Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mesut AYDIN


Kul Olmak 1-2

Yazarımız Mesut Aydın’ın, Özgün İrade Dergisi 2020 Mart((191.) Sayısında yayımlanan yazısı...


Kul Olmak 1-2(*)

Kul, İnsan, köle, abd. Allah’a tam bir teslimiyetle boyun eğen, emir ve yasaklarına titizlikle uyan, isyandan kaçınan insanı belirtir. Allah’a kulluğun seçilmesi, onun dışındaki tüm varlıklara karşı yapılan bir özgürlük ilanıdır. Bu nedenle kulluk insanı köleleştiren, güç ve yeteneklerini sınırlayan bir nitelik değil, onu diğer tüm varlıkların üstüne çıkaran, onlardan bağımsız kılıp özgürleştiren bir niteliktir.

İnsanı kulluk yapmaya sevk eden bir çok etken vardır. Bunların başında insanın kul olarak yaratılışı gelmektedir. Diğer etkenlerin her biri bu yaratılış fıtratının alt kademeleridir. Bundan dolayı yaratıldığı günden bu güne insanlar mutlaka kendilerinden daha üstün gördükleri bir varlığa kulluk yapma ihtiyacı hissederler.

Kulluk yapılan merciler değişse de kulluk sebepleri değişmemiştir. Bu sebepleri şöyle sıralaya biliriz. 1-İnsanın güçsüz ve aciz oluşu.2- Geleceğe ait endişe ve korkular. 3- Tabiatta meydana gelen birçok olaya karşı koyamaması.4- Ölümsüzlük arzusu 5- Ölümden sonra yaşama arzusu.6- Dua ve sığınma isteği.7- Bedensel olarak belli hareket ve şekillerle ibadet merasimlerinin insanın fıtratında var olması.

Bunların hepsi kişiyi kulluğa sevk eden sebeplerdir. Ancak nicelik ve niteliği kulluk yaptığı varlığa göre şekil almaktadır.

Her şey kuldur. Kulların kulluğunu da şöylece sıralaya biliriz.  1-Meleklerin kulluğu. 2-İnsanların ve cinlerin kulluğu.3- Hayvanların kulluğu.4- Cansız varlıkların kulluğu.

Bu kulların içerisinde insan ve cin hariç diğer varlıklar yalnız Allah’a kulluk yapmaktadır.

Bunun için, kâinata ki her varlığa tek bir ilahın hükmetmesi sebebiyle var olan barış, huzur ve ahengin insan hayatında da olması isteniyorsa, insanın da tek bir ilaha kulluk yapması gerekmektedir.

Yalnız Allah’a kulluk yapmak, yalnız O’nun emirlerine, kurallarına itaat etmek için yaratıldık. Bütün Rasuller de, Allah’tan başka ilah olmadığını ve sadece O’na ibadet/kulluk yapılması gerektiğini tebliğ etmek, hak ile batılı ayrıştırarak Allah’ın kullarını hak yola yönlendirmek amacıyla gönderilmişlerdir.

İnsanlar, iki alternatiften birisini tercih edeceklerdir. Ya yaratılış amacına uygun olarak yalnız Allah’ı İlah ve Rabb edinip, sadece Allah’a itaat-ibadet yaparak tevhid ve kulluk eksenli bir hayatı yaşayacaklar ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanacaklardır. Ya da Allah’tan başkalarını da ilah edinip, başta heva olmak üzere Allah’tan gayrısına da itaat ederek, hayatlarının tamamını veya bir kısmını heva ve hevese göre düzenleyerek, ilahi hudutları ve ölçüleri aşarak, dünyevileşerek kullara kulluk edip kaybedenlerden olacaklardır.

Kulluk şuuruna erebilmek için Müslümanın öncelikle kendisine şu soruları sorması ve yaşayarak cevabını vermesi gerekmektedir.

Allâh (CC) beni niçin yarattı? Nereden gelip nereye gidiyorum? Benim ibadetlerime Allâh’ın (CC) ihtiyacı mı var? Âhiret hayatı, cennet ve cehennem benim için neyi ifade etmektedir?

“Hakikatte varlığın özü kulluktur. Kulluğun özü ibadettir ibadetin özü duadır duanın özü ihlâs’tır ihlâsın özü ise sevgidir ve muhabbettir”.

İnsanlık tarihi, insanı arayan, araştıran, tarif eden ve tanımlayan satırlarla doludur. Çünkü insanın tarifini yapmadan hiçbir din ya da ideoloji ayakta kalamaz. İnsanlığa sunulan her hayatın arkasında bu tarifler vardır. İnsanın ne olduğu sualine hangi cevabı verirseniz, ona sunacağınız hayatta ona göre şekillenecektir. Bu gerçeklikten yola çıkarak insanı tarif etmeye mecbur olan insanlar, insanlığın neden, nasıl ve niçin yaratıldığı hakkında birçok şey söylemişlerdir. İnsanın tabiat tarafından yaratıldığı; maymundan tekâmül ettiği; akıllı hayvan olduğu; yeniden bir daha asla dirilmeyeceği; hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğu gibi onlarca bir birine zıt tarifler yapmışlar.  Peki, insan niçin, kendini tarifte bu kadar çelişkilere düşmüştür. Oysaki kendisini tanımlamakta bu kadar zorlanan insan diğer varlıkları tanımlamada bu kadar zorluk çekmemiştir. Mesela hiç kimse arıyı bal yapmanın dışına çıkararak tarif etmemiştir. Yine herkes ineği tarif ederken etinden sütünden bahsetmiştir. Ama neden? Çünkü, bunların görevi ve kime hizmet ettiği belli. İşte insan tamda burada kendini tarif etmekte acze düşmüştür. İnsanın bu kâinatta görevi ne ve kime hizmet etmesi lazım? Öyle değil mi, bir köpeğe niçin var olduğunu sorsanız,  lisanı hal ile havlamak ve sana hizmet etmek için cevabını alırsınız. Ya insan,- sen niçin yaratıldın- sualine hemen ve aynı kararlılıkla cevap verebilmiş midir? Bunun cevabı; Hayır’dır. Çünkü tarifler ortada.

İnsan kendi tarifini yine kendisi yapmaya çalışırken hataya düşmüştür.  Belki havanlarda kendi tariflerini kendisi yapsaydı bu korkunç hataya düşebilirdi. Mesela sinek, ben bu kasap dükkânının padişahıyım, kasapta benim hizmetkârım, her gün dükkânı benim için açmak zorundadır. Diyerek bir tarif yapabilirdi. Kendisi açısından bakıldığında bu doğru bir tarif olurdu. Kasap ha öyle değil diye dövünüp dursun. O bir kere kendini öyle tarif etti.  Ama yaratan onlara böyle bir hak vermedi. İşte insanda kendi kendini tarife kalkınca, kendisini kâinatın ilahı zannetti. Ve ne hazin ki sineğin konumuna düştü.

Bütün bunların sebebi, yaratılanı yaratandan bağımsız tarif etmek ve insanın tarifini başka adreslerde aramaktır. Peki, yaratan insanı nasıl tarif ediyor?

“İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor.  De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yasin suresi/77-79) yaratılışını görmeyen insana, yaratıldığı hammaddeye bakması emredilerek şöyle buyrulur:

“İnsan neden yaratıldığına bir baksın!  Atılan bir sudan yaratıldı.”(Tarık suresi/5-6)

“İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.” (Nahl suresi/4).

 Eğer yaratılışına baksaydı birçok sualin cevabını bulmuş olacaktı. Kendini yaratana kafa tutmayacaktı. Düşünsenize, bir oyuncak fabrikasında yaratılmayan, sadece yapılan bir bebek fabrikanın sahibine isyan etse… ne kadar komik…? Ya yaratılanın yaratana isyanı bundan daha komik değil mi?

Allah yaratan olduğunu söylüyor. Allahtan başka bunu iddia eden hiç bir varlık yoktur. Yeryüzü ne firavunlar görmüş. Ama bunların hiç biri insanı ya da başka bir şeyi yarattığını söylememiştir.

İşte, insanı da o yarattı ve ona yaratıldığın hammaddeye bir bak dedi. Alda bak eline çekinme iğrenme senin hammadden o. Ona iyi bak ki kendini ve seni adam yapanı tanıyabilesin. Ve kâinatın sahibine isyan edeceğin zaman bir damla su olduğunu unutmayasın.

Kuıl Olmak 2

Yaratan neyi, hangi maksatla yaratmışsa, her şey maksadına göre hareket etmektedir. Hiçbir varlık kulluğunu ihmal etmiyor. Ve kulluktan sıkılıp kulluğuna itiraz etmiyor. İnsan ise, kulluktan kurtulmanın hayalleriyle öyle bir sefalet yaşamaktadır ki, yaratılanların gözdesi olmasına rağmen kendinden çok daha basit varlıklara kulluk yapmaktadır. Çünkü insan kuldur. Ya kendini yaratana, ya kendisi gibi bir zavallıya ya da kendisinden çok daha aşağı olan varlıklara kul olacaktır.

Kul, insan, köle, abd. Allah’a tam bir teslimiyetle boyun eğen, emir ve yasaklarına titizlikle uyan, isyandan kaçınan insanı belirtir. Allah’a kulluğun seçilmesi, onun dışındaki tüm varlıklara karşı yapılan bir özgürlük ilanıdır. Bu nedenle kulluk insanı köleleştiren, güç ve yeteneklerini sınırlayan bir nitelik değil, onu diğer tüm varlıkların üstüne çıkaran, onlardan bağımsız kılıp özgürleştiren bir niteliktir.

İnsanlar, iki alternatiften birisini tercih edeceklerdir. Ya yaratılış amacına uygun olarak yalnız Allah’ı İlah ve Rabb edinip, sadece Allah’a itaat- ibadet yaparak tevhid ve kulluk eksenli bir hayatı yaşayacaklar ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanacaklardır. Ya da Allah’tan başkalarını da ilah edinip, başta heva olmak üzere Allah’tan gayrısına da itaat ederek, hayatlarının tamamını veya bir kısmını heva ve hevese göre düzenleyerek, ilahi hudutları ve ölçüleri aşarak, dünyevileşerek kullara kulluk edip kaybedenlerden olacaklardır.

İnsanın niçin yaratıldığı sualini yaratana sorduğumuzda, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Cevabını almaktayız.(Zariyat suresi/ 56)

O zaman kul olarak yaratılan başka bir şey olamaz demektir. Mademki kuluz ve mademki kulluktan kurtulma gibi bir lüksümüz yok, o zaman başka bir şey olma gayreti içine girmeyi bırakıp kulluk yapacağımız adresi doğru tespit etmemiz lazım.

Yaratan neyi, hangi maksatla yaratmışsa, her şey maksadına göre hareket etmektedir. Hiçbir varlık kulluğunu ihmal etmiyor. Ve kulluktan sıkılıp kulluğuna itiraz etmiyor. İnsan ise, kulluktan kurtulmanın hayalleriyle öyle bir sefalet yaşamaktadır ki, yaratılanların gözdesi olmasına rağmen kendinden çok daha basit varlıklara kulluk yapmaktadır. Çünkü insan kuldur. Ya kendini yaratana, ya kendisi gibi bir zavallıya ya da kendisinden çok daha aşağı olan varlıklara kul olacaktır.

Kulluktan kaçıp özgürleşmek isteyenler yahut ta özgürleştiğini zannedenler, ya arzularının, ya şehvetinin, ya paranın, ya makamın kuludur. Ama mutlaka kuldur.

Mademki kuluz, kulluk yapacağımız kapıya bize ne vaat ettiğini sormamız lazım. Şöyle demeliyiz, tamam sana kulluk yaparım ama bana ne vereceksin? Çünkü ben basit bir varlık değilim. Ben ucuz değilim.

Allah’tan gayrı bizden kulluk isteyenler en fazla bize ne verebilir bir düşünün. Bu verdikleri ne kadar olursa olsun hepsi ölümle bitecek şeyler değil mi. Allah(c.c) ise dünyada sadet ahirette cennet vaat ediyor. Sadece dünyada verdiklerini saymaya ömrün yetmez. Yaratan öyle diyor. “Allah’ın verdiği nimetleri saymaya kalksanız bitiremezsiniz.”(Nahl-18) Bil ki kutlu nebinin sabahlara kadar kıyamda, rükûda ve secdede kalmasının sebebi bu nimetlerdi. Kendine niçin bu kadar eziyet ediyorsun diyen Aişe annemize “Ben Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap veriyor. Yani dünyalıklar için birine kulluk yapılacaksa o yine Allah olmalıdır. Çünkü sahip oldukların, olmak istediklerin; gördüklerin ve görmediklerin ne varsa hepsi onun.

O zaman aklımıza şu gelir: İnsanlar kime kul olduklarını ve kulluk yapıp arzularını gerçekleştirmelerini istedikleri varlıktan ne beklediklerini bir düşünsünler! Ya da kendisine kulluk yaptıkları varlıkların yarın kendilerine neler sunabileceklerini. Neler ikram edip nasıl bir ceza verebileceklerini düşünmeli insanlar.

Meselâ, çevrenin, modanın, âdetlerin, toplumun, babanın, ananın, amirin, müdürün, ağanın, patronun, yönetmeliklerin, yasaların kulu olan, bunlara kulluk yapmaya çalışan insanlar bunlardan ceza ya da mükâfat olarak ne beklediklerini, ne umduklarını bir düşünsünler. Onların sözünden çıkmayanlar olsa olsa ancak onların sahip olduklarına sahip olabilirler değil mi?

Haydi, bunu biraz daha büyütelim ve diyelim ki, o kul olduğumuz kişi bize tüm dünyayı verebilecek güçte birisi olsa ve tüm dünyayı kendisine kulluk edene verse, peki düşünelim şimdi ne kadar süreyle verebilir onu bize? Ölünceye kadar değil mi? Tüm dünyayı verse bile biz ölünce bitecek. Peki, aksini yapıp onu dinlemezse insan, ona kul- köle olmazsa da diyelim ki ceza verecektir. Peki, ne kadar ceza verebilir? En fazla öldürür değil mi? Ölünce bu ceza da biter. İşte Allah’tan başkalarının kendilerine kulluk yapanlara verebilecekleri mükâfat da, ceza da budur.

Peki ya Allah’ın kendisine kulluk edenlere vereceği mükâfat ve ceza nedir? İşte şu anda üstünde gezip dolaştığınız dünyanın tamamının, içinde bir kamçı kadar kıymet arz etmeyeceği muhteşem bir cennet, üstelik ölümle de son bulmayacak ve ebediyen kaybedilmeyecek bir devlet… Ceza olarak ta ölümle de kurtuluşu olmayan ebediyen içinde kalınacak bir cehennem. Varın ikisini siz mukayese edin. Mukayese edin de kime kulluk yaptığınızı ve kulluk yaptığınız varlıktan ne beklediğinizi iyice anlayın.

Birde diğer varlıkların kulluğunu bizim gibi terk ettiğini düşünün ne olur. Mesela arı bal yerine zehir yapsın. İnek süt yerine şarap yapsın. Meyve ağaçları zakkum üretsin… Nelerin olacağını hayal edin!

Şimdi kendimize dönelim. İnsan Allah’a kulluğu terk edince neler olur. Makamına ve gücüne kul olursa dünya mazluma zindan olur. Gökten rahmet yerine bomba yağar. Şehvetine kul olursa namuslar tarumar olur. Paraya kul olursa ona ulaşmak için yalan, talan, aldatma, zulüm, ölüm ne aklına gelirse hepsini yapar. Bunları çoğaltmak mümkün… Sanırım, bu kadarı düşünmek için yeterli.

Allah’u Teâlâ insanı kul olarak yarattıktan sonra, kullarını kulluk sınavına sokuyor. Her sınavın başlangıç ve bitiş saatleri belli olduğu gibi, bu hayat sınavında bir başlangıcı ve bitişi var. “Hanginizin daha güzel amel yapacağını imtihan etmek için, ölümü ve hayatı yaratandır” buyurur Rabbimiz.”(Mülk- 2) Demek ki, insanın yaratılışının maksadı imtihanmış.

Peki İnsan Nasıl Yaratıldı?

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”(Tin- 4) diyor yaratan.

Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve maneviyat itibariyle, ruhani bakımdan insan en güzel bir kıvama erebilecek en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Gerçekten insanın mahiyet ve aslına, insanlık âlemine derin ve araştırıcı bir bakışla bakan ve onun dışında ve içinde bulunan incelikleri düşünüp fikir yürüten her kimse hayretler içinde kalır.

Allah(c.c) yaratılmışlar içerisinde insanoğlunu en güzel kıvamda yarattığını söylüyor. Bu kıvamı fiziki olarak kabul ederseniz; Allah insanı fiziki olarak en güzel şekilde yaratmıştır. Eğer elinizde olsaydı, gözlerinizi yerinden çıkarıp vücudunuzun neresine koyarsanız daha iyi görürdü ve daha güzel olurdu? Düşünün!!!

Kıvamı ve kabiliyet olarak kabul ederseniz; Allah insanı bütün yaratılmışların içerisinde en kabiliyetli yaratmıştır. Bir elimizin yaptığı işleri saymakla bitiremezsiniz. En hayret veren tarafı ise hangi işi yapıyorsa sanki sadece o iş için tasarlanmış gibi.

Akli ve ruhani olarak kabul ederseniz, Allah insanı ruh verilen varlıkların en yücesi yapmıştır. Kendisinde ruh taşıyan hiçbir varlık insan gibi değildir.

Allah’ın bu ayet-i kerimesi Hz. Ali’yi coşturuyor. Hz. Ali(r.a) insanı tarif ederken şöyle diyor;” Devan kendindedir, ilacın kendindedir, hastalığın da kendindedir. Sen kendini küçücük bir şey zannedersin ama bütün bir kâinat sen de dürülmüştür.”

İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah birde onu meşakkat içinde yarattığını söyler. Biz, insanı zorluklar içinde yarattık.”(Beled-4) buyurur.
Bunun birkaç manası vardır:

Birincisi: “Andolsun biz insanı sıkıntılar içinde yarattık.” Yani onu bir takım merhalelerden geçirerek yarattık ki, hepsi sıkıntı ve meşakkattir. Babanın belinden geçerken ve anasının karnında, sonra emzik zamanında, sonra ergenlik çağında geçimliğini elde etmede, sonra da ölümde. Hepsi çileli ve meşakkatlidir.

İkincisi: Dinde sıkıntı ve meşakkatli yolculuğudur. Bolluk ve refah halinde şükür ile uğraşır, sıkıntı halinde sabır ile uğraşır ve ibadetleri eda ederken zorlukla uğraşır.

Üçüncüsü: Ahiret sıkıntılarıdır. Ölüm, meleklerin suali, kabir karanlığı, sonra yeniden dirilme ve Allah’ın karşısına çıkarılış. Bu sıkıntılar. Cennetteki veya Cehennemdeki yerini buluncaya kadar devam eder.

Dördüncüsü: Bu manaların hepsine baktığımızda, bu dünyada lezzet yoktur. O lezzet zannedilen şeyler sıkıntı ve elemden kurtuluştur. Mesela, yemek yemekle alınan lezzet, açlık eleminden bir kurtuluştur.

Giyimde hayal edilen lezzet, sıcak ve soğuk gibi elemlerden kurtuluştur. Uykudan alınan lezzet, uykusuzluğun eleminden kurtuluştur. Şehvetten alınan lezzet, şehvetin eleminden kurtuluştur.

Bunların kendisinde lezzet olsaydı, insan hiç bıkmadan usanmadan bunları yapardı. Oysaki en çok sevdiğiniz yemeği iki kap fazla yeseniz çıkarırsınız. Uykuya doyduktan sonra yatakta birkaç saat daha kalsanız çıldırırsınız. Demek ki lezzet bunların kendisinde değil.

Cennet ise dünyanın zıddıdır. Oradaki her şeyin bizzat kendisi lezzetlidir. Dahası cennette açlık yoktur. Çünkü açlık bir elemdir. Onun için insan bıkmadan usanmadan ebediyen orada kalacaktır. Demek ki dünyada insanın hali ya elem, veya bir elemden kurtularak diğerine geçmektir.

Bundan açıkça anlaşılır ki insan için öldükten sonra dirilme ve kıyamet kaçınılmazdır. Zira insanın yaratılışını yöneten o hikmet sahibi yaratıcının bundan maksadı onun elem çekmesi ise, bu, rahmete uygun değildir. Yok, eğer maksadı ne elem çekmesi ne de lezzet alması ise, onu yoklukta bırakıp yaratmaması bu maksadın gerçekleşmesine yeterli gelirdi. Oysa Allah insanı bu dünyada bir sıkıntı, meşakkat ve dert içinde yaratmıştır. O halde bu dünya yurdundan başka bir ahiret yurdu olmalı ki orası mutluluk, lezzet ve ikram yurdu olsun. Onun için bu dünyayı cennete çevirme cinnetine düşerek, bütün lezzetlerini burada bitiren kullar ahiretteki ebedi cennetten ve lezzetten mahrum kalacaklardır. “İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün (onlara şöyle denir): Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz”! (Ahkaf süresi/20)l

(*)NOT: Bu makalenin ilk bölümü, Özgün İrade Dregisi ile özgünirade.com'un 2020 Ocak sayısında yayımlanmıştı. Biz ise, bir bütünlük oluştujrsun diye, ilk böümle ikinci bölümğ, bu yazıda birleştirme suretiyle yayımladık.



YAZARLAR