Hasan POSTACI


Komployla Gerçeklik Sarkacında BOP Projesi Perspektifinden Doğu Akdeniz´e Bakmak

İslam´ın dünya barışı, özgürlük ve adalete duyulan özlemlerinin en güçlü alternatifi olacaktır. İslam´ın dışında da bunu üstlenebilecek başka bir medeniyet birikimi yoktur.


Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kimileri için tamamen hayal ürünü bir durum. Ancak küresel düzlemde yaşanan hiçbir şeyin planlanmadan geliştiğini iddia etmekte bir o kadar politik gerçeklikten uzak. Her devletin kendine göre bir hesabının, beklentisinin ve gerçekleştirmek için hedeflerinin olduğu söylenebilir.

BOP denilen küresel yeni düzen projesinin merkezi ABD-İsrail´dir. Ve arka planda İngiltere´nin kendi yüzyıllık çıkarlarını kurguladıkları bir politik plan teorisi? Temelinde tek kutuplu dünyada neoliberalizimin, Siyonizmin küresel çıkarlarını, rakipsiz, pervasız ilke, hukuk ve hiçbir değer tanımadan yeniden dizayn etmek olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda, tartışılmaz bir siyasal egemenlik, kültürel yayılmacılık, ekonomik kaynakların kontrol, denetim ve sömürülmesini hedefler. Birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası kurulan dünya düzeninin getirdiği her alandaki sömürü katsayısının çarpanlarını yükseltmek. Ortadoğu coğrafyasında bir çıbanbaşı gibi kurdurulan Siyonist İsrail´in güvenliğini ve vaadedilen topraklara yönelik yayılmacılığına yeni alanlar açmak, işgallerini ve devlet terörü olarak uyguladığı politikaları meşrulaştırmak.

Soğuk savaş sonrası doğu bloğunun çökmesi küresel dengelerin yeniden şekillenmesini kaçınılmaz kıldı. Bu döneme ait küresel sömürünün dost düşman algıları yeniden tanımlanmaya çalışıldı. Fukuyama´nın ?Tarihin Sonu´ diye tanımladığı,  sonrasında Huntington´un ?Medeniyetler Çatışması´ tezleri yeni küresel düzenin olası yol haritalarının ilk ipuçlarını veren tezler olarak görmek mümkün. Bu tezler temelde küresel sömürünün tek patronu olarak neoliberalizmi ve Siyonizmi işaret ederken, buna olası en büyük direnci gösterebilecek potansiyele sahip İslam´ı ve dünya petrol ve enerji kaynaklarının önemli rezervlerini kendinde bulunduran ve ayrıca vaat edilen toprakların bulunduğu Ortadoğu´yu merkeze alan tüm İslam coğrafyalarını yeni düşman tanımı içine sokuyordu.

İşte Afganistan´a ABD müdahalesi ile başlayan, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler komplosu sonrası söylemini daha da netleştiren, asılsız iddialarla Irak işgalini meşrulaştıran? Yine nasıl bir komplo olduğu henüz tam anlaşılamayan wikileaks belgeleri sonrası patlayan sözüm ona Arap Baharı ile kendine tehdit gördüğü tüm İslam coğrafyalarını hallaç pamuğu gibi savuran süreçleri BOP planının sonuçları olarak görmek gerekir.

İsrail´in güvenliği bağlamında, Mısır´daki küresel Sisi darbesi, Suriye´de hâlâ devam eden yönetilebilir kaos stratejisi, başını Suudi Arabistan´ın çektiği Siyonizm ve ABD sömürgeciliğinin güvencesi Arap bloğu ve bunun Yemen´den, Bahreyn´e, Afganistan´dan, Irak´a uzanan ve Türkiye ve İran´ı etkisizleştirme merkezli gelişen yeni şekillenişler BOP´ un yeni dönem açılımları olarak görülebilir.

Trump´ın dengesiz liderliğini içte sorun gibi gösterip, dış politik dünyada ise ABD ve Siyonizmin akıl ve hukuk dışı çılgınlığı da aşan politik duruş, söylem ve kararlarını küresel yeni düzenin sofistike olmayan, aceleci dışavurumları olarak görmek mümkün. Kudüs´ün İsrail´in başkenti ilan edilmesi ve ABD elçiliğinin buraya taşınması, Suriye toprakları içinde olan Golan Tepelerinin işgaline yeşil ışık yakılması, son olarak Filistin´i bitirme planı olarak meşhur damadın gündeme getirdiği sözüm ona Filistin-İsrail yüzyılın barış planı BOP´ un Siyonizm merkezli açılımları olarak görülebilir.

BOP açısından terbiye edilmesi gereken iki ülke kaldı: Bunlardan biri İran, diğeri Türkiye. İran´a yönelik kuşatmada Rusya ve Çin kısmen ikna edilmiş durumda. Basra körfezine getirilen uçak ve savaş gemileri, ilan edilen yeni ambargolar adeta İran´ı yeni bir Suriye haline getirme çabalarının ilk belirtileri.

Türkiye açısından kuşatmanın ekonomik ve jeostratejik boyutlarda start aldığı söylenebilir. İçte denenen en güçlü koz olan 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmasa da önemli bir sarsılma meydana getirdiği söylenebilir. Toplumcu siyasetin en güçlü aktörü olan AK Parti, emperyalist terbiyeden geçmiş derin devletin, gladyo genetiğinin yön verdiği geleneksel iç aktörlerle yeni süreci yönetmek gibi kendi siyaset paradigmasının her geçen gün biraz daha aşındırılmasını beraberinde getiren yeni stratejik birlikteliklere yöneldi. AK Parti´de tüm siyasi söylemlerin hâlâ en güçlü malzemesi olan İslami değerlere rağmen içte gelişen İslami cemaat fobisi, itibarsızlaştırılan hatta her fırsatta linç edilmeye çalışılan İslami düşüncenin âlim ve öncüleri ve onların yön verdiği, motive ettiği İslami çevre ve çalışmalar bu aşınmanın kaçınılmaz sonuçları olarak görülebilir. İslami değer ve ilkeler ancak derin bir etnik milliyetçi söylem ile sentezlenebildiği oranda sindirilebilir bir akrediteye ulaşabiliyor. Bu ve benzeri durumlar Türkiye İslamcılık serüveninin ağır bedeller ödeyerek arındırdığı Kur´an ve sünnet merkezli zaman ve coğrafya üstü değer ve ilkelerin örüntüsü ile şekillenmiş paradigmal zeminin kırılmasını beraberinde getirmesi gibi acı bir sonuca doğru yol aldığını belirtmek gerekir.

Dış kuşatılmışlığın ilk etabı Irak ve Suriye ile tamamlandı. Bu bağlamda Türkiye enerjisinin hâlâ büyük bir bölümünü Suriye ve Irak´ın kuzeyindeki istikrasızlığın risklerini önlemeye yönelik ağır bir savaş ekonomisi uygulayarak harcıyor. Kadim bir sorun olan ve eski dünya düzeninin bir çıktısı olarak kullanılmaya devam edilen Kürt sorununun çözümündeki başarısızlık, yeniden terör algısı merkezli güvenlikçi politikalara yerini bıraktı. Tüm unsurları ile PKK´nın ABD ve İsrail tarafından kullanılmasının kaçınılmaz sonucu olarak Türkiye´nin hedef alınmasını da BOP´ un bir diğer açılım stratejisi olarak görmek mümkün.

Bu durumun iç politik iklime yansıması da ağır psikolojik bagajlar üzerinden gerçekleşiyor. Bu durum AK Parti´nin hızla Kürt seçmenini kaybetmesi sürecini hızlandırıyor ve 31 Mart yerel seçimlerinde bu durum daha görünür hale geldi. Özel de yenilenen İstanbul seçimlerinde de muhtemel belirleyici yine Kürt seçmenlerin oyları olacak. Büyük bir Kürt kenti olan İstanbul´da, AK Parti Kürt seçmenini ikna edecek bir söylem geliştiremezse İstanbul seçimlerini kaybedebilir.

Dış kuşatılmışlığın ikinci etabı ise Doğu Akdeniz´de suların ısınmasıyla kendini göstermeye başladı. Özellikle Rusya´nın Suriye üzerinden Doğu Akdeniz´e yani yüzyılların emeli olan sıcak denizlere inme hedefine orada kurduğu askeri üstlerle kısmen de olsa ulaşması, İsrail ve ABD tarafından Rusya´nın İran ve Türkiye´ye yönelik kuşatmalar için ikna etmesine yetiyor.

Görünürde doğal gaz rezervlerinin paylaşımı üzerinden oluşan gerilim, temelde Doğu Akdeniz gölünde İsrail güvenliğini ve kadim ipek yolunun stratejik kontrol ve egemenliğini sağlamak olduğu görülür. Ekonomik açıdan yüz milyar dolarları bulan fosil yakıtların ekonomik yönü de en az siyasi boyutu kadar önemli. Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarından dolayı buradan payını almak istiyor ancak bu talep üzerinden oluşan gerilim Türkiye´nin kuşatılmasını da beraberinde getiriyor. Bir sonraki hedef Doğu Akdeniz sürecinde Türkiye´yi tamamen yalnızlaştırmak? ABD ve İsrail bu kuşatmada ileri kol jandarmalığını da Yunanistan´a ve Kıbrıs Rum kesimine vermiş görünüyor. Yeni enerji iletim hattının Rodos üzerinden Yunanistan´a ve oradan Avrupa´ya taşınması, Türkiye´nin mavi akım projesini etkisizleştirme, işlevsizleştirme projesi olarak görülebilir. Tabi buradan Rusya´nın ekonomik kayıpları da olacak. Bu durumun ayrıca Doğu Akdeniz siyasi ve ekonomik egemenliğine Rusya´ya da alan açılarak ikna edilebileceği öngörülebilir.

S-400 savunma füzeleri konusunu da bu pencereden okumak gerekir.  Rusya S-400 füzeleri ile ilgili kozu masada tutarken Türkiye´de alternatif ittifakların ilk görünür hamlesi olarak kendi savunma güvenliğini sağlama bağlamında kullanmaya çalışıyor.

BOP üzerinden tanımlanan emperyalizmin yenidünya düzeni hedef ve beklentileri yeryüzüne fesat ve zulüm getirmekten başka bir şey vaat etmiyor. Açtığı felsefi ve varoluşsal sancılar ve çığlıklar ise Batı´nın şaşaalı metropollerinden yoksulluk ve yoksunluklara terk edilmiş coğrafyalarda ortak insan çığlıkları olarak karşımız çıkıyor. İnsan ruhunun seküler çıplaklığının gittikçe derinleştiği dünyada,  adalet ve merhamet yoksulluğunun her geçen gün genişlettiği varoluştaki boşluğun yerini; acımasızlık, zalimlik, tatminsizlik, nefsin her türlü kontrol ve yönetiminin teslim almış olduğu görülüyor. Ve bir beşer olarak insana acizliğini unutturduğu kibir ve doyumsuzluğu bir kısır döngü gibi sınırlarını her türlü çılgınlık ve tutkularla her geçen gün daha da anlamlar dünyasını altüst ettiği, şirkin, fıskın ve küfrün süslü vitrinleri ile işgal ediliyor. Her ne yaparsan yap, fakirlik korkusu kuşatmasında ulaşamadığın şeyler için çırpınmaya mecbur ve mahkûm bırakıyor.

Derin bir paradoksal durum olarak insan tekinin zalimliği, bireyselleşme ile modern dünyayı bir yok oluşun eşiğine sürüklerken, bunu gerçekleştirmenin aracı olarak ulaşabildiği en gelişmiş örgütlü organizasyonlar olan devletler ve görünürlülüğü daha az olan doların örgütlü manipülatif gücünü kullanarak çok uluslu şirketler üzerinden bu tatminsizliğin kontrol edilemez sınırlarını zorlamaya çalışıyor.

Oyunun kurallarını kendileri koyuyor ve hep kendileri kazanıyor. Sözüm ona bilimsel ve akademik standartlar üzerinden tanımlanmış siyaset yapma anlayışı, yine onlar tarafından formüle edilen ?karşılıklı çıkarlar´, ?win, win/ kazan, kazan´  gibi gerçekte güçlü olanın hep kazandığı, zayıf olanın sömürüldüğü bir dünya düzenine boyun eğilmesi isteniyor.

Küresel emperyalizmin kanlı coğrafyalarına her gün bir yenisi ekleniyor. Sivil katliamları, açlık, susuzluk, ilaçsızlık, barınaksızlık, bir yandan Batı emperyalizminin belami metinlerinde korunması gereken, sağlanması gereken temel hak ve özgürlükler olarak şatafatlı yalanlarla süslenmiş cümlelerle tanımlanırken, diğer yandan, helvadan putları demokrasi ve barış götürmek için girdikleri, müdahale ettikleri her coğrafya gözyaşı ve kana boğuluyor. Afganistan´dan Libya´ya, Yemen´den Suriye´ye batılı seçkin olmayan tüm coğrafyalar acımasızca yağmalanıyor. Güçlü olanın paylaşım savaşı bu? Kadim medeniyetimizin tüm kadim kentleri harabe veya işgal altında? Bağdat, Şam, Halep, Trablusgarp, Kahire ve diğerleri? Yüreğimin kanayan yarası Kudüs ve Mescid-i Aksa, tüm medeniyet çeşitliliğini kendine odaklayan kıblem, Mekke ve Mescid-i Haram, nereye baksam tutsaklık, nereye baksam hep bir kahroluş?

Yenidünya düzeninin şekillenmesi bağlamında yüzyıllık bir plan olarak adım adım uygulaması devam eden BOP´ un, başta İran ve Türkiye olmak üzere kendine yönelen ağır tehditleri yeni açılımlar, duruş ve söylemler geliştirerek etkisiz hale getirmenin açılımlarını üretmeleri bu sürecin olası sonuçlarını önleyebilir ve yeni siyasi, jeostratejik çıkışların önünü açabilir. Buradaki en güçlü dinamik medeniyet değerlerimizdir. Etnisite, mezhep vb. alt farklılıkların fitne ve çatışmalara dönüşmesini önlemek, tersine farklılıklarımızın İslam coğrafyalarını güçlendiren dinamikler olarak hayata geçirme becerisini göstermek BOP´ un küresel sömürü hedeflerine en büyük darbeyi indirecektir. Bu bağlamda merhum Necmettin Erbakan´ın başlattığı D-8´ler gibi siyasi ve ekonomik güç birliğini, ümmet ikliminde şekillendirmek İslam´ın dünya barışı, özgürlük ve adalete duyulan özlemlerinin en güçlü alternatifi olacaktır. İslam´ın dışında da bunu üstlenebilecek başka bir medeniyet birikimi yoktur. 



YAZARLAR