Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


KAYGILANDIRAN SESSİZLİK ve TEPKİSİZLİK!

Mustafa Doğu'nun yazısı;


 

İstanbul Şehir Üniversitesi bir gece yarısı kararnamesi ile kapatıldı. Bu kapatma ile ilgili başta bu ülkenin aydınları, akademisyenleri, entelektüelleri, âlimleri, hocaları, yazar-çizerleri adeta sessizliğe gömülerek “görmedim-duymadım-bilmiyorum” moduna bürünerek tepkisizliği tercih ettiler. Bu sessizliğin ve tepkisizliğin arkasında yatan gerekçenin, korku veya elde edilen kazanımları kaybetme kaygısı olsa gerek. Bütün bunlara rağmen iki elin parmağını da geçmeyecek olsa da yürekli/yiğit/vicdanını yitirmemiş birileri edebiyle/adabıyla bu vahim ve bir o kadar da düşündürücü, kaygı verici, ürpertici olay karşısında sessiz kalamadı. Zira “kim olursa olsun”, “kimden gelirse gelsin”, haksızlık karşısında susmamak, gerekli tepkiyi ortaya koymak vicdanı körelmemiş, duyguları/değerleri yozlaşmamış, her şeye bir tevil bulma gibi zehaba kapılmamış, hesabi olmayıp hasbi olabilmeyi sürdürebilmekte olan, irade sahibi kişilerin önemli bir meziyetidir. Bu çerçevede altına tereddütsüz imzamı atabileceğim en güzel tepkilerden birini, son derece özenle seçtiği anlamlı, edepli cümleler ile ortaya koyabilen, “Çocuk Edebiyatı”nın başarılı yazarlarından Mustafa Ruhi Şirin olmuştur.
            “Dün kapatılan Şehir Üniversitesi haberiyle güne başlarken altmışbeş yıllık ömrümde ilk defa bu kadar çok korktum ve ülkem için endişeye kapıldım! Ne kalan aklım ne de dünyanın bütün dillerindeki kelimeleri yeterli değil bu büyük korkumu açıklamaya. Eminim Ezop yaşasaydı ve bu kadar büyük bir “düzmece masal”la üniversite kapatıldığını duysaydı fabl anlatmaktan vazgeçerdi!.
Bir üniversite kurma hayalini gerçekleştiren Bilim ve Sanat Vakfı’nı ve yedi bin öğrencisini korkmuş kalbimle selamlıyorum…
Fakat asla ümitsiz değilim. Doğmuş ve doğacak çocuklarımız büyüyecek ve yeniden yazacaklar aklın aydınlığında kardeşliğin, barışın ve esenliğin tarihini…”

Demokrasi, son yüzyılların üzerinde en çok konuşulduğu, tartışıldığı bir yönetim şeklidir. Bu yönetim şeklinin ana unsurlarını siyasi partiler ve seçimler oluşturmaktadır. Demokrasilerde darbelere, muhtıralara, bildirilere asla yer yoktur(!). Batının üretip tüm dünyaya pazarladığı ve adeta vazgeçilmez, tartışılmaz alternatifi dahi olmayan yönetim şekli olarak lansımanını yaptığı Demokrasinin tek varyantlı olmadığı gözükmektedir. Zira bugün ileri demokrasinin beşiği addedilen ABD ve AB’de etnik, kültürel, dinsel ve mezhepçi her türlü ırkçılık/milliyetçilik toplumların kanayan yarası olmaya devam etmekte. Bilinçaltı oluşmuş “kast” sistemi, bu ülkelerin tamamında varlığını sürdürmekte. Kolonyalist ve sömürgeci mantalite, kendi dışındaki, adına “gelişmekte” veya üçüncü dünya” dedikleri ülkelerde “neo –yeni-“ versiyonu ile acımasız bir şekilde uygulamaya devam ettirilmekte. Kendi ali çıkarlarına(!) hizmette kusur eden iktidarlar, demokrasinin birincil düşmanı olarak ilan ettikleri “darbe” ile indirildiğinde her türlü zırva tevil ve yorumlarla darbeciler meşrulaştırılmakta, “öldü kral, yaşasın yeni kral” mantığıyla baş tacı edil/ebil/mektedirler. Öyle ki, despot otoriter ve totaliter yönetim anlayışına şiddetle karşıymış gibi gözüken bu ikiyüzlüler, kendi menfaatlerine hizmet etmeyi sürdürecek kişi ve kurumların bu minvaldeki arayışlarına ve yasal düzenlemelerine ses çıkarmamaktadırlar. Kısacası; gelişmekte olan ülkelere giydirilmeye çalışılan bu demokrasi elbisesi prova yapıcılar tarafından istenildiği gibi kırpılmakta, kuşa çevrilip transparan bir kıyafete dönüştürülebilmektedir. Tıpkı Mekke müşrikleri gibi, helvadan yaptıkları putlarını, acıktıkları zaman yiyebilmektedir.

Türkiye kurulduğu yıldan itibaren çeyrek asır tek parti yönetimi ile idare edildi. Her şeyin iradesini elinde bulunduran bu parti, kendini adeta la yüs’el bir konumunda görüyor ve kimseye hesap vermek zorunda hissetmiyordu. Neticede çeyrek asır sonrada olsa Türkiye çok partili sisteme istemeyerekte olsa geçiş yapıyordu. Bu geçişle birlikte halk “darbe” olgusuyla da tanışıyordu. Bu yalın, basit teorik bir tanışıklık değildi. Ülke insanı, seçilmiş bir iktidarı, kötü gidişe “dur” deme gibi kulağa hoş gelen söylemin eşliğinde kendilerini “vatansever (!)” addeden bir güruhun yönetime el koyması ile pratiğe indirgenmiş olarak çok ağır bir şekilde öğreniyordu. Bu olgu, her on yılda bir ülkenin makûs bir kaderiymiş gibi farklı varyantlarıyla deneniyordu. Kendilerini “devletin gerçek sahibi” olarak görme gibi -tedavisi neredeyse imkânsız- bir hastalığa tutulmuş bu güruh, darbe girişimleri ile ülke insanının kahir ekseriyetini korku, sinmişlik ve sindirilmişliğin eşiğinde karakter ve kişilik fukaraları haline getirmekteydiler. Zira bu, kolonyalistlerin sömürdüğü ülke insanının zihninde, düşüncelerinde oluşturduğu ve üzerinden atılması hiçte kolay olmayan büyük bir travma kadar vahim bir durumdu.

Özellikle ülkenin son yarım asırlık dönemi önemli darbe, muhtıra, bildiri gibi vesayetçi, totaliter iktidar özlemini duygularında, benliğinde, ruhunda taşıyan ve bu ihtirası, fırsatını yakaladığı ilk anda faş etmekten çekinmeyen kesimlerin müdahalesi ile geçmiştir. Üçüncü dünya ülkelerinde sık sık görülen ve adeta dünya kamuoyu tarafından kanıksanmış, olağanlaşmış bir hadise olarak algılanan bu tür girişimlerin asırlardır köklü bir devlet geleneğine sahip olan ve büyük bir imparatorluğun bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleşiyor olması üzerinde ciddi değerlendirmelerin, analizlerin yapılmasını gerekli kılmaktadır. Tabii ki yapılacak bu analizlerin devletçi ve devlete bağımlı olmayan, bağımsız, sivil, özgün ve adil kişi ve kurumlarca gerçekleştiriliyor olması “olmazsa olmaz” ilk şart olmalı ve çıkarılacak sebep-sonuç ilişkisi bu büyük yaraya, cerahate, probleme ciddi neşter vuracak cihette olabilmelidir. Peki, bu yapılabilir mi diye baktığımızda olumlu, bir cevap verebilmek, bir umut taşıyabilmek imkânsıza yakın bir olasılık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ümitsizliğin zihinlerde, gönüllerde, kalplerde oluşmasını sağlayan temel saikler ise; asırlardır yaşanan olaylar ve bu olayların arka planındaki gerçeklerin açık yüreklilikle, samimiyetle, dürüst ve doğru bir şekilde konuşul/a/mıyor, tartışıl/a/mıyor olmasıdır.

Yine, soğuk bir Şubat günü adına “post modern” dedikleri bir darbe girişimi ile ülkede tarih yeniden tekerrür ettiriliyor, zinde güçler(!) seçilmiş ve son derece başarılı icraatlara imza atan iktidara büyük bir niyet okumacılığı(!) dehasıyla çifte ajandalı olmakla itham ederek posta koyuyordu. Bu tehdit ve şantajlar karşılık buluyor ve iktidar görevi iade etmek durumunda kalıyordu. Neticede ağlar örülmeye, oyunlar oynanmaya devam ediyor ve yeni bir hükümet iş başına getirttiriliyordu. Zinde güçlerin tensip ve tasvipleriyle kur/dur/ulan hükümet, Cumhuriyet tarihinin her anlamda en büyük yıkımlarına neden olacak icraatların altına imza atıyor olmalarının bu kritik süreçte hiçbir önemi yoktu. Yeter ki vatan, hainlerin/bölücülerin(!) kurduğu hükümetten kurtulmuş olsun, gerisi lafügüzaftan başka bir şey değildi.

İşte, siyasi, ekonomik, sosyal hayatın tamamında daralmışlığın, tıkanmışlığın, hukuksuzluğun, baskının, yolsuzluğun, yoksulluğun, adam kayırmacılığın zirve yaptığı, ahlaki ve etik değerlerin dibi gördüğü bir dönemde, birileri büyük vaatlerle iktidara talip olduğunu bildiriyordu. Hatta vaatlerini bir tık daha ileriye götürerek tüm bu olumsuzluklarla mücadele edileceklerini ve özlenen adil toplumu oluşturacaklarını bildiriyorlardı. Üstelik bu kadronun önemli bir kısmı yarım yüzyıldır Türk siyasi hayatında “adil düzen”, “milli görüş” söylemleriyle diğerlerinden çok farklı olduğunu iddia eden bir yapıda uzun yıllar siyaset yapmış kişilerden oluşuyordu. Her ne kadar bu söylemler ve bunun gereğini yerine getiren icraatlar kopup geldikleri partiye pahalıya mal olmuş ve halkın büyük teveccühüne ve mazhariyetine nail olmalarına rağmen “zinde güçler(!)”in öfkesinden ve tasallutundan bir türlü yakalarını kurtaramamış olsalar da. Ancak önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu kopup ayrılanlar öncekilerin düştükleri hatalara düşmemek için(!) “gömlek”leri yenilediklerini söyleyerek birilerinin kaygılarını ve korkularını gidermeye çalışıyorlardı. Her ne kadar kopup geldikleri siyasi yapıya, tüm halkın gözleri önünde, son derece gayri ahlaki, gayri insani, gayri hukuki yöntemler kullanılarak, karanlık mahfillerinde tezgâhladıkları kirli senaryolarını yalanın, iftiranın, dalaverenin her türlüsü ile makyajlayarak medyanın da büyük bir kısmını yanlarına alarak bu insanları aşağılamış, değersizleştirmiş, ötekileştirmiş olsalar da. Neticede kader ağlarını örmeye devam ediyor ve bu kopuşu gerçekleştiren kadro, Üç (Y) sloganı (yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar ile mücadele) başta olmak üzere kocaman kocaman söylemlerle seçime giriyor ve halkın kahir ekseriyetinin teveccühleriyle Cumhuriyet tarihinin tek başına, en uzun iktidarda kalan parti ve liderlerinden biri olma payesini elde ediyorlardı.

Tek partili sistemler demokratik yönetim ve idare şekli değildir. Çok partili sistemin uygulandığı demokratik ülkelerde muhalefet, en az iktidar kadar büyük bir öneme haizdir. Muhalefet, toplum adına iktidarı denetleyen, sorgulayan, yapılacak seçimlerde en güçlü iktidar adayı olması gereken bir olgudur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıldan itibaren uzun yıllar tek parti yönetimin egemenliği alında varlığını sürdürmüş ve her şeyin belirleyicisi, devletin tek sahibi gibi davranmış, sembolikte olsa muhalif oluşumlara izin verilmemiştir. İşte bu dönemde uzun süre iktidar olan ve çok partili hayata geçilmesiyle birlikte uzun süre muhalefetin anası rolünden öteye geçemeyen bu parti, toplumuna “öz ana” şefkat ve merhametinden ziyade “üvey ana” refleksleriyle yaklaştığından olsa gerek, bir türlü inandırıcı olamamaktadır. Toplumun değerleriyle sürekli kavgalı, en ufak bir fırsatını yakaladığında “mal bulmuş mağribi” misali bodoslama saldıran, yaptığı yanlışın farkına vardığında bile “özrü kabahatinden büyük” söylemlerde bulunan kadroların kuşatılmışlığı altındaki bu yapı, toplumuna umut olmaktan, güven telkin etmekten son derece uzak bir görüntü sergilemeye devam etmektedir. Her ne kadar son dönemde ki bazı yönetici ve gösterilen adaylar ile geçmişin muhasebesini yapmaya, yeri geldiğinde itiraflarda bulunmaya yeltenilse de bunun bir takiyye olduğu zehabı toplumda hala baskın bir duygu ve düşünce olmaya devam etmektedir. Son yapılan yerel seçimlerde muhalefetin elde ettiği başarının arkasında yatan en büyük neden, bu sempatik ve şirin söylemlerin eşiğinde gösterilen adaylardan ziyade, iktidarın büyük bir kibir ile “her şeyin en iyisini, en doğrusunu ben bilirim ve bunu gerçekleştirecek en doğru adayları ben belirlerim” yaklaşımına gösterilen tepkiden başka bir şey olmasa gerek. Muhtemeldir ki muhalefet halkın kendine verdiği bu avansı son derece hovardaca harcayacak ve yaşanan olumsuzluklara rağmen iktidar, koltuklarında oturmaya devam edecektir. Kendileri “eski” olup da kamuoyuna “yeni” olarak yansıtılmaya çalışılan oluşumlarda “düne kadar neredeydiniz?” sorusunun muhatabı olmaktan kurtulamayacak ve büyük ihtimalle inandırıcı olamayacaklardır.

Türk siyasetinde her şey değişiyor ama değişmeyen tek şey “dün dündür, bugün bugündür” söylemi ve yansımaları. Dünün mağdurları çok hızlı ve kolay bir şekilde bugünün mağrurları olabiliyor. Dün kendisine yapılanlardan dolayı feryadı figan edenler bugün o gün yapılanları mumla aratacak eylemlere imza atabiliyor ve bunu da her türlü tevil/tefsirle meşrulaştırabiliyor. Her şey popülist siyasetin bir unsuruna, bir aracına dönüştürülebiliyor. Allah’ın aziz dini her devirde ve dönemde birilerinin politik çabalarının ve hedeflerinin bir unsuru haline getirilebiliyor. Her türlü izm ve ideolojinin yaşamlarında hayat bulduğu zavallılar, Allah’ın aziz dinini bir sos gibi kullanmaktan imtina bile etmiyorlar. Öyleki, kirli/çirkin işlerini bile bu kanalla meşrulaştırıp, mubahlaştırmaktan hayâ bile duymuyorlar. Herkes ölüme inandığını ve ahiretin var olduğunu dillendirmekte ama ne hikmetse ölümsüzlük vaadedilmiş gibi yaşamakta ve ahireti yakin değil uzak kılmaktadırlar. İsrafın, yolsuzluğun, hukuksuzluğun her türlüsü işlendiği halde, bizim camiadan, kulüpten, ekolden, dernekten yaklaşımıyla ses çıkarılmamaktadır.

Adil, fazıl, erdemli bir toplumun var olmasını ve sürekliliğini sağlayacak yegâne unsurlardan biri –belki de en önemlisi- batı jargonu ile “Sivil Toplum”, bizim kendi medeniyet/kültür dilimizle “Cemaat”lerdir. Bunlar toplumun/kamunun vicdanıdırlar. Otorite sahibi iktidar ve yapıları denetler, iyiliği yapar, kötülükten kaçınır ve bunlarla ilgili telkin/tavsiyelerde bulunurlar. Bunlar toplumun bilgi/bilinç düzeyinin yükselmesine, liyakat sahibi emin kişilerin oluşmasına katkı sağlayan “gönüllü” teşekküllerdir. Yaptıkları her işi şov/gösterişten uzak, rızayı İlahiye matuf olmak için son derece hasbi bir şekilde tasavvur ve icra ederler. Vefa, dostluk, kadirşinaslık, îsâr, dürüstlük, eminlik gibi erdemli hasletlere sahiptirler. Hayatın acımasız bir imtihandan ibaret ve geçici olduğunun şuuruyla hareket eder, makam/mevki/mülk/şehvet ve şöhret gibi unsurların bu imtihanın en çılgın, en cezbedici birer tuzağı olduğu bilincini ruhunda ve bedeninde sürekli diri tutarlar. İşte bundandır ki; kimse için “kafesteki kuş” veya bir “arka bahçe” pozisyonunda olmazlar. Yapılan tüm yanlış ve hukuksuz işlerin –âmâsız, velakinsiz, fakatsız, varsayımsız- karşısında durur, adil, ahlaki, hukuki tüm güzel uygulamaların destekçisi olurlar. Bu tür teşekküller bu tür güzel hasletlerini yitirdi mi o toplumda adaletten, erdemden, liyakatten, meşveretten, faziletten bahsetmek imkânsızdır. Zira toplum vicdanını yitirmiştir. Bu tür teşekküllerin iktidarlarla ilişkisi ashabın Hz. Peygamber ile olan ilişkisinden ziyade –ki O Allah’ın elçisi idi ve yaptığı her iş vahiy süzgecinden geçiyordu- diğer dört halifeyle olan ilişkisi gibi olmak durumundadır.

Bu ülkede çok badireler atlatmış, çok ağır sınavlardan geçmiş ve ciddi bedeller ödemiş bu teşekküller ne acıdır ki kaygılandırıcı ve ürpertici bir sessizliğin içine gömülmüş ve taşıdıklarını iddia ettikleri misyondan uzaklaşmaktadırlar. Bugün kapatılan bir üniversite ve onun bağlı bulunduğu vakfın başına gelenler için hangi sebep ve gerekçeyle olursa olsun, tek kınayıcı, eleştirici, tenkit edici bir yaklaşımdan bile kaçınıyor olmalarının anlaşılabilir hiçbir izahı yoktur, olmamalıdır da. Bugün bundan kaçınanlar, mahşeri vicdanda bu ve benzeri birçok olayla ilgili muhakeme edilmekten kurtulamayacaklarını bilmiyorlar mı? Unutulmamalıdır ki, Dünyanın dört bir tarafında organize etmeye çalıştıkları kurbanların kanları, etleri, derileri, yaptıkları paylaşımları değil, ortaya koydukları/koyacakları tavırları, duruşları, takvaları Rabbimize ulaşacaktır vesselam.  



YAZARLAR