Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Küresel Dünya Düzeni Nereye?..

Yazarımız Aziz Darıcı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Eylül (197.) Sayısında yayımlanan yazısı...


Türkiye nereye gidiyor? Sorusuna doğru yanıt vermek için aslında daha önce, Dünya nereye gidiyor? Sorusuna doğru cevap vermemiz gerekmektedir. Modernizmin ve kapitalizmin yelkenleriyle yol almakta olan Dünya, tüm değerlerin mekanikleştiği-araçsallaştığı-değersizleştiği deryada yol almaktadır. Kaptanını-kitabını-kıblesini kendi ürettiği pusulayla yol alırken; kadim limanı es geçtiği, deniz fenerlerine, akli-vicdani-imani uyarılara aldırış etmediğini hatırlatmak gerekmektedir. Aynen “Titanik Gemisi” gibi bir niyetle hareket etmektedir. O dönemde gazeteciler şirket yetkilisinden geminin o zamana kadar görülmemiş harika özelliklerini dinlerken gemi kaptanı Edward Smith bir gazetecinin “Bu gemi için batmaz diyorlar; doğru mu ?” sorusu üzerine birden coşarak “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” cevabını verir. Çünkü ilahi hakikatin belirttiği “De ki: “Size bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah’tan koruyacak veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?” Onlar, kendileri için Allah’ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar.”(1) düstura ters düşmüşlerdi.

Dünya nimetleri ihtişamıyla insanı cezp etmektedir. Ötesini-ötekini düşünmeyen, anı kutsallaştıran, geleceği korkuya salan bir aklın bu nimetlere anormal bir gözle bakacağı açıktır. Özellikle dünyaya hükmeden küresel güçlerin dünya nimetlerinin doğal güzelliklerine kapitalist-emperyalist bir gözle bakacakları aşikârdır. Sömürüleşen topraklar, yarım ve yaralı hayat hikâyelerinin dillendiği yerler olarak anılmaktadır. Bu sömürüden nemalanlar cenneti yeryüzüne indirirken; geriye kalan insanlar yoksulluk-yoksunluk içinde yaşam savaşı vermektedir. Tabiri caizse yaşamları cehenneme dönen ömürlerine sabır çekmekte, yarınlara isyan ve adalet çığlıkları biriktirmektedirler. Burada asıl sorun, dünya nimetlerinin azlığından değil; dünya nimetlerinin adil paylaşımı noktasında düğümlendiğinin bilinmesine rağmen, bu durumun görmezden gelinmesidir. Küresel siyaset bu sorunu çözmek yerine, küresel kapitalist-emperyalist açılımlarını arttırmaktadır. Küresel güç olmaya aday ülkeler ise kapitalist-emperyalist sisteme entegre için kendi alanını oluşturma derdindeler.

Bunca maddi zenginliği-refahı-konforu bir şekilde yakalayan nefsin şımarıklığına-arzularına-isteklerine daima malzeme üretmek zorunda kalan ülkelerin haliyle işi zor görünmektedir. Oluşan tabloda; bu tüketim çılgınlığını karşılayacak, insanları sürekli mutlu edecek, isteklerine cevap verecek, ülkenin büyüme hedeflerini yakalamak gibi kısa vadede çözümler üretmek ülke iktidarlarını zor durumda bırakmaktadır.O zaman da kendisinin sahip olmadığı maddi zenginlikleri, kendi dışındaki yerlerde aramak zorunda kalmaktadır. Güçlü ama kapitalist-emperyalist mantıklı olan devletler bunu sömüren olarak çeşitli politikalarla gözünü diktiği yerlerde işletmektedirler. Gelişen ülkeler ise bu duruma ayak uydurmak zorunda bırakılmaktadır. Sürekli üretim, daha fazla tüketim üzerine kurulu bir sistemin, insanın yorgun ve mola zamanlarına denk gelen dönemlerinde kriz yaşayacağı aşikârdır. Kapital insan durmuyorsa bile; doğa kendisini belli aralıklarla kilitlemekte, isyan etmekte, bazen de insana acı dersler vermektedir. Yani ayette geçen “Belki (ibret alıp) dönerler diye büyük azaptan önce biz onlara yakın (dünya) azabı tattırırız.”(2) sünnetullahı devreye girmektedir.

“Ekonomik yapı her zaman bir dengeyi oluşturur ve bu denge de ülkeler arası ilişkilere bağlıdır. Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan bu ilişkiler, ülkeler arası ekonomiyi etkilemekte ve çeşitli sonuçları doğurmaktadır. 2000’li yıllarla birlikte, ekonomik anlamda sınırların kalkması bir ülkede meydana gelen bir krizin bütün ülkelere yayılmasına da yol açmıştır. Bunun en iyi örneğini, 2008 yılında oluşan global krizde görmekteyiz… 2008 yılında yaşanan bu krizin, bugüne kadar yaşanan krizlere göre en önemli farkı, az gelişmiş ve yükselen ülke ekonomileri (çevre ülkeler) yerine gelişmiş ekonomileri (merkez ülkeleri) etkilemiş olmasıdır. Gelişmiş ülke ekonomilerinin daha fazla etkilenmesinin nedeni, krizin yoğun olarak yaşandığı mortgage piyasalarının ve kredilere dayalı varlık türlerini üretecek finansal türev piyasalarına daha fazla sahip olmasıdır. Yükselen ekonomiler ise, gerçekleştirmiş oldukları reformlar ile birlikte yaşanan krizlere duyarlı bankacılık sistemine sahip olduklarından daha az etkilenmişlerdir “(3)

Yukarıdaki alıntının nedeni 2008 dünya ekonomik krizi ile beraber, hükümetler kendi gelecekleri adına hammadde kaynağı ve ekonomik büyümeyi hedefleyen politikalar sergilemek için agresif bir tutum sergilemektedirler. Daralan ekonomi, artan işsizlik, yükselen güven bunalımı vb. faktörler hükümetleri zor durumda bırakmaktadır. İktidarları ayakta tutan birinci etmen ekonomik büyüme ve toplumsal refahtır. Bunu bilen iktidarlar, dışa açılım olarak gösterilen politikalar üretmektedirler. Bu açılım politikaları, genelde yerel ve milli çıkarlara hizmeti amaçlayan faaliyetler olarak görülmektedir. Çünkü ekonomik büyümeyi hedefleyen ve insanların ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalan iktidarlar, bunu karşılamadıkları zaman kendi dönemlerinin sonunun geldiğinin farkındadırlar. Kendi iktidarlarını, devletin beka sorunuyla aynileştirmeleri kadim bir sorundur. Bu sorunu aşacak hakikatsel-tarihsel-fikirsel hafızamız olmakla beraber, bunu dille ve siyasetle topluma hatırlatmak pek makul görülmemektedir. O zamanda İslam coğrafyası iktidar-halk arasındaki sürekli ince ama stresli çizgide bazen büyük trajedilerin yaşandığı olaylara tanıklık etmektedir.

2008 ekonomik krizin yol açtığı etkiler halen devam etmektedir. Bunun için çıkış arayan devletler, gözünü karartmaktadır. Küresel ekonomik zıtlaşmalar, istihbarat savaşları, siyasal krizler, büyük devletlerin küçük devletler-örgütler üzerindeki güç gösterisi hep kapitalist-emperyalist mantığın nerede duracağıyla ilgilidir. Büyük devlet olmak rüyası insana hoş gelmektedir. Lakin hak-hukuk-adalet, helal-haram, sevap-günah, iyili-kötülük çizgisi asıl belirleyici unsur olmayınca, güçlü olan kazanır mantığı dünyaya hükmetmektedir. O yüzden dünya(insan) maddi gözlüğünü takmış ve kendi uçuruma doğru hızla yuvarlanmaktadır. Modern çağda insanın değeri kalmamış, dahası insan maddi anlamda bir şey ürettiği müddetçe varsayılmaktadır. Ülkeler için vatandaşın tanımı çalışan, üreten ve vergisini ödeyenle sınırlandırılmıştır.

Türkiye’nin durumunu da bu perspektifte bakmak lazım. Küresel dünyada yalnız hareket edemeyeceğinin farkında olan bir ülke, kendi gelecek planını ona göre yapmak durumundadır. Lakin asıl soru; hak hukuk adalet çerçevesinde düğümlenmektedir. Bunca çaba, çırpınış, gayret neye tekabül etmektedir. Hak-hukuk-adalet üretmekte midir? İnsanlar mutlu ve huzurlu yaşamakta mıdır? Hayatın anlamı ve insanın değeri hakkını almakta mıdır? Helal ve haram noktalara dikkat edilmekte midir? Sevap ve günah çizgisindeki yürüyüşümüz doğru mudur? Ekonomimiz büyüsün diye yapılan tüm çalışmalar hakkın nazarında nasıldır? Kendi konforunu düşünen insan, ahiretteki konforunu da düşünmekte midir? Ekonomik çıkar adına küresel güçlerin çıkarmış olduğu tüm zulümlere karşı bizim duruşumuz nedir? Suriye, Libya, Mısır gibi ülkelere vicdani-hasbi-imani olarak mı bakmaktayız, yoksa hesabi-kitabi olarak mı bakmaktayız? Büyük Türkiye ideali insanlığın geleceği için hangi tasavvuru geleceğe taşımakta, Türkiye’yi nereye koşturmaktadır?

Devletlerin ve onu yönetenlerin sabrının bir noktada azaldığı-daraldığını söylemiştik. Bir şekilde ekonomik olarak nefes almak zorunda olduklarının farkındalar. Bir ülkeyi uzun vadede ekonomik olarak düzlüğe çıkaracak faaliyetlerden olan tarım-hayvancılık-sanayi alanları ile nitelikli insan gücü uzun vadeli yatırımlar olduğu için iktidarların bu kadar uzun süre bekleyecekleri zamanları ve sabırları yoktur. O yüzden ülke hükümetleri kısa vadede ekonomiyi düze çıkararak, kendi elini güçlendirecek, sıcak para akışını hızlandıracak, dünya pazarına açılacak yeni bir yola başvuracaklardır. Bunun en kolay yollarından birisi şu anda tüm dünyanın ekonomik kriz için yıllardır sürdürdüğü savaşın temel sebebi olan enerji kaynağı üzerinden yürütülmektedir. Enerji kaynağının bulunduğu ülkeler, bu yüzden sürekli tehdit altındadırlar. Küresel güçlerin gözü-kulağı sürekli bu coğrafyada olmaktadır. Biliyoruz ki enerjiye sahip olan ülkelerin istikrarsız bir görüntü vermesinin temel sebebi küresel güçlerin onların üzerindeki planlarıdır. Küresel güçler var olan ekonomik durumunu düzeltme ve devam ettirmeyi planlarken, enerji sahibi ülkeler ise kendi öz varlıklarını, kendi insanın refahı-menfaati doğrultusunda kullanmanın derdindeler. Lakin güçlü devletler, farklı yöntemler kullanarak bu enerjiyi kendi ülkelerine akıtmakta-aktarmaktadırlar. Türkiye’nin ekonomik olarak tekrar ayağa kalkmanın kısa vadede çözüm için Akdeniz üzerinden açılım göstermesi, küresel güçlerle karşı karşıya gelmesi, doğalgaz-petrol-altın arama faaliyetlerini bu çerçevede görmek gerekmektedir. Genç ve büyüyen bir nüfusu var. Bu dinamik nüfusu taşıyacak ekonomik güce ihtiyaç duyulmaktadır. İşsizlik oranı yükseldiği görülmekte, daha da kötüleşmemesi için var olan ekonomik çarkın döndürülmesi düşünülmektedir.

Bir medeniyetin büyüklüğünün sadece maddi istatistiklerle ölçülmediğini bilmekteyiz. Böyle olmamış olsaydı Hz. Peygamberin dönemini farklı okumak gerekir. Çevresindeki iki devası güç ile karşılaştırıldığında Medine İslam Devleti onların maddi gücü yanında hafif kalırdı. O yüzden bir devletin-medeniyetin büyüklüğün tarihi derinliğinde, kültür zenginliğinde, insana-hayata bakışında, doğayla irtibatında, bilgiyi ve teknolojiyi kullanmasındaki hikmetinde aramak, niyet ve eylemlerinin neye tekabül ettiğine iyi bakmak gerekmektedir. Hakikat ile olan ilişkisinde, nerede durduğunun tahlilini iyi bir kafayla incelemek gerekmektedir. O yüzden hakikatten uzak düşen toplumların geleceğinin nereye varacağını tartışmak elzemdir. İnsana-hakikate-hakka-hukuka-adalete değer vermeyen bir büyüme eninde sonunda kendi sonunu getirecek zamana doğru ilerlediğinin bilincinde olmamız bir farkındalıktır. Bu manada Selçuklu veziri Nizamülmülk Siyasetname adlı kitabının başında yer alan “Küfür ile belki ama zulüm ile abad olmaz devlet” sözü, ilahi sünnetullah ile hemhal olduğu bilinmelidir.

Kendi insan kalitesini düzeltemeyen toplumlar askeri-teknoloji-sanayi alanındaki ithalatçı büyümeyi, sınırlı ilerlemeyi, taklitçi refleksi, kolaycı mantığı, zamanı kurtarayım politikasını nasıl çözümleyecekleri zamanın en önemli konusudur. Bu sorunun temelinde yatan eğitim sistemi, bilgiye ve bilime yaklaşım tarzı gibi konular ciddi bir şekilde revizyona ihtiyacı var. Toplumsal birlikteliği, aynı ülkede ortak yaşama arzusu gibi daha ciddi meselelerin hali hazırda sıcaklığını koruduğu bilinmektedir. Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Sağ-Sol, Kemalist-İslamcı denklemlerinden çıkan sorunlar, Türkiye’nin başını ağrıtacak küresel sorun halini hala korumaktadır. Ötelenen-ertelenen her sorun, daha ciddi açılımları beraberinde getirmektedir. Türkiye halklarının sistemle olan limoni ilişkisini de eklersek; geleceğin inşasında halen düğümlenmiş ciddi sorular gözükmektedir. Politikaların-siyasetin sürekli istismarına, karşılıklı zıtlaşmasına, ötekileştirme aracına dönen hal-hareketler ile kullanılan dil ve üslup; hakların Türkiye’deki huzurunu ve barışını sarsmaktadır. Bu atmosferde, güvensizlik ikliminde kalan Türkiye; paydaş olduğu coğrafyanın kaderiyle geleceğe doğru yönelmektedir.

Suriye küresel güçlerin sömürüsünde bitap düşmüş, halkı perişan halde; dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Avrupa’nın torpilli devleti Yunanistan çıkmaza girdiği ekonomik krizden kurtulmanın derdinde girmiş, sağa-sola kapitalist-emperyalist ruhla saldırmaktadır. Eskiden beri siyasi olarak uyumsuzluk gösteren Yunanistan-Türkiye ilişkileri, ekonomik çıkarlar ve Kıbrıs meselesi yüzünden siyaseten taciz uçuşlarıyla iki ülke arasındaki gerginlik arttığı gibi rekabetti de kızıştırmaktadır. Libya kendi içsel karışıklığı yüzünden küresel güçlerin ve Türkiye’nin(davet edilmesiyle) gündemine girmiştir. Ülke vizyonları, ülke misyonlarının aracısı kılınmıştır. Haklıyla-haksız ayrışmasından çok, kimin kazanacağı daha mühim bir mesele halini alırken; ülkedeki istikrarsızlık-çatışma kadın ve çocukların yarınlarına ölüm yağdırmaktadır. ABD ve Rusya iki küresel güç bloğunun korunması derdinde sürekli atışmakta, diğer ülkelere bir tercihi dayatmaktadırlar. Çin’in yükselişi dünya ekonomik çarkın döngüsünü değiştirme korkusu adına, dünyanın ekonomik gücüne hâkim olan güçleri tedirgin etmektedir. Bu arada Türkiye tarihi misyonunu tekrar diriltme çabasında “Bende varım” demektedir. Lakin iki küresel güç bloğundan hangisine kayacağı noktasındaki tereddütlerle birlikte, kendi içindeki bütünsel uyumsuzluk atılacak adımları geciktirmektedir. Milliyetçi, kutsal devlet reflekslerinin atacağı adımların yarıçapının küçük olma ihtimali ise yüksek gözükmektedir. Bu anlatımlar bir çatışmayı mümkün kıldığı gibi bir açmazı da beraberinde getirmektedir. Ulusal sınırlar, ulusal çıkarları beraberinde getirirken; evrensel bir dünya nizamını ütopik kılmaktadır. İslam’ın evrensel değerleri siyasetin gölgesinde, politikaların insafına bırakılmaktadır. Mazlum insanların çığlığı, kocaman bir boşlukta anlamsız kılınmıştır. Merkeziyetçi tarihsel yönetme hafızası canlı bir şekilde işlevselliğini korurken; insana dair farkı anlamları-zenginlikleri-doğal tepkileri gündemine dahi almamaktadır. Dış ve iç tehdit baskısı sürekli bir teyakkuzu beraberinde getirmekte, atılması gereken olumlu adımları güvenlik riski nedeniyle erteletmektedir.

Modern çağda insanın ve ülkelerin hali çok iyi gözükmemektedir. Artık nefse ağır gelen sabır-zahmet-fedakârlık-kanaat-şükür gibi erdemleri arkasında bırakan dünya ulusları-insanları, ihtiyaçlarının ötesini ifade eden konforizmle barışık kaldığı sürece, nefsin bitmek bilmeyen isteklerine karşı ne kadar dayanabilirler. Dünya mal varlığını elinde bulunduranlar ve ondan beslenen zenginler, kendi arzularına ket vurmadığı müddetçe diğer fakir-fukara insanın doyacağı bir sisteme nasıl evrilebilirler? Bırakın paylaşmayı, fakir toplumların elinde olana göz diken küresel güçlerin, Dünya’nın geleceği adına adalet-huzur ve barış üretmesi mümkün müdür? Rahatlığından ödün vermeyen bazı kesimlerin, yardım amaçlı olarak dağıttığı sus payları insanın vicdanını susturacak mı? Ekranlara yansıyan timsah gözyaşları, adalet ve barış tellallığı, kendi sahtekârlıklarını örtecek mi? İnsanın vicdani sesini es geçerek, mahşeri vicdandan kaçacaklar mı?

“(Hâl böyle iken) nereye gidiyorsunuz?”(4)

Gidişin nereye ise, gidişatın orayadır.

Vesselam.

NOTLAR:

1-     Ahzab 17. Ayeti

2-     Secde 21. Ayet

3-     2008 Küresel Finansal Kriz ve Bu Krizin Türkiye’deki Ekonomik Göstergelere Etkisi(Araş. Mak. R. Article-Murat Kesebir)

4-     Tekvîr26. Ayet



YAZARLAR