Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Kültürel İslam´dan İslami Varoluşçuluğa

İslami varoluşçuluk diye tanımlanabilecek arayışlarla ilgili daha derinlikli çabaların ortaya konulması oranında İslam yaşamı evrensel boyutta inşa eden bir özne olma gücünü ortaya koyabilecektir.


Son üç yüzyıldır dünyaya yön veren batılı paradigma, vahiy merkezli sahihliğini yitirmiş, özünden uzaklaştırılmış, tahrif olmuş şekliyle yaşamsal kültürle içselleşmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık öğretilerinin baskıladığı bireysel ve toplumsal arayışların ürettiği ve kendi içinde hâlâ evirilmeye devam eden güçlü bir medeniyet iklimine tekabül eder.

Teoloji ile hesaplaşmasını felsefi temelde ilahi olandan akla, dogmatik olandan bilimsel olana doğru gelişen bir sorgulamalar süreci ile gerçekleştirirken, bunun doğal sonucu olarak sosyopolitik ve sosyokültürel olarak önemli altüst oluşlar, devrimler, mezhep savaşları yaşadı.

Bu değişimi domine eden kuşkusuz en önemli müktesabatlardan biri 8. ve 12. yüzyıllarda dünyaya yön veren ve Hint yarımadasından Endülüs´e uzanan İslam medeniyetidir. Bu durum özellikle son dönemde Prof. Dr. Fuat Sezgin hocamızın çalışmalarıyla tescilli edilmiş ve tarihsel şahitlik anlamında daha görünür bir hale gelmiştir.

Toplumsal değişimin evrensel yasalar çerçevesinde işlediğine dair Kur´an´da da önemli vurgular vardır. (Rad,11ve peygamber kıssaları, vb.)İslam´ın tarihsel serüvenine baktığımızda, özellikle son iki yüzyıllık sürecin yeni arayışlar, yeniden kurucu bir paradigma olma ve bunun korunmuş kitabın ve sahih sünnetin kılavuzluğunda, ikliminde ancak ve ancak gerçekleşebileceğine dair gelenekten moderiniteye uzanan farklı coğrafyalarda ve kültürlerde İslami mücadele sorumluluğuna duyarlı tüm aydın, âlim, cemaat lideri, kanat önderi, entelektüel, düşünce adamı ve aktivistlerde görmek mümkündür.

Bu bağlamda teşhisteki konsensüs, bu öze dönüş ve silkinmenin, yeniden kurucu bir paradigmayı çağın şuuruna sunabilmenin nasıl gerçekleşeceğine dair ortak bir ruh iklimine, yol haritasına dönüşemiyor. İran İslam devriminden, İhvan Hareketine, Afgan cihadından, Mevdudi´nin Cemaati İslamî´sine, Risale-i Nur Hareketinden, Hizbut Tahrir´e kadar irili ufaklı tüm hareketlerde böyle bir ortak ruh iklimi üretilemedi. Bu yapıların oluşumuna yön veren, etkileyen âlim ve düşünce adamlarında da bu ortak ruhu üretecek, kuşatıcı bir yetkinlik, süreklilik ortaya çıkmadı.

Batı medeniyetindeki bu köklü dönüşüm nasıl gerçekleşti? Bu sürecin izleğinde ayrıntılı, derinlikli analizler yapmak, sanırım İslami arayışlar içinde önemli bir rehberlik sunacaktır. Burada temel niteliksel farkın altını çizerek ilk ayrıt edici temel yaklaşımı ortaya koymak gerekir. Batı, din ile radikal bir hesaplaşma yaşayarak kendi sürecini inşa etti. Bu din, aklı dışlayan, skolastik genetiğe sahip, asli kaynaklarından tahrif edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık kültürüydü. İslam dininin temel ve değişmez kaynağı olan Kur´an-ı Kerim ise korunmuş ve asla tahrif olamayacak bir kitaptır. Ayrıca sahih sünnet konusunda da mütevatirlik düzeyindeki birikim hem usul açısından ve hem de bilimsel disiplin bağlamında önemli bir müktesebat barındırmaktadır. Bu önemli fark İslami arayışlarda radikal bir reddiye ve hesaplaşma stratejisinden çok bir yeniden kendi özüne, varoluş ilke ve dinamiklerine yönelik bir arayış/güncelleyiş çabasına tekabül etmektedir.

Batıdaki değişim felsefi sorgulamalarla başlamıştır. Özellikle Hegel ve Kant bu bağlamda bir kırılma noktası, dönüşüm dinamiğini üreten iki önemli düşün adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunların akademik ve felsefi sorgulamaları üzerine rasyonalizmden realizme, maddecilikten idealizme, sekülarizmden, pozitifizme uzanan birbirine karşıt, birbirini geren/çatışan farklı ekollerin ürettiği sinerji yaşamsal dönüşümü eğitimden, endüstriye, ekonomiden siyasete yaşamın her alanını şekillendirmiştir.

Ali Şeriati, batıdaki felsefi arayışların ve sorgulamaların tekâmül etmiş en üst düzey formunu Egsiztansiyalizm (varoluşçuluk) olarak görür. Bu noktaya gelen temsilcilerini de İslam´a en yakın arayışlar olarak tanımlar. Yani batılı varoluşçularla İslam arasında bir çizgi mesabesinde çok az bir fark kaldığını vurgular. Bu tespitin anlamsız ve değersiz bir tanımlama olmadığını, aksine önemli bir kalkış noktası ve bakış açısı sunmaya çalıştığını görmek gerekiyor. Nitekim önemli varoluşçuların sorgulamalarının başlangıç noktasında yine Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin tahrif olmuş kültürleri üzerinden gerçekleştiği görülür.

Varoluşçuluğun ilk temsilcilerinden ve kurucularından olduğu kabul edilen Kierkegaard, Hegel´in insan dışındaki evrenin düzenli bir yapısal forma sahip olması üzerindeki insan algılarını sorgulayarak yola çıktığı açılımlarında insan özü ve tercihleri ile ilgili tanımlamalarını Hz. Âdem´in yaratılış kıssası, Hz. İbrahim´in, Hz.İshak´ın (kitabı mukaddes Hz. İsmail´in değil de Hz. İshak´ın kurban edildiğini bildirir) kurban etmesi kıssaları üzerinden, ?ilk günah´, ?eksik insan´, ?etik tercih, ilahi tercih, estetik tercih´ ?ürperti´ gibi kimi kavramsal çerçeveler üzerinden ontolojik sorgulamalar yapar. Heidegger, Satre, Camus Marcelgibi varoluşçuluğun Kierkegaard sonrası takipçilerinin geldiği nokta ise modern batı paradigmasının ulaştığı güç ve imkânların insanlığa yeni bir bunalımdan başka bir şey kazandırmadığıdır. Bu çığlıklar varoluşa yeni bir anlam derinliği katmak yerine ?saçma´ ve ?anlamsızlık´ girdabının, vahiy iklimiyle buluşamama sınırının bunalımlı çığlıklarından kendilerini kurtaramazlar. Adeta din ile hesaplaşan batı paradigmasının insan, eşya ve varoluşa dair ulaştığı tanımları yeniden sorgular ve yeni bir varoluş arayışının çığlıklarını ortaya koyarlar.

Tıpkı Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi yaşamın öznesi olmaktan uzaklaşmış ve kültürel birikim ve ritüellerden öte anlamlarını hızla yitirmeye başlamış bir İslam´ın yeniden kurucu bir paradigma üretebilmesi için öncelikle bu ?Kültürel İslam´ ile hesaplaşması gerekir. Bu hesaplaşma öncelikle düşünsel alanda, entelektüel boyutta gerçekleşmelidir. İlk dönem vahyinin yaşamsal örnekliğini en kâmil düzeyde temsil eden Hz. Muhammed (s.a.v) üzerinden üretilen yaşamı inşa eden yaklaşım, anlayış ve uygulamalarının ve bunun ilk nesil temsilcilerinde oluşturduğu toplumsal kimlik ve sinerjinin genetik kodlarının peşine düşmek ve sorgulamalarını derinlikli olarak bu çağın zihni ile yeniden yapmak gibi bir yaklaşım ortaya koymak zorundayız.

Kültürel İslam´dan yeni bir İslami varoluşçuluğa doğru düşünsel alanda canhıraş bir çabanın ortaya çıkması gerekir. Bu arayışların ilk anlayışlarını Afgani, Abduh, Mehmet Akif, Seyyid Kutup, Mevdudi, İkbal, Fazlurrahman, Ali Şeriati, BeddiüzzamanSaidi Nursi, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Mustafa İslamoğlu, Ümit Aktaş gibi birey bazında kişilerin arayış ve çığlıklarında bulmak mümkün. Bu arayışların marjinal olmaktan çıkıp akademik kurumsal süreç ve mekteplere dönüşmesi gerekir.

İslami varoluşçuluk diye tanımlanabilecek bu arayışlarla ilgili daha derinlikli çabaların ortaya konulması oranında İslam yaşamı evrensel boyutta inşa eden bir özne olma gücünü ortaya koyabilecektir.



YAZARLAR