Yusuf YAVUZYILMAZ


KUR'AN SÜNNET TARTIŞMASININ SOSYOLOJİK DEĞERİ

Bize kadar gelen hadis külliyatının tamamını kabul etmiyor, uydurma ve zayıf hadislerin olduğunu inkar etmiyoruz; ancak uydurma hadisleri bahane ederek Sünneti tümüyle reddetmek gibi bir yanlışa da düşmemek gerekir.


Dinî, felsefî, siyasal ve kültürel konuları tartışırken en temel eksikliklerden biri, eleştirilen konu hakkında yeterli birikime sahip olmadan aşırı iddialı genellemeler yapmaktır. Mehmet Akif, bir makalesinde bu konuyu açıklayan güzel bir örnek verir:

“-Hazret-i Mevlana Hind felsefesinin naklidir .

– Mesnevi’yi okudunuz mu?

-Hayır

-Hind felsefesi nedir, onu biliyor musunuz?

-Hayır.

-O halde böyle bir iddiaya ne cüretle kıyam ediyorsunuz?

– Öyle işittim.

Görüyorsunuz bizdeki hali ya! Koca bir felsefe, koca bir kitap, koca bir kâinat iki sözle dürülüveriyor.

(Mehmet Akif, 16 Haziran 1323, Rumî, Recep 1329,Hicrî, Sırat-ı Müstakim, c: 6, s: 257-259)

Hiç kuşkusuz ibadetlerin formel olarak nasıl uygulanacakları konusunda Kur’an Sünnet bütünlüğüne ihtiyaç vardır. “Namaz kıl, dua et, hacca git, kadınlarınız örtünüzdür”, gibi emirlerin nasıl uygulanacağı önemli bir sorundur. Bu sorunun çözümü, ayetler indiğinde, tarihle buluştuğunda Hz. Peygamberin yaptığı gibi yapmakla sağlanabilir. Kuşkusuz Hz. Peygamberin pratik uygulaması Kur’an’ın somutlaşmış halidir. Somut uygulama dikkate alınmazsa, hermetik batini yorumun önünü almak mümkün değildir. Kur’an namaz kılmayı emreder; formel yapısını ve somut uygulamasını da Peygamber ortaya koyar. Kuşkusuz dua anlamına gelen salat’ın özel bir formudur namaz. Peygambersiz din tasarımı mümkün değildir. İlk peygamberden son peygambere kadar böyledir bu. Hatta Kur’an’ı bile onun dilinden öğrendik. Teknik açıdan Kur’an, mütevatir Sünnettir. Nitekim Hz. Peygamberin Sünnetini reddeden bazı gruplar namaz için forma ihtiyaç yoktur diyorlar. Batınilik mesajı formdan sıyırarak soyut bir alana taşır. Mesajı forma kavuşturan ise uygulamadır. Formsuz ve içeriksiz ibadet olmaz. İbadetin içeriğini Kuran formunu büyük ölçüde Peygamberin uygulaması belirler.

Kur’an merkezli tartışmalarda önemli bir sorunda meal tartışmasıdır. Kur’an tektir, mealler ise çok. Her meal yazarının tercihleri ve bilgi seviyesine göre şekillenir. Meal, Kuran değildir;en kısa tefsiridir. Aynı ayete farklı yorumlar veren mealler vardır. Onun için bir kaç mealden yararlanmak gerekir.

Meal okumanı faydası ise tartışılamaz bir gerçekliktir. Meal, ne okunduğu hakkında bilgi verir; ancak hiçbir meal, Kur’an yerine geçemez. Ondan dolayı Kur’an üzerinde çalışanlar mutlaka Arapça bilmelidir. Kaldı ki Arapça bilmek bile doğru anlamaya yetmeyebilir. Dilin imkanlarını ve mantığını bilmek gerekir. Peki her şey bu kadar karmaşık mı? Elbette hayır. Hangi meali olursak okuyalım bize şunu söyler; “Adam olun yaptıklarınızın hesabı var.”

Her tartışmada olduğu gibi Kur’an ve Sünnet üzerine yapılan tartışmalarda dikkatli olmak gerekir. Bir tartışmanın cedele dönüşme tehlikesi belirdiğinde özür dileyip çekilmek gerekir. Çünkü o noktadan itibaren kışkırtılmış nefsin kazanma duygusu bedeni esir alır. Hakikati arama kaygısı kazanma hırsına döner. Sofizm ve safsata tartışmayı esir alır. Tartışma kişiselleşir ve ahlakı içeriği yok olur.

Hz. Ali’nin Haricilerle tartışırken onlarla Kur’an’la tartışmayınız demişti. Hakikaten haklı. Çoğu insan Kur’an’ı tanık gösterirken aslında Kur’an’a istediğini söyletmeye çalışıyor. Dahası bir insanın sadece Kur’an diyerek onu referans göstermesi doğru yerde durduğunu göstermez. Tarih, ayetleri de kendi çıkarları için eğip bükenlere rastlandığını gösteriyor. Hatta yanlış din algısının önemli bir bölümü ayetlere çarpık anlam verilmesi sonucu oluşmuştur.

Bir veya bir kaç ayeti referans gösterip herkesi müşrik olan eden klavye mücahitleriyle dolu etraf.

Kur’an okumak onu anlamaktır. Anlam dünyasının çeşitli katmanları vardır. Tercümelerin hiç biri Kur’an değildir. Sadece Kuran hakkında bilgi verir. Mealler Kur’an’a ulaşmak için aracı metinlerdir. Kuşkusuz ve tartışmasız hiçbir aracı metin asıl olanın yerine tutmaz. Hiçbir tercüme Fatiha’nın orijinalini yerini tutmaz. Üstelik tercüme veya meal içine insanı çaba girmiş bir yorumdur.

Allah’ın ne söylediğini sadece ayetin orijinali kapsar. Hiçbir tercüme bu anlamı kuşatamaz. Hatta bir anlamda tercüme metnin asil mesajını gizleyebilir.

Tercüme asıl metnin anlamı hakkında bir giriştir. Anlama ise bambaşka bir süreçtir. Daima yanlış anlama gibi bir riski barındırır.

Her meal bir yorumdur aslında. Yorum, bu eylemi yapan kişinin bilgi, birikim ve anlayışına bağlıdır. Dolayısıyla bütün mealler eksiktir bir anlamda. Yanılmaz bir kaynaktan gelen vahiyle; doğası gereği tarihsel ve yanılgıya açık olan insanın yaptığı yorum eşitlenemez. Klasik İslam âlimlerinin hadislerin sıhhati konusunda içerik değil isnat zincirini temel almaları, hadisin Hz. Peygamber den geldiğini tespit içindir. Klasik hadis âlimleri için bir sözün Hz. Peygamber den gelmesi çok daha önemlidir. Eğer söz Hz. Peygamberden geliyorsa ondaki hikmeti aramaktır esas olan. İçerik tenkiti ise modern bir taleptir. Burada temel sorun metnin sıhhatidir. İçerik tenkiti ise son derece yoruma açık bir konudur. Sanıyorum günümüz âlimleri ikisini de temel almalıdır. Çünkü içerik olarak Kur’an ve akla uygun her ifadenin hadis olamayacağı da açıktır. “İlim Çin’de de olsa arayınız” hadisi senet bakımından zayıf, içerik bakımından ise son derece güçlüdür.

Kur’an’da bir konu hakkındaki ayetlerin tüm bağlamları dikkate alınarak, ilgili diğer ayetler ve elbette Kur’an bütünlüğü içinde anlamlandırılmalıdır. Kur’an bütünlüğü esastır ve Kur’an bütünlüğü gözden kaldırılırsa tikel ayetlerin anlamları bizi bir yere taşımaz. Tabi ki Kuran anlaşılması için hem kendine hem de varlığa ve insana atıf yapar. Bu yüzden zaman değiştikçe Kur’an’ın işaret ettiği şeyin anlamı genişliyor. Unutmayalım ki, Kur’an’ın ilk muhatabı olan nesil Kurana doğrudan muhatap olduğu halde, ayette ne kast edildiğini Hz. Peygambere sormuşlardır. Zaten işin doğası da budur.

Gerçekten de Kur’an kendi kendisiyle açıklanması mümkün olmayan tek kitaptır. Onu doğru anlamak için sadece Hz. Peygamberin siret ve sünnetine bakmak da yetmez. Felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi insan bilimlerine; edebiyat, etimolojik gibi dil bilimlerine; fizik, kimya ve biyoloji gibi tabiat bilimlerine ihtiyaç vardır. Kur’an, insan psikolojisi ve dış dünyadaki ayetlerden söz eder. Sık sık insan psikolojisine ve varlığa atıfta bulunur. Düşünmeden, varlığı anlamadan, varlığın yasalarını anlamadan Kur’an’ın doğru anlamanın imkanı var mı?

Varlığın hikmetini anlamak için Kur’an insanı tarih, kendi varlığı ve varlığın kanunları üzerinde düşünceye sevk eder.

Ayetleri yorumlarken Hz. Peygamberin pratiğini dikkate almadan, dahası onun anladığı ve uyguladığından farklı bir söyleme ve pratiğe varmak, Hz. Peygamberin Kur’an’ın mesajını anlamadığı gibi sorunlu bir anlayışın eşiğine getirir insanı. Bundan dolayı Kurban kes, namaz kıl, zekat ver, örtün gibi ayetlerin pratik uygulaması olmaksızın anlamlandırmak mümkün değildir. Peygamber dini öğretimin somutlaşmış pratik halidir.

İslam önce Yunan düşüncesiyle karşılaştı. Bu karşılaşmadan Meşai felsefe ve Mutezile gibi iki büyük sentez doğdu. Kelam ilmi de geniş ölçüde felsefi müktesebattan yararlandı. Diğer yandan Hint, Iran ve Hermetik kültürün mistik tezleriyle karşılaşmadan tasavvuf sentezi doğdu. Acaba modern dönemdeki tecrübeden ne doğacak. Yalnız modern tecrübenin diğer tecrübelerden önemli bir farkı var. İslam dünyası modern tecrübeyi askeri, ekonomik ve entelektüel yönden yenilgi psikolojisi içinde geçiriyor. Önceki dönemlerin aksine kendi kaynaklarına yaslanarak bu sorunun aşılabileceği konusunda derin bir kuşku var.

Seyit Ahmet Han ile başlayan Kur›an’cılık akımı, modernitenin tezlerini temel alarak, Kurana bu tezleri onaylatmak gibi bir yolu izledi, izliyor. Kur›an›ın hükümlerini tarihselleştirerek bu açmazın içinden kurtulmaya çalışıyorlar. Bu da geçmiş dönemlerde vahyin amacının yeterince anlaşılmadığı sonucuna götürüyor insanları. Geçmiş dönemler de en büyük sorun alanı ise Hz. Peygamberin konumudur. Özellikle tartışmanın hadis/sünnet etrafında dönmesi bu müktesebatın modern değerlerle uyum kabiliyetinin azlığından kaynaklandığı düşünülüyor. Modernistler “Tek kaynak Kur’an” tezini dillendirmeleri ve peygamberin tecrübesini tarihselleştirerek paranteze alma gayretleri, nihayetinde bu uygulamanın da İslam’ın nihai amacını anlayamadığı gibi bir sonuca dönüşüyor. Örnek; Tek kaynak Kur’an tezi çoğunlukla tek eşliliğin ideal olduğu ve Kur’an’ın da asıl hedefinin bu olduğunu savunuyor. Peki bu yaklaşımın önündeki en büyük engel nedir? Tahmin edeceğiniz gibi peygamberin çok eşliliği. O zaman peygamberin bu davranışının Kuran in amacına uymadığı gibi bir sonuç karşımıza çıkıyor. Bu da Peygamberin vahyin asıl amacını anlayamadığı gibi vahim bir sonuca götürüyor insanları.

Yapılması önerilen ne? Hz Peygamberin tecrübesini Mekke ve Medine’nin kumlarına gömerek, modernite ile uyumlu bir din oluşturmak.

Sorun çok köklü ve derin.

Kur’an’ın tevil edilmesi gereken konuların da “Kuran böyle diyor” şeklindeki her ifade sorunludur. Doğrusu mütaşabih olan, tevil edilmesi, yorumlanması gereken ayetten “ben bunu anlıyorum” demektir.

Allah’ın dediği ibarenin kendisi, ne söylemek istediği ise yorumdur.

İnsanlar kolaylıkla kendi yorumlarına dayanarak karşıdakini suçlamaya kalkıyorlar. Hem yanlış olarak kendi yorumlarını mutlaklaştırıyor, hem Allah adına konuşuyor, hem de farklı yorumların önünü tıkayarak totaliter bir epistemolojiye kapı aralıyor. Karşısındaki her düşünce biçimini şirk, farklı düşünce sahiplerini müşrik diye niteleyen insanlardan uzak durun.

Kur’an’dan yasakları yarıştırmak doğru değil. Kur’an’da içki içmek, yalan söylemek, hırsızlık yapmak, domuz eti yemek, yalancı şahitlik etmek, gerçeği bile bile gizlemek, Allah’a şirk koşmak, haksız yere adam öldürmek suçtur.

Kuşkusuz başkasına zarar veren eylem, verdiği oranda ağırlaşan bir suça işaret eder. Ancak içki yasağını ortadan kaldırmak veya hafifletmek için, diğer suçlarla karşılaştırıp hafifletmek ve önemsizleştirmeye çalışmak doğru değildir. Kaldı ki, en büyük suçlardan biri şirk koşmak da bireysel bir tavırdır. Bir şeyin sadece bireysel yapılması günahı ortadan kaldırmaz. Namaz kalmamak ve ibadetleri yapmamak da günahtır. Kuşkusuz bireysel ibadetler hukuk sistemi içinde yer almaz ve dünyevi cezaları yoktur; kimse kimseyi zorlayamaz da. Toplumsal boyutu daha yüksek ve başkalarıyla olan ilişkisi bakımından hırsızlık, yalancılık gibi fiiller ise aynı zamanda hukukun konusudur. Bir yasağın kötülüğü başka bir yasak gerekçe gösterilerek önemsizleştirilemez. Öyle görülüyor ki, kişilerin sahip olduğu din anlayışına uygun düşmeyen hadisleri reddetme eğilimi ortaya çıkıyor.

Hadis karşıtlığının kullandığı tezlerden biri olan Hz Peygamberin hadislerinin iki yüzyıl sonra yazıldığı tezinden yola çıkarak bütün hadis malzemesini sorunlu hale getiren bakışı sorgulamak gerekir.

Öncelikle tarih böyle bir şeydir. Olay yaşadıktan sonra yazılır. Gerektiğinde ve imkan varsa bu olara tanık olanlar veya tanık olanlardan dinleyenlerin tanıklıklarına başvurulur. Burada şu soru her zaman önemlidir: Acaba yazılanlar gibi mi yaşanmıştır olaylar. Kuskusuz yazılanlar hatalı eksik olabilir; ama bu olayın yaşandığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Uydurma hadisler vardır kuşkusuz. Ama sahih hadisler de vardır. Bu sahih hadisler İslam’ın doğru anlaşılması için gerçekten kaynaktır. Her yazılan hadis doğrudur yaklaşımı kadar, her yazılan yanlıştır yaklaşımı da doğru değildir. Hele hele bir hadisin sıhhatine ne zaman kayda geçtiği bir delil olamaz. O zaman olayın gerçekleştiği zamandan ne kadar uzakta yazılıyor oluşu, olayın doğruluğu hakkında bir ölçüt olur.

Hadisler iki yüzyıl sonra yazılmıştır bu açıdan yanlıştır tezi doğru ise biz bu dönemden çok daha uzaktan konuşuyoruz. O zaman bizim değerlendirmemiz daha sonra olduğu için yanlıştır anlamına gelir. Dolayısıyla hadislerin ne zaman kayda geçirildiğinde hareketle sıhhat tartışması doğru bir tartışma zemini değildir.

“Tek kaynak Kur’an” diyerek, insanları Kur’an’dan uzaklaşmasına yok açan insanların iddiası ile davranışları arasındaki tutarsızlık nasıl izah edilebilir? Çünkü savundukları kitabın ahlakı öğretisini çok uzaklar. Sekter, sevimsiz, aşağılayıcı ve kibirli bir dil kullanıyorlar. Kur›an›ı hayatın merkezine koyanlar yok mu? Var elbette. Onları yüzlerindeki tebessümden, muhataplarına takındıkları ahlaki tavırdan hemen tanırsınız. Onlar Kuran talebeleridir.

Kur’an savunusu üzerinden ayrılık çıkarmak sorunludur. Kuran tanışmaya, birleşmeye çağırır. Ne ki günümüzde Kuran insanları birbirinden uzaklaştırmak, karşısındakine hakaret etmek ve ayrılık çıkarmak için kullanılıyor. Unutmayın “Hüküm Allah’ındır” ayetine yaslanan Hariciler, Müslümanların kendileri gibi düşünmeyen diğerlerini kafir ilan etmişti. Şimdi de önüne gelen herkesi müşrik ilan eden Kur’an’cılar ortaya çıktı. Kuran insanları birleştirmeye çağırır. Senin istediğin yerde değil, kendi istediği yerde.

Sünnetin Kur’an’ın bir açılımı, hayat bulması ve tarihteki yürüyüşü olduğunu kabul etmeden ne sağlıklı bir Kuran ne de sağlıklı bir Sünnet anlayışına ulaşmak mümkün değildir. Günümüz de yaşanan Kur’an – Sünnet tartışmasını içine düştüğü kısırdöngü bu sağlıksız yaklaşımdan besleniyor.

Tartışmayı besleyecek ahlak da yok olduğu için, karşılıklı hakarete varan diyaloglar ve diğer kesimle alay eden paylaşımlar revaç buluyor.

Sadece Kuran yeter” mottosu iyimser bir değerlendirme, ama Kur’an’a aykırı. Kur’an bize içimizdeki ve dışımızdaki işaretleri göstermekle uyarıyor. Kuran ahlak ve ibadet konusunda standartlar verir. Tabiat ve toplumsal ayetlerin tefsirini insan zihnine bırakır. Kur’an’ ı daha iyi anlamak için ise varlık ve insanı, insanlığın tarihini. Kur’an kendinin anlaşılması için yeryüzünü gezip dolaşmayı öneriyor. Bu öneriyi yapan bir kitabın muhatapları olarak tarih ve coğrafyaya gerek yok diyebilir miyiz.?

Kur’an’ı anlamak için tarihe ve kainatın incelenmesine gerek var. Tarih, sosyoloji, fizik vs bilmeden iyi bir tefsir yapılamaz. Gerçekten de Kur’an sadece kendisi ne bakılarak anlaşılmayacak tek kitaptır. İslam’ın en temel kavramı olan tek ilah konusunda Kuran varlıktaki düzene bakmamızı öneriyor.

Kur’an’ın ayetlerini anlamak için kozmik düzen de geçerli olan Sünnetullahın ayetlerinde bakmak gerekir. Sünnet savunusunun karşısına uydurma hadis kavramsallaştırmasıyla çıkmak ilmi olmadığı gibi ahlakı de değildir. Bu satırların yazarı uydurma hadis külliyatının farkındadır ve asla kabul etmemektedir. Büyük bir hadis alımı olan Buharı tekrarlarıyla 7000 civarındaki hadisi 600.000 hasis arasından seçmiştir. Yani Buharı 593.000 hadisi kriterlerine uygun saymamıştır.

Bunun tartışılacak bir yönü var mı? Benim tartıştığını konu Hz. Peygamberin risaletini küçümseyen dahası yok sayan zihniyettir. Kaldığı uydurma hadislerin de dini olmasa da sosyolojik bir değeri vardır. Uyduran kişi veya grupların zihin yapılarını okumak anlamında değerli materyallerdir. Unutmayalım ki Kuran Hz. Peygamberin dilinden bize bildirilmiştir. Bu dinin ilk muhatabı ilk uygulamacısıdır. Hz. Peygamber Kur›an›ın soyut ve genel hükümlerini tarihle buluşturur. Genel hükümlerin nasıl uygulanacağını gösterir. Hadis üzerinde düşünenlerin hiç olmazsa Talat Koç yiğit, Hayrı Kırbaşoğlu, M. Okuyan, Mehmet Görmez, Mustafa İslamoğlu okumalarında fayda var. Kur’an’a aykırı hadis kabul edilemez” genel bir ilkedir. Burada sorun bizim Kur’an’a aykırı gördüğümüz hadisin gerçekten aykırı olup olmadığıdır. Hadis metodolojisi okumakta fayda var. Benim gördüğüm bu konuyu tartışmaların ilmi derinlikten yoksun olmalarıdır. Kaldı ki hadis çalışmaları tekniği İslam âlimlerinin tarih alanında çok değerli teknik bırakmışlardır.

Hz. Peygamberin risaletini ve Sünnetini arka olana atanların amacı ne olabilir? Çünkü Hz. Peygamberin uygulaması somuttur. Bu somutluğu ve bağlayıcılığı aşabilirlerse, Kur›an›ın yorumlamak için en değerli araçtan kurtulmuş olacaklar. Bunun için Kur’an’ı tarih sahnesine indiren uygulamalara kaynaklı eden risalet çok önemlidir. Kuran – Sünnet bütünlüğünü ısrarla Savunmak gerekir.

Bazı Kur’an’cılar ve Kemalistlerin buluşma alanı ancak deizm olabilirdi. Yalnız merak edilen Kur’an’dan başka kaynak kabul etmeyenlerin, evrene karışmayan Tanrı ve maddenin yaratılmaması tezlerini Kur’an’ın hangi ayetlerle dayandırdıkları.

Hadisi doğru değerlendirmek için:

1-Metin tenkitine

2-Kur’an’a uygunluğuna

3-Senedine

4-Hangi ortamda gerçekleştiğine

5-hadis metninde geçen edebi benzetmeleri bilmeye

6-Hadis konusunda literal okumanın doğuracağı sorunlardan kurtulmak için anlam merkezli okumaya ihtiyaç vardır.

Kuran metodolojisi hiçbir ayete bağımsız anlam verilmeyeceğini gösterir. Bu bakımdan tikel ayetler yorumlanarak genel hükümler inşa edilemez. Tam tersine tikel ayetleri Kuran bütünlüğü içinde anlamlandırmak gerekir. Bundan dolayı tek ayetleri referans gösterirken Kuran bütünlüğü içindeki yerini biliyoruz demektir.

Sadece ve tek kaynak Kuran tezi , “ilk ve en önemli kaynak Kur’an’dır” şeklinde anlaşılmalıdır. Bir kişinin veya grubun “tek kaynak Kur’an’dır” tezini dillendirmesi doğru yerde durduğunu göstermez. Nitekim İslam tarihinin ilk terörist grubu olan Haricilerin sloganı da “sadece Kur’an” idi. Onlar Hz. Ali’nin hakem kabul ederek “Hüküm Allah’ındır” ayetini çiğnediğini ve kâfir olduğuna hükmetmişlerdir. İlginç olan Hz. Ali›nin Haricilerle Kuran üzerinden değil hadis üzerinden tartışılması gerektiğini savunulmasıdır.

Bize kadar gelen hadis külliyatının tamamını kabul etmiyor, uydurma ve zayıf hadislerin olduğunu inkar etmiyoruz; ancak uydurma hadisleri bahane ederek Sünneti tümüyle reddetmek gibi bir yanlışa da düşmemek gerekir.

Kaynak: http://ozgunirade.com/kuran-sunnet-tartismasinin-sosyolojik-degeri/



YAZARLAR