Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Kürsel Dünyada Şehir ve Kir

Yazarımız Aziz Darıcı'nın Özgün İrade Dergisi 2020 Haziran (194.) saysında yayımlanan yazısı...


Varlığın zuhur ettiği yer, mekanlardır. Mekânlar, insanın ayak bastığı, hayat sürdüğü, hayallerine ve geleceğine konu olan “ontolojik” güvenliğin, “aidiyet” hissinin huzura dönüştüğü yerdir. Mekân (Dünya) İslami olarak, geçici imtihan yeri, lazımlık, geçim kaynağı, yolcunun bir anlık nefes alma-dinlenme yeridir.Mekanlar, ahirete köprü oluşturan, insanın imtihanı gereği hak-adalet ile batıl-zulmün anlam bulduğu yerdir. 

Kavramsal tanımlamada ise; Soğdca kökenli olan kent ("kend") ve aslen Farsça olan şehir sözcükleri Türkçe ’de aynı anlama gelecek şekilde kullanılır. Orta Asya Türklerinde "Taşkend", "Semizkend" (Semenerkant), "Yarkend" örneklerinde olduğu gibi birçok büyük şehir bu adlarla anılmıştır.(1) Kent sözcüğü birçok dilde uygarlık anlamına gelen sözcüklerle ifade edilmiştir. Örneğin Yunanca'da "polis", Arapça'da "medine", Fransızca'da "cite", İtalyanca'da "citta", Almanya'da "stad" ve Saksonya'dan İskandinavya'ya kadar kale ya da oturma alanı anlamında "burgh". Latince'de ise yurttaşlık anlamındaki "urbs" ve "civitas" sözcükleriyle tanımlanır. (1)(2)

Kentler (şehir), topluluk olarak yaşama iradesi gösteren insanların, ortak yaşamlarından-hayallerinden doğan ve onların yaşam biçimleri, dini inanışları, kültürel aktarımları ile şekillenen mekânlardır. Ancak şehirler mekân olmanın ötesinde, tarihi, sosyal, kültürel, siyasi ve ideolojik yaklaşımların özelliklerini de bünyesinde barındırır. Hz. Adem ve Hz. Havva ile başlayan insanlık tarihinde barınma (yerleşim yeri) olarak, belki basit bir “mekan”la başlayan yaşam süreci, bugün toplumsal yaşamın her türlü karmaşıklığını, acayipliğini taşıyan büyük şehirlere(metropollere) kendini bırakmış durumdadır.

Sahi siz; beton yığını gökdelenler

Güneşimi gördünüz mü?

Ne zaman doğdu Nemrut Dağı’ndan habersiz

Merhaba demedim diye, bana kızdın mı?

Sana her baktığımda “hararet”ini  gösterirsin.

İnsan, tek başına hayata tutunacak bir varlık değildir. Her varlık gibi o da “eş-benzer”lerine muhtaçtır. İnsan kendini tanıdıkça, başkasını merak ettikçe, aklın ve vicdanın gereği olarak “yardımlaşma-dayanışma-kaynaşma” diye adlandıracağımız sosyal ilişki ağı kurmuştur. Beraber yaşamın getirdiği ihtiyaçlar, zorunluluklar, doğaya karşı verilen mücadele insanın “toplumsal yaşama”, bunun fiziki yansıması olan birlikte yaşamanın adı olan “şehir"leşmeyi doğurmuştur. Burada yaşayacak olan insanların “nasıl-neden-niçin-nerede-ne zaman” ve “kiminle” yaşayacakları soruları dinin, aklın-mantığın ve bunun tezahürü olan ihtiyaçların alanını belirler. İlahi öğretilerin emrettiği, insandaki fıtratın gereği, İslam’ın bu kadar değer verdiği insanın; mutlu ve onurlu bir hayat yaşayabilmesi için, beş temel varlığını (hakkını) koruma altına almak istemiştir. Bu temel haklar, bütün insanlar için geçerlidir. Bunlar; din, can, akıl, nesil ve malın muhafazasıdır. Çünkü bu haklar ihlal edildiği takdirde, kişisel güvenlik de toplumsal huzur da tehdit altına girer. Bunun sonucunda ise birlikte yaşam ve yaşamın şekillendiği “mekan”, yani “şehir” bozulmaya yüz tutar.

Nefesimi tıkayan şey de ne?

Temiz hava ciğerlerimden sökülmüş sanki

Nerede bıraktık Ağrı Dağı’nın havasını

Şehrim, sokağım, evim... Nefesim çıkmıyor.

Oysa pencerem açık, gökyüzüne de daha yakınım.

Her fiziksel yapı, insanın ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların karşılanması için gösterilen çabaların ürünüdür. Mekân ve sosyal varlık sahibi olarak bilenen insan, temel ihtiyaçlarını gidermek için kurmuş olduğu yerlerde “bir yaşam” inşa etmiştir. Özellikle suyun olduğu bereketli topraklara yerleşen insanoğlu, bulunduğu yeri imar etmiştir. Günümüze kadar birçok kadim şehir ve birçok şehrin toplamından oluşan devletler kurulmuştur.

E. Hovard gibi fiziksel planlamacılar bir kuram oluşturmuşlar. Bu kuramın yaklaşımına göre, “Şehirlerin mekânsal biçimini, insan davranışlarının temel bir belirleyicisi olarak görmek mümkündür. İnsan davranışlarını temelde kültür belirliyorsa, şehir bunun kristalize olmuş biçimi olarak görülebilir. Bir yönüyle şehirler kültürün cebri olarak yaşanmasını sağlayabilirler. Bu anlamda şehirler, kültürü uygulamada harici somut bir faktör olarak öne çıkarlar. Fiziki mekânsal yapı unsurları belli bir kültürün yaşanmasını sağlama noktasında toplumları yönlendirici bir işlev görebilir” denilmektedir.

Kulaklarımdaki bu sesler, beni çıldırtacak

Bu aygıtlar, her tarafımı sarmış durumda

Bunlar uyku nedir bilmez mi hiç?

Kuşların sesi niye gelmiyor?

Baharın ilk çiçekleri nerede açar?

Yoksa saksıda duran çiçekler mi beni yanılttı?

Meğer ki baharım nicedir uğramamış bana

İnsanlık sanayinin gelişmesi ile hızlı bir değişim yaşamıştır. Bu hızlı değişim sonrasında, tarihin ve kültürün simgesini taşıyan kadim şehirler, zoraki değişime uğramıştır. Modern insan, geçmiş ile olan bağını kopartıp; değer addedilen tüm davranışlardan sıyrılınca, kazanma hırsı yüzünden “ıslah ve imar” görevini bırakıp; kafasındaki beton yığınını şehirlere boşaltmıştır. Ruhen ölmüş olan insan, fiziki olarak görünme adına hem kendi bedeninde hem de yaşadığı çevrede “imaj”lar oluşturmuştur. Doğal yaşam alanları tahrip edilip; yapay yeşil alanlara mahkûm edilen şehirler çıkmıştır. Oluşturulan bu yeşil alanların cazibesi attırılarak, kapitalizmin “tüketim” mekânlarına dönüştürülmüştür. Şehir yöneticileri; insan kalabalığı, insanların yönetilmesi, idare edilmesi, ihtiyaçların karşılanması gibi bir sürü sorun ile karşı karşıya kalmışlardır. Şehirlere sıkışan insan, buhranlar yaşayarak, psikolojik labirentlerin içinden çıkamayan,  patlamaya hazır bir bomba görümündedir. İnsanoğlu, kendini şehirlerin cazibesine kaptırmış, elini uzattığı yerde kolunu bırakmıştır. Nirvana’ya ulaşmış ama kendisini görememiştir. Daha doğru bir ifade ile tanıyamamıştır. Dünya sosyal-teknolojik ağlar ile küçülmüştür. Böylece, onca genişliğine rağmen insanın dünyası da küçülmüş, dört duvar arasında sıkışıp kalmıştır.

Modern mimar ve mühendislerin “şaheserleri” olan modern şehirler, modern aklın tezahürüdür. Yapılan yapılar estetikten, güzellikten, ruhtan, tarihten uzaktır. Bilimsellik kılıfı altında, kutsanan “para”nın kölesi olan projeler türemiştir. Hesap-kitap ilişkisi içerisinde örülen çarpık yapılaşma, rüşvet ile daha da “kir”lenen ruhların bize dayattığı “şehir”leşme, dikey mimari ile yitirilen sosyal ilişkiler, modernizmin dayattığı sürekli “tüketim” ihtiyacı ile insan yaşadığı şehirlerde nefes alamaz haldedir. Bizden zuhur eden her türlü kirlilik, temiz çevrenin alanını daraltmaktadır. İnsanın doğal hayata olan ihtiyacı-özlemi her geçen gün artmaktadır. Bazı şehirlerin hava kirliliği, insan sağlığını tehdit etmektedir. Kimyasal atıklar, kalıcı etkiler bırakmaktadır. Betonarme yapılar, hissedilen sıcaklığı daha da arttırmaktadır. İçme sularımız, şehirleşmenin "kirli eli" ile kirletilmiş, hazır su tüm evlere uğramıştır. Kaynağından su içmek bir şehirli için imkansız hale gelmiştir. Kapitalist mantık gereği, şehrin içinde insanların-hayvanların  faydalandıkları doğal su kaynakları, çeşmeler kapatılmıştır. Artk köyden şehre inip, kana kana su içmek filmlerin konusudur.  

Bazı yöneticiler, şehirlerinin kalabalığı ile övünmektedirler. Oysa bu kalabalık şehirler genelde göç almış, farklı kültürlerin doğal olarak kader birliğine dayanan bir geçmişe değil de, zoraki bir beraberliğe çaresizce itilmişlerdir. Şehirlerde oluşan sınıfsal farkların belirginliği, daha farklı sorunlar oluşturmaktadır. Küreselleşme;“İki türde ele alınabilir; insanlara sunduğu fırsatlar ve getirdiği olumsuzluklar. Bu bağlamda iletişim alanındaki yenilikler, teknoloji ve bilim alanındaki ilerlemeler olumlu yönler olarak ele alınabilir. Bununla birlikte bu sunulan olanaklara erişebilmenin düzeyi, kentlerdeki zengin–yoksul uçurumunun orta sınıfın ortadan kaldırılarak iyice keskinleştirilmesi, mekânsal ve sosyal eşitsizlikler yoluyla kentsel yoksulluğun körüklenmesi, insanı değil sadece karı düşünen yönleri de küresel sürecin getirdikleri arasındadır.  Yeni düzenin bu söz konusu olumsuzluklarının yaşandığı mekânlar ise ağırlıklı olarak büyük kentlerdir. “Eşit dağılımdan uzak olan bu süreçler, kentsel alanlarda dengesiz gelişmeyi ve kutuplaşmayı beraberinde getirdiği gibi pek çok kentin sosyal dokusunu da, gün geçtikçe daha çok parçalamaya ve katmanlara ayırmaya başlamıştır” (Yalçıner, 2002: 200)(3)“Özellikle yüksek gelir gruplarının ve belirli etnik ya da dinî grupların kentlerin çevrelerinde mekânsal ayrışmayı derinleştiren bu yerleşim biçimleri bir başka yönden de sosyal ayrışmayı körüklemektedir.”(3)Dünya teknoloji, küreselleşme ile birlikte küçülmekte ama insanın hayatında oluşan manzara, insanın aklını başından almaktadır.

Şimdiki şehirlerin en büyük sorunu, geçmişten gelen tarihi bir misyon üzerine olmamalarıdır. Bilinçli beraberlik olmayınca, yangından mal kaçırır gibi bir yaşam döngüsü içinde, hızlı yaşam trafiğinde kazalar meydana gelmesi doğaldır.

Ruhsuzlaşan insanoğlu, acıma ve merhamet duygusunu bırakmıştır. Aklı tefekkürde değildir. Kalp, hissiyatını kaybetmiştir. İnsan, kendine “yabancı”dır. Oluşturulan şehirler, mekanikleşmeyi meşrulaştırıyor. Bu dayatılan hayat içinde, yığınların benzeştiği yerde, insanın birbirinin farkına varması elbette zordur. Kendisine saygısı kalmayan insan, çevre düşmanıdır. Kendisine bulaştırmak istemediği her mikrobu, kendi dışındaki herkese bulaştırır. Bireyselleşen hayatlar, toplumsal sorumlukları es geçmektedir. Dünyanın muhteşem döngüsü, kirletilen çevre ile birlikte insicamını kaybetmektedir. Dünya’nın kalbi kirlenmiş ve damarlarda “kir”lilik dolaşmaktadır. Hayvanlar, bitkiler, varlıklar bizden şikâyetçidir.  Belki o yüzden doğa bir virüs ile bizden “intikam” almaktadır. Dünyalarını kirlettiğimiz, tarumar ettiğimiz için dünyayı bize dar etmektedirler. Dolayısıyla fıtrattan kopuş beraberinde “musibet-felaket” olarak karşımıza çıkmaktadır.

İçimdeki günahlar, ellerimdeki kir

Onca uğraş, canla başla haykırış

Ah nefsim! içimde dolaşan arsız şeytan

Meğer ki benim dünyamı mahvetmiş…

Aliya İzzet Begoviç"Doğu Batı Arasında İslam" adlı kitabında: " Şehrin büyüklüğü arttıkça, dindarlık azalmaktadır', daha doğrusu, insanda yabancılaşma etkisi yaratan şehircilik unsurları yükseldikçe dindarlık seviyesi düşmektedir. Çünkü şehrin büyüklüğü arttıkça üstündeki gök daha az görünür olur, doğa ve çiçekler de azalır; duman, benzin ve teknik araçlar artar, şahsiyet azalır, gittikçe kitleye doğru indirgeniriz. Şehir ne kadar büyükse, suç oranı da o kadar büyüktür. Dindarlık şehrin büyüklüğü ile ters orantılı, suç doğru orantılı bir yol izler. Bu iki fenomenin sebebi ortaktır. İkisi de, tatbiki, "yaşanmış estetik" olarak adlandırabileceğimiz şeyle doğrudan bir bağ içindedir.

Köydeki insan yıldızlı göğü, çiçek kaplı çayırları, dereyi, bitkileri ve hayvanları seyretme şansına sahiptir. Doğa ve elementlerle her gün, dolaysız bir temas halindedir... Köylünün etrafındaki her şey canlı ve doğaldır... burada köylülerin dindarlığını artırmaktadır...

Köylülerin etrafındaki her şey canlı ve doğaldır, işçilerin etrafındaki her şey cansız ve mekaniktir. Köylülerin dindarlığının ve işçilerin ateist oluşunun sebebini, maddi şartlar veya eğitim seviyeleri arasındaki farkta değil; farklı manevi atmosferde ve görülen ile mevcut olanın farklı tecrübe edilmesinde aramak gerekir.  Din hayata, sanata, kültüre aittir. Ateizm, tekniğe, bilime, medeniyete aittir."diye belirtmiş, şehirleşmeye ve arkasındaki şehirleşme mantığını eleştirmekte; inanmayı ve inanmamayı etkileyen sebepleri “şehirleşme ve medeniyet” üzerinden tahlil etmiştir.

Dünyadaki tüm “büyük şehirler” çarpık yapılaşma ve kirlilikle boğuşmaktadır. Bu sürdürülebilir, yönetilebilir halin dışına artık çıkılmıştır. Şehirlerde “siyah ve beyaz”ı andıran birçok manzara ile karşı karşıyayız. Sekülerizmin,  Kapitalizmin, modern aklın hakim olduğu bu şehir yapılanması, imar-ıslah-düzen-denge üzerinde inşa edilmemektedir. Modern akıl, ifsat ve yıkımın, kapitalizmin dürtüsü ile hareket edilmektedir. Kibirli-küstah anlayışını, imaj-görüntü tutkusu üzerinden her yerde sergilenmektedir.  

"Zamanın ruhu bunu gerektiriyor" meselesine gelince; Her şey insanın niyeti-fikri ve eylemi ile şekillenir. Sevgi ve merhamete dayalı bir niyet, yaşadığımız hayatı daha yaşanır, daha doğal, daha güzel, daha huzurlu , daha temiz bir dünyaya dönüştürebilir. O zaman Hz. Peygamberin, Mekke'ye duyduğu özlem gibi yaşadığımız şehirden bize bağrını açmasını, özlem duymasını bekleyebiliriz. Şehirler aklın ürünüdür ama medeniyet; feraset, basiret, rahmet, ahlak ve sevginin ürünüdür. Temizlik bilincin-imanın ürünü, kir’lilik ise bilinçsizliğin-ifsadın ürünüdür. Vesselam…

  1. Erol Kaya, Kentleşme ve Kentlileşme, İşaret Yayınları, 2017 
  2. Ahmet Güven, Kent, Kentlileşme ve Kentsel Yönetim İhtiyacı
  3. Kadir Hakan, Küreselleşme Sürecinde Orta Ölçekli Kentlerin Önemi Ve Türkiye Üzerinde Bir İnceleme

 



YAZARLAR