Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


KENDİNİ HAKİKATİN MERKEZİNE KOYMAK

Yusuf Yavuzyılmaz'ın yeni yazısı;


 


            İdeolojilerin temel özelliği özcü bir felsefi anlayışa sahip olmalarıdır. İslam'ın bir yorumunu merkezi kabul edip, yapılan bir yorumu, üretilen bir mezhebi İslam’la eşitlemek son derece sorunlu özcü bir yaklaşımdır. Bu durumda sahip olduğu mezhebin düşüncelerini paylaşmayan birini İslam dışına atmak gibi bir sonuca varmak kaçınılmazdır.

            İslam'ı indirgemeci bir yöntemle değerlendirip elde ettiği yorumu İslam yerine koyarak onun üzerinden, aynı yöntemle elde edilen bir başka yorumu suçlaması nasıl izah edilebilir? Bu aslında dinin totaliter bir ideoloji üzerinden yeniden tanımlanmasıdır.

            Totaliter ideolojiler, ister laik, ister seküler, isterse muhafazakâr/ dindar olsun toptancıdır. Değerlendirmeleri günah işleyen veya hata yapan herkesi hain, ihanet, kâfir, müşrik gibi kavramlar üzerinden dışlama eğilimindedir. İslam dünyasında bu tür toptancı bakışın ilk örneği Haricilerdir. Hariciler kendi yorumlarını ve anlayış biçimlerini tek doğru anlayış olarak kabul edip farklı yorumları ve anlayışları küfürle itham etmekten kaçınmıyorlardı. Bu anlayışın sonunda şiddet üretmesi kaçınılmazdır.

            İçinde bulunduğu grubun ideolojisine sarsılmaz bir inançla bağlı olanların fanatizme saplanması kaçınılmazdır. İçinde bulunulan grubun çok sayıda doğru eyleminin olması, yaptığı yanlışı savunma veya görmezden gelme ile sonuçlanmamalıdır. Böyle bir davranışın altında derin bir ahlak krizi var demektir.

                Kendi grubunun din anlayışını, kanaatlerini, düşüncelerini dinle özdeşleştirmek sadece otoriter bir din anlayışı oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda dışlayıcı bir dindarlık da üretir.  “Kendi meşrebini hakikatle özdeşleştirmek, seçildiğine, kutsal bilgiyle desteklendiğine inanılan lider kültüyle birleşince daha problemli bir din anlayışı ortaya çıkar. Böyle kimseler, olayları kişileri, düşünceleri, sağlıklı bir şekilde değerlendirme kabiliyetlerini iyice kaybederler. Zira burada Allah’ın özel korumasına mazhar olduğu, ilahi bilgiyle donandığı, dolayısıyla yanlış yapmaz, sorgulanamaz kabul edilen bir lider söz konusudur. Söz ve davranışlarının doğru olup olmadığı araştırılmadan benimsenir. Onun dost dediği dost, düşman dediği de düşman kabul edilir. Aksi bir durum saygısızlık kabul edilir. Dolayısıyla doğrudan Kur’an’a ve sünnete dayanan görüşleri ile şahsi yorum ve kanaatleri birbirine karıştırılır. Hepsi adeta dini, bağlayıcı bir özellik kazanır. Tabii bu durum, değişik görüş sahibi mezhep ve meşrepler arasında gerilimlere ve ayrışmaya sebep olur. Kur’an, dini liderlere olan bu teslimiyeti şiddetli bir şekilde eleştirir ve Ehli kitap din adamları bağlamında bunun insanları tanrılaştırmak olduğunu söyler. Burada insanlar hakikatle aynılaştırmakta ve söylediklerinin doğru olup olmadığına bakmaksızın kendine itaat edilmektedir. Tabi bu durum, ilahi kontrole tabi olan peygamberlerin dışında hiç kimsenin sahip olmadığı bir yetkidir. Yine burada hakikatin ölçüsü şahıslar kabul edilmektedir. Oysa İslam’ın nazarında, meşruiyetin ölçüsü şahıslar değil herkesin uyması gereken ilahi buyruklardır”(1)

            Ne yazık ki, günümüzde bazı dini oluşumlardaki şeyh ve liderlerin konumu, Peygamberin konumunu bile aşmıştır. Şeyhin önünde “gassalın önünde meyyit gibi olmak”  anlayışını besleyen bir yaklaşım, insanı silikleştirmektedir.

            İnsana özgürlük alanı bırakmayan bir anlayışın insan onuruna uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Arkadaşlarıyla en önemli konularda bile görüş alış verişinde bulunan, bazen kendi düşünceleri yerine onların görüşlerini uygulayan bir Peygamberin yerine, kayıtsız şartsız itaat edilmesi gereken lider, şeyh, şef kültürü geçmiştir.

            İtaati temel alan bu felsefi anlayış, sadece bir düşünce biçimi olarak kalmamış kendi kurumlarını ve siyasetini de üretmiştir. Bugün İslam dünyası bu düşüncenin ürettiği siyasal kurumlaşmanın altında inlemektedir.

            İslam dünyası, tarihsel sürecin ürettiği özgürlük karşıtı, merkeziyetçi ve totaliter zihniyetin beslediği siyasal kültürü aşmak zorundadır.

 

  1. Bir arada yaşama ahlakı, Prof. Dr. İbrahim Karslı, Diyanet işleri başkanlığı yayınları. Sayfa 131-132

 



YAZARLAR