Mustafa DOĞU


KİTAP VE MİZAN

Yazarımız Mustafa DOĞU'NUN 'YENİ' YAZISI...


Çok önemli bir haberin verileceğinin işareti olarak ta yorumlanan “huruf-u mukattaa” harfleriyle başlayan ayetlerin hemen ardından büyük oranda kitaba-vahye bir göndermenin yapıldığını ve dolayısıyla dikkatlerin bunun üzerinde yoğunlaşması gerekliliği kuvvetli teyitlerle vurgulanır Akl-i selim bir okumayla okuma yapanlar için. “Muttakiler için hidayet rehberi olan İşte bu kitap”, “ayetleri apaçık kitap”, “indirilen kitap”, “hikmetli kitap”, “ayetleri muhkem kılınmış kitap”, “karanlıklardan nura çıkaran kitap”, “Rabbinin kuluna zikri olan kitap”, “sıkıntıya-güçlüğe düşürmeyen kitap”, “Hiç şüphesiz Âlemlerin Rabbinin indirmesi kitap”, “şerefli/zikir dolu kitap”, “Aziz ve Âlim olan Allah’ın indirdiği kitap”, “Rahman ve Rahim’in indirmesi kitap”, “Aziz ve Hâkim olan Allah’ın vahyi olan kitap”, “Şerefli/üstün kitap” gibi beyanlarla vurgu yapılır kitaba düşünülsün-akledilsin-zikredilsin diye.

Azim olan Allah, rahmetinin ve merhametinin bir gereği olarak mükellef kıldığı insanoğlunu sırat-ı müstakime ulaştırmak ve kendilerinden razı olunan kullar kılmak için hemcinsleri arasından tertemiz kalmayı başarabilmiş mümtaz şahsiyetleri elçileri olarak seçmiş ve gönderdiği vahiylerle onları hidayet kaynağı kılmıştır. Dolayısıyla vahiyle müşerref kılınıp, risaletle görevlendirildikten sonra istisnasız tüm elçiler ete-kemiğe bürünmüş, can bulup hayat olmuş yürüyen ayetlere dönüşmüşlerdir. Bu onların tüm yaşamlarının vahiy süzgecinden geçtiği ve nihai olarak sağlaması yapılarak mutlak doğrulandığı anlamına gelmekte, böylece kendisine iman edenler içinde en güzel örneklikler kılınması sonucunu çıkarmıştır. Bu üzerinde hiçbir tartışmaya muhal bırakmayacak derecede açık/sarih bir emirdir.

İnsan yaratılışı itibariyle mükellef-sorumlu kılınmış, tercihlerini kendi iradesi ile yapma yetisiyle donatılmış, düşünebilen, akledebilen, sorgulayabilen, yargılayabilen, muhakeme ve mukayese edebilen bir varlık olarak diğer canlı yaratılmışlardan ayrıştırılmıştır. İnsan kendisine lütfedilen akıl-kalp-bilinç ile kâinatı okuyabilme, yorumlayabilme becerisini bilgi-vahiy ile bütünleştirerek kurtuluşuna vesile olacak dosdoğru yola ulaşır. Dolayısıyla akıl ve vahiy birbirini nakzeden değil, tamamlayan unsurlardır. Birbirinden koparıldığında, insanoğlu istikamet arayışında çok ciddi problemler yaşayabilmekte ve yanlış yolun yolcularına dönüşerek hüsran ile sonuçlanacak akıbetlerini kendi elleriyle hazırlayabilmektedirler. Bu çerçeveden bakıldığında, kitap-vahiy Yaratanın yaratılanla kurduğu bir diyalogdur. Allah kulları ile vahiy yöntemiyle konuşmakta, onların yaşam sürelerinin niteliğini ve niceliğini tayin etmekte, sonucunda kazanalar veya kaybedenlerden olmalarına göre yeniden dirilişle ikincil hayat alanları olan ahirette ebedi yaşam yerleri tahsis edilmektedir. Bu Allah’ın kullarına bir vadidir ki Allah vadinden asla dönmez.

Allah kulları için hidayet rehberi kıldığı vahiylerini/kitaplarını son derece Mübin bir yöntemle vahyetmiş, bununla yetinmeyerek ütopik/hayali olmayan bizzat yaşanmış geçmiş kavimlerin kıssalarından sunmuş olduğu pasajlarla da örneklendirmeler yaparak daha da anlaşılabilir kılmıştır. Bu hem doğru okumanın yapılması ve hem de karşılaşılması her an mümkün olaylarda bir izdüşüm sağlanması için hikmet dolu anlatım tarzıdır. Bundan dolayı olsa gerek ki, Yüce Yaratıcı kullarına kevni okumaları vahyi okumalarla bütünleştirebilmek için Allah’ın arzını/yeryüzünü dolaşmalarını ve yaratılışın nasıl gerçekleştirildiğini, kâinatın nasıl bir ahenk içerisinde akıp gittiğini, yalanlayanların akıbetinin nasıl hüsran ile sonuçlandığının izleri üzerinde düşüncelere dalmalarını emir buyurmuştur. Kurumuş toprağa yeniden hayat verişiyle, ilk yaratılıştan zor olmayacak yeniden yaratılışı/dirilişi nasıl gerçekleştirmeye muktedir olduğunu anlatmakta, göstermekte ve bunun üzerinde düşünülmesini bildirmektedir. İbrahim’i bir arayış, bir okuyuş olarak zikredilebilecek, lütfedilen aklın salih kullanımı, düzgün yorumuyla bir yaratıcıya ulaşabilme çabasının, arayışının güzel örnekliğini sunmakta, yine aynı İbrahim üzerinden kuşlar hikâyesi ile kalbin itminana ermesinin nasıl sağlandığını gerçekleşen hadise ile örneklendirilmektedir. Ölümü ve yeniden dirilişi, Ashâb-ı Kehf ve eşeği üzerinde yüzyıllarca uyuyan insanların yeniden uyandırılması üzerinden müşahhaslaştırarak anlatmakta, teferruatta boğularak işi magazinleştirip asli mecrasından çıkarmadan okumalar yapılması gerekliliği vurgulanmaktadır.

Muttakiler/sakınanlar için bir hidayet/hayat veren şifa ve rahmet kaynağı olan kitap, zalimler/fasıklar/münafıklar ve Kur’an/din ticareti yapanlar için ise tam tersi azgınlıklarının/sapkınlıklarının esin kaynağına dönüşmekte, hüsrana uğrayanlardan kılmaktadır. Müminler, Yüce Yaratıcıya inançlarını kendilerine bir lütuf olarak indirilen vahiyler ve vahyin kendilerinde yaşama dönüşmüş elçilerinin hikmet okuması olarak değerlendirilebilecek siyerini/sünnetini tahkik boyutuyla irdeleyerek tevhidi bir imana sahip olmak ve izzet/şeref sahibi kılınmış bir kula dönüşmenin gereklerini yeryüzünde yerine getirmekle mutlak anlamda mükellef tutulmuş kişilerdir. Bu iman, beraberinde yaşamın tüm alanlarına aksülamel uyandıracak salih/güzel eylem ve davranışlarla taçlandırılarak mütekâmil bir kul olmanın gerekleri yerine getirilmiş olacaktır. Bu iman ve teslimiyet, insanın yalnızca tek yaratıcı ve yoktan var edici Allah’a lâyıkı veçhesiyle kul olma bilincinin zihinden/kalpten başlayarak, vücudun tüm azalarını sarıp sarmalayarak kemâlâta doğru yol alışıdır. Bu aynı zamanda insanın onur, haysiyet, izzet ve şerefini kazanması, kendisine vurulmaya çalışılan tüm beşeri prangalara rest çekmesi, özgür/hür olmayı tercih eden bir duruşu, bir haykırışıdır. Zalime öfke, mazluma kalkan/zırh oluşudur. Zayıfta olsa haklının yanında, güçlüde olsa haksızın karşısında olmayı gerektiren bir dirayet, bir dirençtir. Kim olursa olsun adaleti ayakta tutma kararlılığının adıdır.

Kitap aynı zamanda bir mizandır; adaleti tesis eden, sınırları çizen, hadleri belirleyen, sorumluluk ve mükellefiyetleri tayin eden. Bir kıstastır, kendisinde tartılacak, ölçülecek, değerlendirilecek olan. Bir turnusoldür ayırt edici olan. Haram ve helalin, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin, adalet ve zulümatın, aydınlık/nur ve karanlığın, edep/ahlak/iffet ve hayâsızlığın/arsızlığın, hak/hakikat ve haksızlığın, müspet ve menfinin, iman ve küfrün/nifakın/şirkin/dalaletin sınırlarını çizen, ölçüsünü belirleyen, kanun ve kurallarını ihdas eden. Kulun Yaratıcı Rab/İlahıyla, kendi nefsiyle, diğer kullarla, diğer canlı ve cansız varlıklarla ilişkilerinin, sorumluluklarının, mükellefiyetlerinin niceliğini, niteliğini, nasıllığını belirleyen. Bir terazidir yeryüzündeki ahengin ve insicamın oluşmasını ve sürdürülmesini sağlayan.

Allah kullarını oyun ve eğlence olsun diye değil, onların sadece kendisine kulluk etmelerinin sağlanması için yarattığını belirtmekte ve iki dünyalı sistem olarak kurguladığı yaşamlarının tartılacağı bir mizan/terazi ortaya koyacağını ve zerreyi miskalde olsa artı/eksi her duygu/düşünce ve eylemin unutulmaksızın kayıt altına alındığını bildirmektedir. Bu mizanın bir kefesinde hiçbir kimseye göre değişiklik addetmeyecek Allah’ın buyrukları yer alırken, diğer kefesinde kulun icraatları yer alacaktır. En hassas kuyumcu terazisinden bile daha titiz bir ölçümleme yapılacak ve değerlendirmelerde bulunulacağı bildirilmektedir.

Allah kullarına adaleti elde tutan yiğitler olmalarını emreylerken, kulların bunu nerede aksatabileceklerini, nasıl suiistimale dönüştürebileceklerini, ne şekilde teviller yapıp yorumlar çıkarabileceklerini, sevgi ve nefretin bu olgunun uygulanmasında nasıl bir etken oluşturması gerekliliğini, en sevdiklerine karşı dahi bunu nasıl uygulamaları hususunu apaçık beyan etmektedir. Vahyin ilk muhatabı olan Allah’ın elçileri ise bunun hikmetini kendi yaşamlarında ortaya koymakta ve ümmetlerine en güzel örneklikleri teşekkül ettirmektedirler. Bundan dolayıdır ki Allah resulü sevgili kızı Fatıma’sı için bile bir suç tahakkuk ettiğinde mizan/hukuk ne diyorsa onu gerçekleştirmekten asla tereddüt etmeyeceğini bildirmektedir. Adaletini yitiren birey ve toplumlarda, ahlak, erdem, fazilet gibi tüm hasletlerin yozlaşacağı, başta can, mal, namus, akıl ve din emniyetinin kalamayacağı bir hakikattir. Böyle birey ve toplumların, kurdun içten içe Kemirmeye başladığı bir ağaç gibi çürümeye mahkûm olacaklarını, günün birinde yok olup gitmek akıbetinden kurtulamayacaklarını Allah kullarına gönderdiği ve örneklemelerle anlattığı mesajlarıyla ayan beyan bildirmektedir.

İnsanoğlunun mülkiyete, makam ve mevkie hangi nazar ile nasıl bir bakış açısı gerçekleştirmesi gerekliliğinin kıstasını da yine kitap belirlemektedir. Mülk edinme/makam sahibi olma duygu ve isteği insanoğlu için sevimli/cezbedici kılınmış, bunun bu dünya yaşamının en ağır, en çetin imtihanlarından biri olduğu üstüne basa basa vurgulanmıştır. Bu çetin imtihandan başarılı çıkmanın ön koşulu, mal ve mülkün helal/temiz yollarla sağlanması, makam ve mevkilerin ise, liyakat/ehliyet sahibi olup emin/güvenilir kişilere tevdi edilmesiyle gerçekleştirilebileceği bildirilmiştir. Gerek mal/mülk, gerekse makam/mevkiler insanoğlunun “kendinden menkul kerametler”inin bir sonucu olarak elde ettikleri bir kazanım olarak değil de, kendilerine lütfedilen birer emanet olduğu bilincini benliklerinin tüm zerrelerinde hissediyor olabildikleri an, imtihanı başarma noktasında çok önemli bir adımı atmış bulunmaktadırlar. Bundan sonrası için, mal ve mülkün infak, sadaka, zekât, karz-ı hasen ile dağıtıldığında, paylaştırıldığında, harcandığında, verildiğinde, makam ve mevkilerde ise, adaletin, ehliyetin, emanetin, liyakatin, tevazuun, tasarrufun vazgeçilmez düsturlar kılındığında kazananlardan olunacağı ile muştulanmış, tersi uygulamaların hüsran ile sonuçlanacak bir akıbete neden olacağı ile sakındırılmıştır.

Kitap/vahiy bir kurgu, bir ütopya, bir senaryo değil, direkt yaşamın kendisine hükmeden, dokunan bir hayat kitabıdır. Her zamanın ve zeminin insanına hitap eden, tarihselci olmayıp bizzat kıyamete kadar her anın tarihinin belirleyicisi, anakronizmden uzak reel/gerçek bir rehberdir. Çıkılan uzun ve meşakkatli yolun aydınlatıcı nuru, yol işaretleri, ışığı, projektörüdür. İçerisinde en ufak bir tenakuz taşımayan, geçen çok uzun zamana rağmen tahrif edilemeyen, bırakın bütününü, bir parçasının dahi mislini oluşturmaya kimsenin güç yetiremediği, metin ve maksat olarak Allah’ın kelamıdır. Korunmuştur. Kıyamete kadar da korunmaya devam edecektir. Hiçbir güç buna engel olamayacaktır. İnsanoğlu yaratıldığı andan kıyamete kadar geçecek süre içerisinde adeta tekrarları oynamaktadır. Değişen sadece çağın ürettiği eşya ve kostümlerdir. Bunlarda sadece ve sadece basit teferruatlardır. Asıl olan Tevhiddir, amel-i salihtir, adalettir, erdemdir, ahlaktır, muamelattır. İşte vahiy, tüm bunlara ışık saçmakta, yol göstermekte, hikmetiyle anlaşılır kılmaktadır.

Vahyin ilk muhatabı şüphesizdir ki Allah’ın elçileridir. Dolayısıyla Allah-ü Teâlâ’nın maksadını da en iyi anlayanlar onlardır. Bu pınardan doya doya içen ve Allah’ın elçilerinin mürebbiyeliği ile vahyi terbiyeden geçenler ise, ehl-i beyti, en yakın dostları, ashabı, yarenleri, havarileridir. Dostlarıyla tanışmış, onlarla zaman geçirmiş, sohbetlerinde bulunmuş, karşılaştıkları problemlere onlar kanalıyla cevaplar aramış topluluk ise Kitabın maksadına vukufiyeti diğerlerinden sonra gelenlerdir. Bu silsile bir medeniyet doğurmuş, bir gelenek oluşturmuş, kendilerinden sonra gelecek topluluklar için büyük bir miras bırakmışlardır. Asırlar boyu bu gelenek büyümüş, gelişmiş, olgunlaşmış ve çok büyük bir medeniyeti inşa etmiştir. Kitap ve sünnet bu medeniyetin en temel ana omurgası olarak her dönem ulemasının vazgeçilmezi olmuş, bunun üzerine eklemlemeler yapılarak oluşan büyük medeniyete olumlu katkılar sağlanmıştır.

Ne zamanki müminler bu silsileyi ortadan kaldırmaya, sünneti, geleneği, uygulamaları değersiz addetmeye başladı işte o zaman yanılgılar, yenilgiler, hezimetler kaçınılmaz oldu. Bu kopuş, beraberinde çağının öznesi olmayı yitirmeyi, basit birer nesneye dönüşmeyi getirmiştir. Kültürel, magazinsel tartışmaların bir unsuruna dönüştürülen Kerim Kitap, sözün şehvetine yenik düşenlerin, haddini bilmeyenlerin, siyasi ikballerini garanti altına almak isteyenlerin, makam ve mevkilerini ellerinden kaçırmak istemeyenlerin, işi ranta döküp mal/mülk peşinde koşanların birer esin kaynağına dönüştürülerek mehcur bırakılmaktadır. Çok okunuyor olması değildi aslolan bizzat hayata uyarlanması, yaşama aksettirilmesiydi. İslam dünyası, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar Kur’an hafızlarına şahit olduğu, milyonlarca Kur’an-ı Kerim, meal ve tefsirlerinin her kitaplığı, kütüphaneyi süslediği, her yerde tefsir derslerinin yapıldığı yaşanılan son asırları en zelil, en rezil bir dönem olarak yaşamaktadır. Bunun tek gerekçesi “gırtlaktan aşağıya inmeyen”, “yaşamlara hükmetmeyen” okumalardır. Bireyin ve kamunun tüm yaşamsal alanlarından kısmi veya bütünsel olarak çıkarılarak, laik ve seküler bir bakış açısıyla, belirli gün ve gecelerde, sesi güzel karilerin teganni dolu okuyuşlarıyla anlamından uzak, mesajından bihaber oluşturulmaya çalışılan duygu atmosferinin bir malzemesi kılmak suretiyle de bu Kerim Kitap mehcur bırakılmıştır.

Bugünün İslam dünyası, adaletin zulüm ile yer değiştirdiği, haksız kazancın meşru ve mubah hale getirildiği, yolsuzluğun/hırsızlığın/rüşvetin olağanlaştırıldığı, ahlaki değerlerin yozlaştırıldığı, ticarette faiz ve ribanın farklı isimlendirmeler ve tanımlamalarla caiz kılındığı, eşit dağılımın yerini bir takım zengin/azgın sınıfın oluşumuna terk ettiği bir durumu yaşamakta. İktidarlar muktedirliklerini halkına zulmederek göstermekte, kamu kaynakları alabildiğince israf edilmekte, kibir, gösteriş, riyakârlık başını almış gitmekte. Kendisine ulema denilen zevat, saraylara, iktidarlara yakın olabilmek için ya yapılanların fıkhi alt yapısını oluşturmakla meşgul olmakta veya hiçbir sadra şifa olmayacak magazinsel tartışmaların ana aktörleri olmakta. Kendine kanaat önderleri denenler ise “küçük olsun benim olsun” anlayışıyla “nüans” denecek kadar fark oluşturmayan “sözde kardeşleri” ile güç birliğine gitmekten kaçınarak kendi “cemaatini” oluşturma gayretkeşliğine soyunmakta. Ülkeler işgal edilmekte, acımasız iç çatışmalara sürüklenmekte, emperyalistler bu topraklarda her türlü mezalimi yine bu toprakların insanları elleriyle uygulamakta. Ne acıdır ki “tecavüzcüsüne âşık olmuş mütecaviz” misali sözde barış, çözüm arayışları bile o zalimlerin mahfillerinde aranmakta. Peki, tüm müminler veya duyarlılık sahibi müslümanlar, okudukları Kitapta böyle bir yaşamın ne anlama geldiğini, neleri kaybetmek suretiyle bu sonuca duçar olduklarını, kendilerini aldatanların kendileri gibi gözükerek “Allah” ile aldattıklarını hiç düşünebiliyorlar mı? Aslında sonuç ortada; kitap tarihinde hiç olmadığı kadar okunmak, tartışılmak suretiyle mehcur bırakılmaktadır vesselam.

Kaynak: http://ozgunirade.com/kitap-ve-mizan/



YAZARLAR