Beşir İSLAMOĞLU


KENDİMİZ OLMAK ZORUNDAYIZ

Beşir İSLAMOĞLU; İnsan, doğuştan mükemmel (donanımlı) bir şekilde yaratılmıştır.


 

İnsan, doğuştan mükemmel (donanımlı) bir şekilde yaratılmıştır. Mahlukat içerisinde şerefli bir mevkiye sahiptir. Kendisine verilen bu değeri, yani insanlık şerefini korumayıp, içindeki şeytani dürtülere kulak verirse, her türlü ahlak dışı davranışa kayacağını bilmesi gerekir.

İnsanın, “ahseni takvimden, esfele safiline” düşmesi oldukça kolaydır; zira insan, fıtratı gereği komplike bir varlıktır. O kadar çok özelliklere sahiptir ki nerede, nasıl ve hangi özelliğini açığa çıkaracağı belli olmaz. 

Onun için, kim dünya ve ahiret iyiliğini istiyorsa, Vahye, fıtratına, vicdanına, akl-ı selime kulak vermesi gerekir. Yani, fıtratındaki hanifliğe, özüne ve kendine sahip çıkması lazım; aksi takdirde kendisi olmaktan uzaklaşır.

“Kendimiz olmak” demek, Allah’ın yarattığı temiz fıtrat üzere kalmak demektir. “Kendimiz olmak”, bize verilen akıl, düşünce ve irade gücüyle yaratılmışların fevkinde ve sorumluluk altında olduğumuzu idrak etmek demektir. 

“Kendimiz olmak” demek, sözü ve özü bir olmak demektir. Mert, dürüst, samimi, adil, gerçekçi ve candan olmak demektir. Her türlü nifaktan, ikiyüzlülüktan, yapmacık davranışlardan, yalpalanmaktan, aldatmaktan uzak durmak demektir. 

Kur’an okuduğumuzda pek çok ayette, iman-amel bütünlüğünün olması gerektiğini görürüz. Yani iman iddiasında olanların, imanlarının gereği olan salih amel peşinde koşmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Öyle ki Saff suresinde bir ayet, bu konuda ciddi şekilde bizleri uyarmaktadır.

 “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız (veya yapamayacağınız) şeyleri söylüyorsunuz. Yapacağınızı söyleyip yapmamanız, Allah katında büyük bir sorumluluk getirir.” (Saff 2,3) 

Esasen bu ayette, söylemleri ile eylemleri çelişen, uyum içinde olmayan, kısaca sözü ve özü bir olmayan müminler uyarılmaktadır. Yani, münafıklığa, ikiyüzlülüğe, samimiyetsizliğe götüren her türlü davranışlardan uzak durmamız istenmektedir.

Geçmişte olduğu gibi bugün de toplumun –az bir kısmı hariç- neredeyse tamamı “çıkar-menfaat” merkezli hareket etmektedir. Fert, her zaman başkalarının adamıdır. Çıkarı kimden ve nereden ise, oranın adamıdır. Bir türlü kendisi olamıyor. Özünü kaybediyor. Özünü kaybedince de toplumda güveni kalmıyor. Güven kalmayınca da toplum manen çöküyor. İşte o zaman, herkes birbirinden rahatsız ve birbirinden şikayetçi duruma geliyor. Memnuniyet asla kalmıyor.

Şundan emin olmalıyız ki hayat tesadüflerden ibaret değildir; eylemlerimizin bir aynasıdır. Biz hayata ne verirsek, hayat da biz onu verir. Toplum ve toplumun inşa ettiği “sistem” ne kadar adil ise, o kadar “adalet” beklenmelidir.

Bu, Rahmanın bir yasasıdır/kaderidir. Felsefi ifadesiyle bir tür determinizmdir. Sebep sonuç ilişkisine bağlıdır. Tıpkı tarlasına buğday ekenin, mısır bekleyemeyeceği gibi. Yine tıpkı, ormanda çıkarılan seslerin yankı yaparak aynen geri dönmesi gibi.  

Öyle ise, toplumda adalet, hakkaniyet, merhamet, iyilik, samimiyet, dürüstlük gibi meziyetlerin yerleşmesini kim istiyorsa, herkesten önce o kimse üzerine düşeni yapmalıdır. Bunu yapmayanların bu iyilikleri isteme hakları olamaz. Zaten inandıkları gibi yaşayamayanlar, zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlayacaklardır. Diyeceklerdir ki “herkes çalıyor, herkes adaletten kaçıyor; biz mi düzelteceğiz!” İşte o zaman da sözün bittiği noktaya varmış olacağız.

Tolstoy’un dediği gibi, “herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür; ama kimse önce kendisini değiştirmeyi düşünmez.” 

Kendini değiştirmeye, düzeltmeye, ıslah etmeye çalışan ancak ıslah olunur. Zulüm işleyenin adalet bekleme, günah işleyenin sevap bekleme, ahlak dışı hareket edenin güzel ahlak bekleme hakkı olamaz.

Evet, Allah’ın izzetine inanan bir insan, izzetli/onurlu olur ve asla Allah dışında başkaları yanında izzet aramaz. İster dini, ister siyasi, ister ekonomik ve ister başka sebeplerle olsun, Allah dışında hiç kimseye izzetini ezdirmez. Kimsenin önünde eğilmez, yaranmaya çalışmaz, dalkavukluk etmez.

Sadece Allah yanında izzet arayanlar, hiç kimseye taparcasına bağlanmaz, önünde eğilmez, kıyama durmaz, secdeye kapanmaz; ancak basiretini kaybetmiş, öz benliğine yabancılaşmış ve kendisi olmaktan çıkmış kimseler sürekli izzeti başkalarında bulmaya çalışırlar. Bunlar, insanlığın yüzkarasıdır. Bunlar hem kendilerine, hem de başkalarına büyük zarar vermektedirler.

Özetle, adalet ve merhamet toplumu olmak istiyorsak, kendimiz olmak zorundayız. Herkes kendisi olmalıdır. Dürüst, samimi ve ilkeli olmalıdır. Olduğu gibi görünmelidir. Göründüğü gibi olmalıdır. Rengi ve kıblesi (dini, inancı, ameli) flu olmamalı, gayet açık seçik olmalıdır. 

Allah’ın en sevmediği davranış nifaktır, ikiyüzlülüktür, kula kulluktur (şirktir.) Müminler behemahal ikiyüzlülükten ve kula kulluktan uzak durmalıdırlar. Bilinmelidir ki sorumluluklarımızı yerine getirmeden hedefe varamayız. Tembel tembel, avare avare gezip mehdi bekleyemeyiz; günah ve musibetleri kadere yükleyemeyiz. Zalim olandan adalet bekleyemeyiz. 

Sözü M. Akif’in şu güzel ifadeleriyle sonlandıralım:

“Kadermiş” öyle mi, haşa bu söz değil doğru,

Belanı istedin, Allah da verdi, doğrusu bu,

Talep nasılsa, tabii netice öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetme ihtimali mi var!” 

Selam ve muhabbetlerimle… 



YAZARLAR