Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Abdurrahman ATEŞ


KUR’AN’IN NASIL OKUNMASI GEREKTİĞİNE DAİR ÜÇ KAVRAM

Abdurrahman ATEŞ**; (Tefekkür-Tezekkür-Tedebbür)*



Kur'an, Mekke’deki ilk muhataplarının yanı sıra dünyanın her tarafında yaşayan ve kendisine ulaşılabilen herkesin uyarılması amacıyla vahyedilen bir kitaptır. (En’âm 6/19, 92) İndiriliş amaçlarından birisi olan uyarının gerçekleşebilmesi, elbette anlaşılmasını gerektirir. Çünkü ne istediği anlaşılmayan bir metnin sadece telaffuz edilmesiyle muhataplarının uyarılması söz konusu olamaz. İşte bu amacın gerçekleşebilmesi için Kur'an okunurken okuyucunun göz önünde bulundurması ve uygulaması gereken üç temel eylem söz konusudur: Tefekkür, Tezekkür ve Tedebbür. Bu kavramlardan tefekkür ve tezekkür, hem Kur'an ayetleri, hem de kevnî/görsel ayetler ile ilgili olarak daha geniş bir yelpazede Kur'an’da birçok kez kullanılırken, (bak. Bakara 2/219, 221; Âl-i İmrân 3/191, A’râf 7/57, 184; Hûd 11/24...) tedebbür ise sadece Kur'an ve Kur'an ayetleri ile ilgili olarak dört kez geçmektedir.(Nisâ 4/82, Mu’minûn 23/68, Sâd 38/29, Muhammed 47/24)
Birbirine yakın anlamlarda olduğu varsayılarak genellikle “düşünmek” şeklinde Türkçeye çevrilen bu üç kavramın aslında her birisinin anlam alanı farklıdır. Şöyle ki:
Tefekkür, bilinen bir şeyi bilmeye/öğrenmeye yönlendiren melekenin/gücün akıl bakış açısıyla hareket etmesidir. Hayvanlar için söz konusu olmayan ve sadece insanlar için geçerli olan bu eylem kalpte şekli tasavvur edilebilen şeylerin dışında kullanılmaz. Bundan dolayıdır ki “Allah'ın nimetleri konusunda tefekkür edin, Allah hakkında tefekkür etmeyin” buyrulmaktadır. (Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, VI/250. Hadis no: 6319) Çünkü Allah, herhangi bir şekilde tasavvur edilemez. Buna göre tefekkür, somut şeyler için geçerli bir eylem olup yansıması/etkisi kalpte veya zihinde gerçekleşir.
Tefekkür kelimesinin kökü olan “فكر : f-k-r” kelimesinin harflerinin yer değiştirmiş şekli olan “فرك : f-r-k” den dönüşmüş olduğu görüşü1 dikkate alındığında tefekkürün farklı bir boyutu ortaya çıkmaktadır: (فرك : f-r-k), ceviz ve badem gibi yemişlerin içleri ile kabuklarını birbirinden ayırmak için ovalamak2 veya elbiseyi veya hububat başağını elle ovalamak3 anlamına gelmektedir. Buna göre tefekkürün, gerekli olanı gerekli olmayandan, özü ayrıntıdan ayırmak/ayıklamak anlamını taşıdığı da söylenebilir.4
Tezekkür kelimesinin kökü olan “ذكر :z-k-r”, elde edilen bilgileri koruma imkânı sağlayan durum için kullanılır. Bu yönüyle bilginin elde edilmesi anlamındaki hıfzdan (ezberleme) farkı, daha önce elde edilen bilgilerin daha sonra akla getirilmesini ifade etmesidir. Bazen de bir şeyin kalbe gelmesi veya dile getirilmesi anlamında kullanılır. Bu nedenledir ki kalp ve dil ile olmak üzere iki türlü zikir söz konusudur. Bunun da iki şekli vardır: Unutulan bir şeyi zikretmek/hatırlamak ve hafızada olan şeyin varlığını devam ettirmek üzere zikretmek, yani gündemde tutmaktır.5 Buna göre tezekkür, düşünmenin geleceğe değil de geçmişe yönelik adı olup “hatırlamak, anmak” anlamına gelir.6 Diğer bir ifadeyle tezekkür, geçmişte olan bir şeyi yeniden elde etmeyi istemektir.7 Nitekim şu âyet, tezekkür kelimesinin, geçmişte elde edilen bir bilginin, gerektiğinde yeniden hatırlanması anlamında olduğuna işaret etmektedir:
“Allah'tan sakınanlar, şeytanın bir vesvesesine/dürtüsüne maruz kaldıklarında, Allah'ın uyarılarını hatırlar (tezekkerû) ve hemen gerçeği kavrarlar.” (A’râf 7/201)
Tedebbür ise, işlerin varacağı sonları hakkında düşünmekten ibarettir. Bu anlamıyla tedebbür, tefekküre yakın bir anlamdadır. Şu farkla ki, tefekkür, delil hakkında düşünmekle kalbin tasarrufta bulunması iken tedebbür ise işlerin sonları/akıbetleri hakkında düşünmekle kalbin tasarrufta bulunmasıdır.8 Diğer bir ifadeyle tedebbür, işlerin arkasını düşünmektir.9 Bir bakıma tedebbür, işlerin arkadan takip etmek veya okunan metnin ardından takipçi olmak anlamını çağrıştırmaktadır.
Kur'an kavramları konusunda otorite kabul edilen Isfehânî’nin tedebbür kelimesinin kökü olan (دبر : D-b-r) kelimesi ile ilgili genel bilgiler verdiği halde10 sadece Kur'an ve âyetler için kullanılan tedebbür kelimesi üzerinde durmamasını dikkate değer bir husus olarak belirtmek isterim.
İlk bakışta birbirine yakın anlamda olduğu zannedilen bu kavramların anlam alanını şöyle özetlemek mümkündür: Tefekkür, zahir/görünen bir hususta, bir sonuç elde etmek amacıyla aklı kullanmak; tezekkür, tefekkür ile ulaşılan ancak sonra da unutulan hükme/karara varmak; Tedebbür ise işlerin görünen kısmına bakmakla yetinmemek, aynı zamanda arka planına da bakmak demektir.11 Bu kavramların zaman boyutu esas alındığında ise şöyle bir tasnif yapılabilir: Tefekkür, halimiz, yani içinde bulunduğumuz an üzerinde düşünmektir. Tezekkür tarih, mâzî/geçmiş üzerine düşünmektir. Tedebbür ise istikbâl/gelecek üzerine düşünmektir.12
Konu ile ilgili yapılan çalışmalarda teakkul kavramına da atıfta bulunulsa da Kur'an'da teakkul şeklinde bir kalıp veya العقل : el-akl şeklinde isim/mastar formu hiç geçmemektedir. “Akletmek” veya “aklı kullanmak” şeklinde Türkçeye çevrilebilecek ‘akale kelimesi ise, geçmiş zaman kipi olarak kullanıldığı Bakara sûresinin 75. âyeti hariç, sadece şimdiki ve geniş zaman kipi olarak geçmektedir. İsim olarak akıl, “bilgiyi elde etmeyi sağlayan yetenek”13 şeklinde tanımlansa da fiil formu olan عقل : ‘akale kelimesinin asıl anlamı, tutmak ve sımsıkı sarılmaktır. Devenin ip ile bağlanarak tutulması, ilacın mideyi tutması (ishali durdurması anlamında), kadının saçını bağlaması, insanın dilini tutması hep bu kelime ile ifade edilir.14 Buna göre Kur'an veya âyetleri akletmek, geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmak şeklinde değerlendirilebilir.15
Tefekkür, tezekkür ve tedebbür kelimeleri, Arap dilinde bulundukları kip itibariyle insanın kendisini zorlaması anlamını taşımaktadır (tekellüf). Bu itibarla Türkçeye “düşünme” olarak çevrilen Kur'an ile ilgili bu kavramlar, Kur'an’ın anlaşılması konusunda basit bir düşünme faaliyetini değil, ciddi bir çabanın gösterilmesi suretiyle aklın kullanılmasını gerektirir.
Tefekkür, tezekkür ve tedebbür olmadan okumak, Kur'an’ın yol gösterici özelliğinden (Hidayet) yararlan(a)mamanın en önemli sebeplerinin başında gelmektedir. Hz. Ali’nin (ra) ifadesiyle “İlimsiz/bilinçsiz yapılan ibadette, anlamaksızın sahip olunan ilimde, tedebbürsüz okumada hiçbir hayır yoktur.” (Dârimî, “Mukaddime” 29) Dolayısıyla anlaşılmadan okunan bir kitabın hayata yansıtılması da beklenmemelidir. Kur'an’ın anlaşılmadan okunması ile ilgili bu yanlış tasavvur, nüzûl döneminde söz konusu değilken, nüzûl döneminden uzaklaştıkça derinleşen bir problem haline gelmiştir. Nüzûl döneminde Kur'an, anlaşılmak için okunan ve gereği ile amel edilen bir kitap iken (öğrenilen Kitab), sonraki dönemlerde ise çoğu zaman içeriğinden habersiz bir şekilde, sadece sevap/fazilet elde etmek amacıyla ve metnin okunmasıyla yetinilen bir kitaba (okunan Kitab) dönüştürülmüştür. Sonuç olarak Mushaf metni daha kutsal sayılmış, adeta anlamı lafzına feda edilmiş, âyetleri anlama ile ilgili çabalar ise belli kesimlere (İlahiyatçılara, din adamlarına) bırakılmıştır.
Elbette okumak ile öğrenmek arasında önemli bir fark vardır: Okumak, ne ifade ettiği anlaşılsın ya da anlaşılmasın, bir metnin harflerini ve kelimelerini telaffuz etmektir. Öğrenmek ise ne ifade ettiğini anlayarak ve kavrayarak bir metni okumaktır. Şu halde Kur'an’ın yazılı metni olan Mushaf’ı okumak ile Kur'an öğrenmek birbirinden farklıdır. Bu bağlamda konu ile ilgili eksik ya da yanlış anlaşıldığını düşündüğümüz şu hadis üzerinde de yeniden düşünmemiz gerekmektedir: “Sizin en hayırlınız, Kur'an’ı öğrenen (تَ عَلَّمََ : Tealleme) ve öğretendir (عَلَّمَه : Allemehu)” (Buhârî, “Fedâilu’l-Kur'an” 21; Ebû Davûd, “Vitir” 14; Tirmizî, “Fedâilu’l-Kur'an” 15)
Hadiste vurgulanan “en hayırlı” olma sebebi, Kur'an okumak ve okutmaktan ziyade, Kur'an öğrenmek ve öğretmektir. Elbette bir metni okumak, o metni öğrenmenin olmazsa olmaz bir aşamasıdır. Ancak bir türlü öğrenme aşamasına geçmeden sadece Mushaf metnini oku(t)makla bu hadiste bildirilen fazilet elde edilmiş olmaz. Belki de Kur'an’ın okunma biçimi olarak ilk muhataplar olan sahabe ile günümüz Müslümanları arasındaki en önemli farklardan birisi de, onların öğrenmek için okumaları, bugünkülerin ise okumak için öğrenmeleridir.
Toplum olarak Kur'an’ın daha çok okunduğu bir dönem olan Ramazan ayının gölgesinin üzerimize düştüğü bir zamanda bu kavramları yeniden dikkate alarak ve öğrenmek amaçlı Kur'an okunması ümidiyle...

* Bu Yazı Özgün İrade Dergisi Mart Sayısında Yayınlanmıştır

Abdurrahman ATEŞ**; İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

1- Isfehânî, “F-k-r” kelimesi, s. 384.
2- Halil b. Ahmed, Kitâbu’l-Ayn, “F-r-k” kelimesi, 5/358; Ezherî, Tehzîbu’l-Luğa, “F-r-k” kelimesi, 10/203.
3- Cevherî, Sıhah, “F-r-k” kelimesi, 4/1602.
4- Karakaya, Nejdet, “Kur'an'da Sembolik Eylemler -Düşünmeye Dair Kavramlar Bağlamında-”, Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C: 5, Sy.: 1, (s. 171-188) Haziran-2016, Bitlis, s. 178.
5- Isfehânî, “Z-k-r” kelimesi, s. 179.
6- Kutluer, İlhan, “Düşünme” , DİA, İstanbul, 1994, 10/53.
7- Halil b. Ahmed, Kitabu’l-Ayn, “Z-k-r” kelimesi, 5/347.

8- Curcânî, Ta’rifât, s. 56.
9- Halil b. Ahmed, “D-b-r” kelimesi, 8/33; Fîrûzâbâdî, Besâiru Zevi’t-Temyîz, Kahire, 1996, 2/588.
10- Isfehânî, “D-b-r” kelimesi, s. 164-165.
11- Şa’râvî, Tefsiru’ş-Şa’râvî, 6/3644.
12- Görmez, Mehmet, Gerçek Hayat Dergisi, Sayı: 2018/47 (943), 19 Kasım-25 Kasım, s. 16.
13- Isfehânî, “ʻA-k-l” kelimesi, s. 341.
14- Isfehânî, “ʻA-k-l” kelimesi, s. 342.
15- Ünal, Mehmet, “Kur'an’ı İçselleştirme Biçimi Olarak Sahabenin Kur'an Tilâvet Biçimleri”, Kur'an ve Sahabe Sempozyumu, Sivas, 2016, s. 106.



YAZARLAR