Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


KENDİN OLMAK!

Yazarımız Mustafa DOĞU'NUN 'YENİ' YAZISI...


Rivayet olunur ki; Allah resulü “Beni Hud suresi ihtiyarlattı…” buyurmuştur. Yakın dostları da bu surenin içinde geçmekte olan “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol...” ayetinin Allah resulünü sarstığını bildirmişlerdir. Zira bu öyle bir uyarı ve ihtardı ki; bellerin bükülüp, saç ve sakallara akların düşmesine neden olacak şiddetteydi. Bu aynı zamanda, Rabbimizin resulü kanalıyla genelde insanoğlunun tamamına, özelde ise tüm müminlere apaçık bir uyarısıydı. Bu kişiye “kendi” olmasını, fıtrata dönmesini, kirlerinden arınıp tertemiz olmasını ve böyle kalmasını salık veren bir uyarıydı. Kişinin hayatına anlam katacak ve dareyn saadeti sunacak yegâne kurtuluşun reçetesi olarak sunulan hakikat ise; müşriklerden olmayıp hanif kalabilmeyi sürdürmede, namazın, ibadetlerin, yaşamın ve ölümün Âlemlerin Rabbi Allah için olduğuna yürekten iman etmiş Muvahhid bir mümin olarak teslim olmasındadır. Bu hakikati yaşamının vazgeçilmezi ve ana ilkesi kılmak, varoluşundaki tertemiz fıtratı sürdürebiliyor olmaktır.

Kişinin ne ile emrolunduğu, ne şekilde bir yaşam sürmesi ve nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğinin niceliği ve niteliği doğru adreslerde ve şahıslarda aranması gerekmektedir. Bu konuda örnek alınabilecek yegâne doğru kişiler ise, Allah resulü ve beraberindekilerdir. Çünkü onlar birer “yürüyen Kur’an” idiler. Vahyin mesajını en doğru şekilde zihinlerinde deruhte edip yaşamlarına aksettirenlerdi. Kısacası onlar vahyin kendilerinde ete-kemiğe bürünerek can olup, yaşam bulduğu kişilerdir. Dolayısıyla en doğru, reel ve somut, hakiki rol modelleridirler.

Allah, insanı kurumuş toprağın su ile buluşması neticesinde çamurdan en güzel tasvirle şekillendirilip ateş ve havanında birleşimi ile ruhundan üfleyerek can/hayat bahşetmesi ile bir beşer olarak yaratmıştır. Bu aynı zamanda insanın yaratılış hammaddesinde var olan anâsırı erbaa’nın (dört element/unsur) içinde taşıdığı tüm hasletleri de bünyesinde taşıyacağı anlamına da gelmektedir. İnsanı diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli özelliğinin ise kendisine verilmiş olan irade-akıl melekesi ile mükellef-sorumlu kılınmış olmasıdır. Bu insanın yapmış olacağı tüm söylem ve eylemlerinin kendi tercihi neticesinde gerçekleşeceği ve bir hesabının sorulacağı/verileceği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla İnsan tertemiz-hanif kılınmış bir fıtrat üzere yaratılmış ve bu özgün yaratılış “bezm-i elest”te verilmiş olan ahit-misak ile taçlandırılarak bir beşer kılınmıştır. Fıtrata bağlılık veya fıtrattan kopuş bu mahlûkta farklı tavır ve davranışların yansımasını da beraberinde getirecektir. Yani insan, bereketli, cömert, feyizli ve gür olabileceği gibi, kıt, kısnık, kısır, cimri, buhl, tamahkâr da olabilmekte, merhametli, bağışlayan, acıyan, şefkat gösteren olabileceği gibi, gaddar, öfkeli, acımasız, zalimde olabilmektedir.

Her doğan kişinin İslam fıtratı üzere doğacağını ve sonradan bu fıtratın dış müdahale ve etkilerle değişim ve dönüşüme uğrayacağını bildirir bizim kaynaklarımız. Fıtratın öz cevherine, belleğine kodlanan ana programa kulluk bilinci, adaletin ikamesi, ahlakın inşası, erdem ve faziletin vazgeçilmezliği yazılmıştır. “Eşyada aslolan ibahattır” sözünde olduğu gibi fıtratta aslolan da iyilik, güzellik, temizliktir. Nasıl ki eşya temiz olmayan bir takım unsurlarla kirletilir veya Şari tarafından haram kılınır, insanda fıtratı bir takım dış etkilerle yozlaştırıp çirkinleştirebilir. Netice itibariyle insan bir beşerdir, bir melek asla değildir. Hata da yapabilir, kusur da işleyebilir, günaha da girebilir. Mutlak masumiyet üzere bir yaşam sürme güvencesi ve garantisiyle yaratılmamıştır. Burada insanı insan yapan ve gerçekleştirmekte olduğu tüm söylem ve eylemlerin kendi hür iradesinin bir tercihi neticesinde oluşmasını sağlayan temel özellik devreye girmektedir. İşte insan ne zaman ki fıtrattan kopuşun bir takım çirkin tezahürlerini izhar ediyor, sonrasında pişmanlık duyarak nedamet gösterip af ve bağışlanma diliyor, o zaman “adam olma-kendi olma” pozisyonuna hızlı bir dönüş gerçekleştiriyor demektir. Aksi durum, yani kopuşta ısrarcılık, isyana, tuğyana, azgınlığa ve sapkınlığa götürecek bir boyuta ulaşacaktır ki, burası insanın gelebileceği en aşağılık noktadır.

Hafıza kaybına uğrayan insanlara geçmiş ile bağını kuracak, kendini tanımlamasını ve bilmesini sağlayacak bir takım önemli anlar, mekânlar ve kişilerle sürekli hatırlatmalar yapılır. Allah kullarının fıtrattan kopuşlarını ve yanlış istikametlere savruluşlarını önlemek ve kendi olmalarını hatırlatmak için rahmetinin bir gereği olarak fıtratı değişim ve dönüşüme uğramayıp özgünlüğünü muhafaza edebilmiş kulları arasından elçiler seçerek vahyettiği ayetlerle sürekli hatırlatmalar yapar. Üstelik kâinat ayeti ile bu hatırlatmayı her an sürdürüyor olmasına rağmen. Yeryüzü nice kavimlerin, milletlerin yaşadığı ve üzerinde çok değişik izler bıraktığı müthiş hazinelerle dolu bir alandır. Düzgün okuma yapma istidadında olanlar için o kadar iz, işaret ve eser vardır ki binlerce sayfa dolusu kaynaklara malzeme oluşturacak zenginliktedir. Kâinatın yaratılışı, varlığı, mevsimlerin devir daim edişi, ahengi, kurumuş toprakların ve ağaçların yağan yağmurlarla yeniden hayat buluşu… bu eserin mutlaka bir müessirinin olduğunu ve bununda eşsiz ve benzersiz bir ve tek olması gerekliliğini temiz akıl sahiplerine, kendi olmayı yitirmeyenlere her daim hatırlatmakta, göstermektedir.

Kendin olmak; tertemiz yaratılmış fıtratın gereklerini yerine getirmek, “kulluğu” bütünüyle Allah’a has kılarak, “yardım ve desteği” sadece O’ndan dilemek ve beklemek, yalnızca O’na sığınmaktır. Tüm lütuf ve ikramların kaynağının O olduğu bilinci ile bütün şükran ve hamd duygularının O’na tahsis edilmesi gerekliliğini ruhunun derinliklerinde hissediyor olmak. Ümidin, korkunun, sevginin, saygının, kaygının, sakınmanın, sabrın, eylemin, niyetin, tevekkülün, ihlasın, samimiyetin Allah için olması gerekliliğini yaşamının tüm an ve mekânlarında izhar ediyor olabilmektir. Kendin olmak güven duymak, güven duyulur olabilmektir. Özü, sözü bir ve doğru olabilmektir. İradesini, aklını, beynini, gönlünü birilerine ipotek ettirmeyip, özgün kılabilmektir. Başta, kendisi dâhil tüm kâinatın, mevcudatın İlahı ve Rabbi olan Allah’ın hakkını ve hukukunu gözetiyor olabilmektir. Özü sözü doğru, hak ve hakikatin adalet ile ikame kılınması için gayretkeş olup, bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasına, hiçbir tehditkârın tehdidine boyun eğmemektir. Temiz ve helal kılınmış bir rızkın arayıcısı olmak ve kirli ve haram kılınmışlardan ateşten kaçar gibi kaçabilmek, sakınabilmektir.

İnsan hangi dine, ideoloji veya izime inanırsa inansın, onun gereklerini bir çıkar beklentisi içerisinde olmaksızın yerine getiriyor ve ona göre bir yaşam kurguluyorsa, bu durum o kişinin inancının ve davasının samimi bir neferi olduğunun göstergesidir. Aklı/beyni, okumaları ve düşünceleri dışında hiçbir güç o kişiyi inandığı yoldan döndüremez. Bu kararlığı sağlayan yegâne etken ise kendi olmaya kendisinin karar vermiş olmasıdır. Allah tüm kullarına sürekli akletmelerini, düşünmelerini, tefekkür etmelerini, zikretmelerini, muhakeme etmelerini, muhasebe yapmalarını telkin ve tavsiye etmekte, tahkiki (araştıran-sorgulayan) imanı övmektedir. Zira insan, ne yaratılışlarında programlanmış ve bunun gereklerini yerine getirmekten başka seçenekleri olmayan diğer canlılar, nede rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi asla değildir.

Dünya bir imtihan alanıdır Âdemoğulları için. Yeryüzü; iyi ile kötünün, hayır ile şerrin, helal ile haramın, iman ile küfrün mücadele ettiği ve son saate kadar da kesintisiz süreceği bir mekândır. İnsanlık var olduğu sürece bu mücadele asla bitmeyecek, zamanlar, enstrümanlar, sahne dekorları, materyaller, eşyalar, kostümler değişse de, bu mücadele asla değişmeyecektir. Zira bu bir sünnetullahtır. İşte iyiyi, güzeli, hayrı, imanı kendi olmayı sürdürebilen, yaratılmış aciz ve muhtaç bir varlık olduğunu zihnine, ruhuna, kalbine kazıyan, mütevazı, cesur, kararlı ve adam gibi adam olmayı becerebilen atası Âdem’in yolunu yol edinmişler temsil etmektedir. Karşıt kutbu-bloku ise; İblis’in yeryüzündeki temsilcileri olan kendi olmayı başaramamış, iradesini birilerine tahsis etmiş, nefsinin süfli emel ve arzularına yenik düşmüş, müstağni, şımarık, kararsız, korkak kişiler oluşturmaktadır.

İnsanoğlu güç, makam-mevki, paranın kendisini rahat esir alabileceği zafiyetlere de sahip bir varlıktır aynı zamanda. Karakteri-kişiliği olgunlaşmamış, aklını özgün bir şekilde kullanamayan insanlar iradelerini birilerine ipotek etmek suretiyle zavallılaşmakta, basitleşmektedirler. Bu tiplerin tavır-davranış, eylem ve söylemleri konjonktüreldir. Bulundukları makam-mevki-kariyer, elde ettikleri mal-mülk elden gitmesinden en çok korktukları şeylerdir. Bunları kaybetmemek ve dahi iyilerine, daha yükseklerine ulaşabilmek için bunları kendilerine tayin ettiğini düşündükleri otoriteye, güce karşı bağlılıklarını ve sadakatlerini gösterecek tavırları ortaya koymaktan asla imtina etmezler. Bunlar güce boyun eğdikleri için “gelen ağam, giden paşam” veya “kral öldü, yaşasın yeni kral” söylemini yaşam felsefesi haline getirmiş kişilerdir. Bir borç-alacak meselesi için “yalancı şahit” arayan kişiye gösterilen adreste karşılaştığı ilk kimsenin “hala daha borcunu ödemedi mi o sahtekâr” söylemiyle ön açıcılık yapıp, borçlunun asıl kendisi olduğunu söylediğinde de “kaç defa ödeyeceksin aynı borcu kardeşim” diyerek çok hızlı bir manevrayla çark etme becerisini ortaya koyan kişiler gibidirler bu kimliksiz ve kişiliksiz şahsiyet fukaraları.

“Karakter fukarası” tabiri vardır bizim insanımızın sık sık kullandığı. Kendi olmayı başaramamış, bünye/beden ile bir takım özgün melekeler paralel gelişmemiş, aslında sağlıklı gibi gözükse de ciddi sağlık ve kişilik problemleri yaşadığına hükmedilebilecek çok sayıda insan için kullanılır. Bunların, toplumun hangi kesiminde yaşıyor, hangi makam, mevki, kariyer sahibi oldukları veya ne kadar mal/mülk edinmiş olmaları çokta bir önem atfetmemektedir. Hani eskilerin sürekli dillerine pelesenk edipte bir hakikati en yalın, en çarpıcı bir şekilde; “Oğlum ben sana şu makam, mevki ve kariyer sahibi olamazsın demedim, ben sana “adam olamazsın” dedim” anekdotunda dillendirmeye, anlatmaya çalıştıkları gibi. Adam olmak ile belki de birilerinin erişimini hayal bile edemeyecekleri makam, mevki, kariyer, mal/mülk sahibi olmanın aynı anlama gelmediğini, gelmemesi gerekliliğini bundan daha güzel anlatabilecek bir cümle bulunamaz herhalde. Zira bu cümle çilelerin, meşakkatlerin, fedakârlıkların, yani bir takım ağır bedellerin ödenmesi ile oluşmuş bir hakikatin çok acı bir şekilde dillere dökülmüş izharıdır.

Kendi olmayı başaramayan insanlar, istedikleri makam ve mevkilere gelmiş, hayal dahi edilemeyecek zenginliklere ulaşmış, akla ziyan dedirtecek tüm koruma kalkanlarına sahip olsalar bile son derece aciz ve çaresiz kimseler olma gerçeğinden bir türlü kendilerini kurtaramayanlardır. Acizlikleri bu tipleri alabildiğine despot, zalim, tatminsiz, hırçın, tutarsız, saldırgan, en önemlisi de kibir abidesi yapmaktadır. Hani işten çıkarılmış ve kaygı çeken adama sorulduğu gibi; “maaşı sen mi alıyorsun, yoksa patronun mu veriyor?” Maaşı kendisi alan kişi özgüveni yüksek, kaygısı daha az, cesur, kararlı ve çalışkan olandır ki “rızkını taştan çıkarır”. Diğeri ise sürekli bir patron arayışı içerisindedir ki onun doğruları, onun inançları, onun beklentileri, onun siyasi görüşleri kendi doğruları, inançları, beklentileri ve görüşleri olandır ki kişiliği gelişmemiş, karakteri olgunlaşmamış, kimlik sahibi olamamış kişilerdir. Sürekli patrona yaranma kaygı ve telaşı içerisinde onun ağzına bakan, suflörü gibi ne üflerse onu konuşan kendine özgü görüş ve düşence geliştiremeyen, olsa dahi dillendiremeyen zavallılardır. İpleri gözükmeyen kuklalardır. Dün akı, bugün karayı savunmada problem yaşamıyor gibi gözüküp kendince ilmi, milli, dini delillerle her iki görüşe de dayanaklar bulmakta zorlanmayan kendince çok zeki ve uyanık(!) olduğunu zanneden “karakter fukarası” kişilerdir bunlar.

YAZARLAR