör topal bir şekilde yürüyor ola da bir demokrasi geleneği vardı ve hemen her kesim ya kendini ifade edecek siyasi bir parti kuruyor, ya da kendine yakın bulduğu bir partiyi destekliyor; onlardan var olan sounlarına çözüm aramalarını istiyordu.

Ya Suriye’de ise, bunların hiçbirisini düşünmek dahi olası değildi. Orada tek partili; diktatoryal bir yapı vardı.

Arkadaşım haklıydı, ama bizim de on yıllara dayanan siyasi parti,bir demokrasi geleneğimiz; umutlarımız, kaygılarımız, hayal kırıklıklarımız ve aldatılmışlıklarımız vardı. Bunun da bir kısmı ise diktatörlük dönemlerinin yaşanmışlığı ile ilgiliydi.

Arkadaşımızın, bolca yaşadığı Suriye pratiğin yanında Türkiye pratiği ile muhatap olmayışının getirmiş olduğu kolaylık ve “kolaycılıkla” söylesek, AK Parti salt Türk insanı yanında Türkiyeli Kürtlerle birlikte tüm Kürtlerin partisi olma durumunda idi.

Zamanla, bu duygunun AK Parti’yi Kütlerin en büyük partisi olarak zihinlerde uzun bir dönem yer ettiğini söyleyebilirdik.

Ara ara yapılan yanlışlara rağmen, AK Parti’nin 2003’ten, 2013’te başlayan çözüm süreci dönemi de dahil olmak üzere, partinin milliyetçiliğe evrildiği 2015’lere kadar “En büyük Kürt Partisi” sıfatı, görünürde ona çok yakışmıştı.

Buna bağlı olarak AK Parti’nin, içerik açısından olmasa da görünürlük açsından; sağcıların, solcuların, liberallerin, milliyetçilerinin rollerine soyunması, onların argümanlarını kendi ellerine almalarına bakıldığında; onlara pek bir şey kalmıyordu.

Öyle ki, AK Parti hemen herkesin rolüne soyunması ve bu işi bihakkın yerine getirmesi aynı zamanda Kürt siyasetini de zora sokuyor, onun da rolünü elinden alıyor ve halka farklı bir Kürt siyasetinin mümkün olacağını göstermeye çalışıyordu.

Bunun içerisine rol kapmayı koyarak söylersek, her konuda olmadığı hale, birçok konuda İslamcıların, özellikle de Milli Görüş’ün rolünün bir miktarını siyaseten kendi uhdesine alıyor, onların yapamadığı, ama yapılmasını istedikleri şeyleri hayata geçirmeye çalışıyordu.

Bunlar, genel anlamda 12 Eylül referandumuna kadar olan, biten işler içerisinde var olan ve biten şeylerdi.

Ama “daha az devlet, daha çok sivil toplum” anlayışının, bugüne dek hiç olmadığı oranda neşvünema bulmasını gerektiren sivil çabaların, birden, “en büyük cemaat” vasfına bürünen; sivil toplumu hiçleyen, stk’ları kendi payandası haline getirmeye çalışan; onların adeta sdk’lara (Sivil devlet kuruluşları) dönüşmesini sağlayan, onlardan aldığı güçle, tek kurtuluş yolu olarak gördüğü “CBHS” ile yeni bir yönetimin temellerini atan AK Parti, birçok alanda baş gösteren yanlışları onu bir defa özelde en büyük Kürt partisinden, genele ise tüm toplumun ondan kurtulmanın yollarını arayan mağdur insan kümelerinin oluşmasını tetiklemişti.

AK Parti’nin umut olması sonunda, rejim nazarında çözüme kavuşturulmayan birçok sorun, az da olsa çözüme kavuşmuştu. Hatta Kürt sorunu da bunlardan biri idi. Ama gerek PKK’nin, uzun bir ateşken sürecini FETÖ ile işbirliği yapması sonucu bozması ve aynı zamanda 15 Temmuz darbesinin birer sonucu olarak birçok mağdur kesimin oluşması ve iktidarın artık işe güven ile değil, güvenlikçi bir gözle bakmaya başlaması sonucunda; HDP’nin de sürece olumsuz katkı sunması sonucu işler sarpa sarmıştı.

Burada çözüm sürecine yönelik yapılan sabotaj, berberinde tekrardan güvenlikçi politikalara sığınmayı getirmişti.

Bu olup bitenlere bir de ek olarak, o da –işler iyi ve tıkırında yürüyecek denen- başkanlık sisteminin kısa sürece ortaya çıkan soğuk ve hantal yüzünün de etkisiyle çoğu kez kırılgan çizgilere sahip ekonomiyi de baltalamıştı. Bunları, sayıp dökmeye gerek yoktu; var olan politikalar ortada idi. Keza 15 Temmuz ile oluşan ve AK Parti’nin de çoğu da telaşla ortaya koyduğu talihsiz icraatlarının birer sonucu olarak okunması gereken(KHK, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Osman Kavala gibi olan bitenler) olaylar, olgularda karşımıza karmaşık bir tablo çıkarıyordu.

Her şey iç, içe geçmiş durunda. Öyle ki, FETÖ ile iltisaklı olması asla ve kat’a mümkün olmayan birçok kişinin, 15 Temmuz sonrası, bizzat AK Parti içerisinde ve dışında etkili pozisyonları bulunan FETÖ’cüler tarafından “FETÖCÜ olarak ihbar edilmesi sonucu koğuşturmaya uğramaları; eldeki imkanlarla medyanın adeta bir silaha dönüştürülmesi vb. hadiseler hem AK Parti’yi, hem sistemden “kendince” alacağı bulunan birçok toplumsal kesimin de umudunu kırmış bulunmaktadır.

En çok umudu kırılan, gururu incinen toplumun Kürt toplumu olduğunu söylemeye gerek bile yok!

Zira AK Parti onlar için özelde “en büyük Kürt partisi” idi, genelde ise tüm Türkiye’nin…

Bu yapılan yanlışlarda muhalefetin hiç mi hiç suçu, günahı yoktu; elbette vardı. Hatta muhalefetin; AK Parti’nin en iyi icraatlarının olduğu, önemsendiği, kabul gördüğü vasatlarda, başta “ordu göreve!” sloganından, cumhuriyet mitinglerine, onu kapatma davasına ve elde kullanacağı hangi kurum kalmışsa onlara müracaat ederek AK Parti’nin önünü kesmeye çalışan CHP’nin bugün ilgi görüyor olması AK Parti’nin yanlış, aceleci ve talihsiz politikalarının birer sonucu desek, haksızlık mı yapmış oluruz?

Gerçi, her yapının bir ömrü vardı. CHP hep muhalefete kalacaktı belki, ama AK Parti’ de kuruluş ilkelerini koruyabildiği oranda umut olmaya devam edecek; “en büyük Kürt partisi” ünvanının yanında tüm toplumun sesi olmaya devam edecekti. Ama AK Parti, son süreçte yanlış politikalar izleyerek kendini devletleşmiş gibi görmeye çalıştı. Yanlıştan dönmek fazilet olduğu için, AK Parti’de bunu yapabilir, henüz zaman geçmiş değil…

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR