Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Muhammet YETİŞ


KARA KITADA BEYAZ BİR SAYFA ÜMİDİYLE…(1)

Yazarımız Muhammet Yetiş'in "Afrika ile ilgili yazısı...


2019’da pasaportumun yetişmemesi 2020’de Bangladeş hükümetinin izin vermemesi nedeniyle gerçekleşmeyen yurtdışına gitme hayalim 2021 yılında nihayet gerçeğe dönüşmeye başladı. İylikder gönüllüsü olarak kurban organizasyonu kapsamında Afrika’ya gidiyordum. Gideceğim ülke de belli olunca (Uganda) da heyecanım tavan yapmıştı. Hele bir de birlikte gideceğim yol arkadaşım Abdulhakim Yalçın hocamız olduğunu öğrendiğimde sevincim ikiye katlanmıştı.Herhalde iki yıl beklemenin kefareti diye düşündüm.Nihayet Kara kıtanın kara tenli ve kara bahtlı insanlarıyla buluşacaktım.Yüzleri coğrafik şartlar ve iklimden dolayı kara olan bu mazlum insanların bahtları neden kara olmuştu?Halbuki dünya üzerindeki en verimli ve zengin toprakları üzerinde yaşıyorlardı.Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları potansiyeli bakımında dünyanın en gözde topraklarıydı buralar. Dört tarafı denizler ve okyanuslar ile çevriliyken deryaların da nimetleri kendilerine sunulmuştu. Öyleyse bu mazlum insanları açlığa, susuzluğa, bakımsızlığa, bilgisizliğe kısacası maddi manevi her türlü yoksunluğa mahkum eden ne idi? Bahtları kara mıydı, yoksa karartılmış mıydı? Aslında bu soruların cevaplarını hepimiz biliyoruz. Biliyoruz bilmesine de, boyutlarını yeterince idrak edemiyoruz. Çünkü Afrika’nın son 300 yılına baktığımızda vahşi Batı’nın yeni kıtaları keşfetmesiyle birlikte bu Kara Kıta’nın makus talihinin başladığını da görüyoruz.

Aç gözlü Batı insanının bu topraklardaki yer altı ve yerüstü zenginlikleri keşfetmesiyle birlikte yağmalama da yoğun bir şekilde başlamış.Yağmalanan sadece altın,gümüş, elmas gibi madenler; petrol,ormanlar ve hayvanlar vb. değil sadece; hayatlar, bedenler, ırzlar, inançlar, hayaller, umutlar da yağmalanmış maalesef. Bu topraklarda yaşayan insanların her şeyi çalınmış. Başta İngiliz ve Fransızlar olmak üzere topraklara çöreklenen Belçika, Portekiz, İspanya, Hollanda, İtalya, Amerika ve Rusya gibi sömürgeci devletler maddi ve manevi değerleri leşlere saldıran sırtlanlar gibi paylaşıp sömürmüşler. Burada yaşayan insanların her türlü yer altı ve yer üstü kaynağını çalıp sömürmenin yanında buradaki insanların hayatları; hatta kendilerine bile çalmışlar. Gemilere doldurulan milyonlarca Afrikalı’nın çoğu yollarda kötü koşullardan ve hastalıklardan dolayı öldürülmüş. Bu yolculuklardan sağ kurtulanlar ise Amerika ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yüzyıllarca en ağır koşullarda köle olarak kullanılmışlar. Peki geride kalanlar çok mu şanslı? Tabi ki hayır. Onlarda açlığa, susuzluğa, iç savaşlara, toplu kıyımlara mahkum edilmiş. Batılı ülkeler bu topraklardaki her türlü kaynağı kendi ülkelerine aktarıyor;  sömürdükten sonra Afrika’da kendilerine göre bir nüfus alanı oluşturuyorlar; cetvelle sınırlarını çizerek oluşturdukları ülkeciklerin başına kendi kuklalarını-beslemelerini yerleştirerek buradaki sömürü düzenlerini kalıcı hale getiriyorlar. Afrikalı bilge Jomo KENYATTA bu konudaki tespiti çok manidardır.”Misyonerler/Batılılar topraklarımıza geldiğinde bizim ellerimizde topraklarımız/servetimiz, onların ellerinde İncil vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil; onların elinde topraklarımız/servetimiz vardı.’’  Kurdukları sömürü sistemleri ile Afrika’da sömürü sistemlerinde bir çatlama baş gösterir veya bazı halklar uyanıp onların oyunlarını fark etmeye başlarsa oralara  hemen müdahale eder; bu kıtada on binler hatta; milyonların ölümüne yol açacak savaş ve çatışmaları başlatırlar. Bazen kendileri direkt müdahale eder bazen de iç savaş çıkararak durumu kontrol altına almaya çalışırlar. Velhasıl bu kara kıtada yaşayan insanların tenlerini güneş ve iklim karartırken kaderlerini de şeytanlaşmış Batı insanı karartmıştır .

Türkiye’den buraya yardım elini uzatan birçok hayır kurumunun yaptığı insani ve sosyal  yardımlar  Afrika’da yaşanan sefaletin önlemek/ kapatmak için çok yetersiz tabi ki.Yinede hayır kurumlarının yardımları Hz. İbrahim’in atıldığı ateşi söndürmek için su taşıyan karınca mesabesinde büyük gayretlerle devam ediyor .İnşallah Allah, Hz. İbrahim’i ateşten kurtardığı gibi Afrika’da yaşayan bu mazlum insanlarını da Batılı devletlerin pençesinden kurtarır. Bizler de Afrika’daki kardeşlerimizin açlık ve sefaletini bir nebze de olsa azaltmak için yola revan olduk. İyilikder’in  kurban vekaletlerini yerine getirmek bize verilen kurbanları kestirip etlerini Uganda’daki ihtiyaç sahibi kardeşlerimize ulaştırmak için yola çıktık. 16 Temmuz Cuma günü Adıyaman –İstanbul uçağına binmemizle bu kutlu yolculuk başladı. Beni hava alanına bırakan eşim ve kızlarım Meryem, Enfal, Şüheda’nın coşkusu bu seferimizin bereketli geçeceğinin muştusu gibiydi. Abdulhakim hocamla uçağa biner binmez başlayan koyu muhabbetimiz İstanbul’a inince kesilse de çok üzülmedim; daha 10 gün daha beraberdik.  İstanbul genel merkezimizde görevli arkadaşlarımızın bizleri karşılaması ve genel merkezdeki kurban organizasyonunun verdiği coşku, umut ve heyecanımızı katlayan unsurlar oldu. Genel merkezde yaptığım görüşme ve gözlemlerde başta başkanımız Mehmet KAYIŞ olmak üzere görevli arkadaşlarımızın profesyonel bir anlayışla ve aynı zamanda amatör bir ruhla çok bereketli çalışmalar yaptıklarına şahit oldum.İstanbul  Fatih’te bulunan genel  merkezde bir fırsatımı bulup Fatih semtini  biraz dolaştım. Fatih eski Fatih; fakat demografik yapı baya değişmiş. Cumartesi günü birkaç saat öncesinden havaalanına gittik. Biz tedbiren 3 saat erken gitmiştik. Lakin yeni yapılan İstanbul havaalanının içinden geçip biniş kapısına geldiğimizde ucu ucuna uçağa ancak yetiştik. Havaalanı değil adeta bir şehir inşa edilmiş.4 gönüllü arkadaşımızla uçağa bindiğimizde karşılaştığımız manzara şaşırtıcı ve bir o kadar da sevindiriciydi.

Yüzlerce yolcunun olduğu uçakta, yolcuların büyük bölümünün bizim gibi kendi şehirlerinden kurban vekaleti toplayıp bunları Afrika’nın çeşitli ülkelerinde kestirip oradaki mazlumlara et ulaştırmaya çalışan gönüllüler olduğuna şahit olduk. Aslında havaalanında da bu manzaralarla karşılaşmıştık. Havaalanı ve uçağın içindeki gözlem ve görüşmelerimizin sonucunda şöyle bir fotoğraf oluşuyordu. Türkiye’nin birçok bölgesinden gönüllü STK’ler ki yüzlercesi söylenebilir. İnsani yardım niyetiyle Türkiye’deki  Müslümanlardan topladıkları infakları Afrika‘daki mazlum ve mahrum kardeşlerimize ulaştırmak için çırpınıyorlardı. STK’lerin yanında resmi veya yarı resmi kuruluşlara Avrupa’daki Müslümanların yaşadıkları bölgelerde kurdukları STK’leri ekleyince fotoğraf biraz daha güzelleşiyordu. Kurum ve kuruluşların yanında Müslümanların bireysel olarak da bu insani yardım çalışmaları gerçekleştirdiğini eklemek gerekir.Bu duygu ve düşüncelerle hayatımın en uzun yolculuğunu(yaklaşık 10 saat) yaparak önce Ruanda’ya orada 1-2 saat bekledikten sonra Uganda’nın Entebbe şehrinde bulunan havaalanına iniş yaptık. Daha uçaktan iner inmez zamanda geriye doğru yolculuk yaparak 50-60 yıl öncesine gittiğim hissiyatına kapıldım. Havaalanındaki memurlar ve polisler görevlilerinin yaklaşmaları bu ülkedeki yaşayacağımız günlerimiz hakkında ipuçları barındırıyordu. İlk sürpriz aşılarımız olmadığı için PCR testi yapma zorunluluğu oldu. Bizi karşılayan sürpriz Mihmandarlarımızla sivrisineklerin vızıltıları eşliğinde testi yapacağımız hastaneye doğru yola çıktık. Hastanede 3 saat beklediğimizi söylemeden önce bir konuyu  daha dikkat çekmek isterim. Dil sorunumuz: Uganda’da halkın neredeyse tamamı İngilizce konuşuyor. Halen İngiliz sömürüsü hissedildiği ülkede yerel diller olsa da çok az kişi kendi arasında bu dilleri konuşuyor. Diyaloglar ve tabelalar tamamı İngilizce. Tabi bizde yabancı dil özürlüsü bir toplum olduğumuz için buradaki daha ilk saatlerimizde epey sıkıntı yaşadık. Hastanede beklerken Türkiye’de okumuş Uganda’lı Muhammet’le tanıştık. Önce Kayseri’de Uluslararası İmam Hatip Lisesinde okumuş; sonra da Konya’da lisans eğitimi almış bu kardeşimiz bu sıkıntılı anlarımızda bize çok yardımcı oldu. Bu arada Uganda’daki inanç yapısı hakkında bilgi vermek gerekirse resmi kayıtlarda %12’si Müslüman %78’i Hıristiyan kalan halk da yerel dinlere inanıyor. Uganda’da yaptığım görüşmelerde Müslüman nüfusunun neredeyse %30 civarında olduğunu öğrendim. Yetkililerin Avrupa’daki yardım ve yatırımları kaybetmemeleri için demografik yapıyı farklı gösterdiğini öğrendik. Havaalanı ve hastanedeki gereksiz beklemelerden sonra kurban kesimlerini yapacağımız Bugiri şehrine doğru, siyahi şoförümüz ve siyahi polisimizle birlikte yola çıktık. Burada neden polis eşliğinde diye bir soru aklıma gelebilir. Uganda’da da çok sert Covid tedbirleri olduğu için sokağa çıkma kısıtlaması vardı. Bundan dolayı turizm sektörüne ait bir araçla ve polis eşliğinde yolculuk yaptık. On saatlik hava yolculuğu, dört-beş saatlik bekleme ve beş saatlik kara yolculuğundan sonra nihayet kalacağımız Buguri şehrine ulaştık. Şehir dediğime bakmayın: Dağınık yerleşmenin olduğu bir kasaba. Uganda’da dağınık yerleşme var. Ana yol boyunca sıralanmış küçük küçük kasabalar; biri biterken diğeri başlıyor. Şehir diyebileceğimiz birkaç yer var. Bunlar başkent Kampala, Jinya, Moroto…

Ülke 850 civarında küçük ilçeden oluşuyor. Ana yola yakın yerlerde kısmen elektrik ve su var. Birkaç km içeri girdiğimizde hiçbir altyapı veya hizmet yok. İnsanlar beş on metre karelik tek odalı evlerde yaşıyor. Tabi odada yer sergisi dahi eşya olmadığını söylemeye gerek yok. Yakında bir dere ve benzeri su kaynağı varsa şanslısınız. Arada bir gidip derede yıkanma imkanı oluyor ve içme suyunu daha kısa mesafeden temin edebiliyorsunuz. Halk o gün için bir şey bulmuşsa karnını doyuruyor. Yarın yiyecek bir şey bulmanın garantisi yok. Aslında Uganda Afrika’nın birçok ülkesine göre zengin sayılabilir. Ülke yüksek bir yerde olduğu için su kaynağı çok fazla. Dünyanın en büyük ikinci gölü (ismini bir İngiliz’den almış; Marmara ve Hazar denizinden daha büyük bir göl) Victoria gölü bu ülke sınırlarının içinde yer alıyor. Ayrıca Nil’in çıkış kaynağı bu ülkede. Buradaki kaynak hem Nil’i hem Victoria gölünü besliyor; kaynak önce gölü dolduruyor, sonra gölden taşan su ise Nil nehrinin kaynağını oluşturuyor. Bu su Afrika’nın içinden altı bin kilometreden aşkın bir mesafeyi aşarak Mısır’ın İskenderiye şehrinden Akdeniz’e dökülüyor.

Nil’in bu koluna Beyaz Nil deniyor. Beyaz Nil Sudan’a kadar ulaştıktan sonra Sudan’daki Mavi Nil ile birleşip yolculuğuna Akdeniz’e doğru  devam ediyor. Afrika’daki yerleşim genelde Nil nehrinin kıyılarında yoğunlaşıyor. Uganda’da rakımın yüksek olması; akarsu ve göllerinin bol olması ve ekvator kuşağında yer almasından dolayı yeşil bir ülke. Tropikal iklim hüküm sürüyor. Ülkede muz, ananas, mango, pirinç, şeker kamışı, mısır, çay vb. meyve-sebzeler doğal ortamlarda yetişiyor. Hayvancılık için de son derece uygun bir iklime sahip. Ayrıca ülkenin büyük bir kısmını doğal ormanlar kaplıyor. Bütün bu doğal güzellikleriyle Uganda Afrika’da çok talihli ülkelerin başında geliyor. Öyleyse bütün bu nimetlerin içinde neden bu kadar yoksulluk ve yoksunluk hakim diye bir soru sorduğunuzu duyar gibiyim. Cevabı tahmin etmek zor değil. Sömürü, cehalet, geri bırakılmışlık, tembellik vb. maalesef ülkenin kaynakları ve ekonomisi İngiliz sömürgesi nedeniyle dışa akıyor. Cehalet ve geri bırakılmışlıktan dolayı da bütün bu nimetlerden bir katma değer üretilmiyor. Merkeze uzak bütün bölgelerde; özellikle köy ve kasabalarda açlık hüküm sürüyor. Yine burada aldığım bir bilgiye göre bir bölgede bazı kadınların açlıktan dolayı sütleri kesildiği için bebeklerini doyuramadıkları ve bebeklerin açlıktan öldüklerine şahit olmamak için intihar ettiklerini öğrendim. Tabloyu anlatmak gerçekten zor.  

Bu ülkede Victoria Gölü çevresinde güzel bir orman örtüsü var. Ancak halk ormanları kesip odun kömürü yapımında kullanıyor. Geçim kaynaklarından biri bu. Ülkenin her tarafından insanlar yemeklerini bu odun kömüründe pişiriyor. Çünkü tüpgaz çok pahalı. Tüpgazı ancak zenginler kullanabiliyor. Orta kesimin büyük bölümü pişirme işleri için odun kömürünü kullanıyor. Fakir kesim ise pişirecek bir şey bulamadığı için genelde topladıkları meyvelerle ya da çaylarda yakaladıkları balıklarla karnını doyurmaya çalışıyor. Bu arada balığın çiğ olarak da tüketildiği bilgisini öğrendik. Victoria Gölünün çevresindeki ormanlar odun kömürü yapımı için kesildiğinden dolayı gölden taşan sular sellere yol açıyor. Burada yaşayan insanların açlık ve susuzluğu biraz daha derinleşmiş oluyor. Uganda’nın tamamında en büyük problemlerden biri temiz suya ulaşamama. Aslında Uganda’da su bol; göller, nehirler, çaylar çok.Asıl problem altyapı. Büyük şehirler dışında ülkenin büyük bölümünün su şebekesi yok. Büyük şehirlerdeki şebekelerde son derece ilkel. Yine de şehirlerde yaşayanlar suya ulaşabildikleri için şanslı. Ancak kırsal kesimde yaşayan insanların büyük çoğunluğu suya ulaşamıyor. İnsanlar günlük su ihtiyaçlarını karşılamak için kaynak, göl ve su birikintilerinden evlerine su taşıyor. Taşıma işinde motorbisiklet ve bisikleti olanlar şanslı. Çünkü onlar taşıma işini bu araçlarla yapıyor. Araçları olmayanlar çok uzun mesafelerden evlerine su taşıyor. Taşıma işini büyük oranda çocuklar yapıyor. Su temin etmenin yollarından biri de evlerin üst kısımlarına ve yüksek yerlere naylon veya brandadan küçük havuzlar yapmak; yağmur yağdığında buralarda biriken su günlük hayatta kullanılıyor. Bütün bu tablo temiz suya ulaşma imkanını kısıtlıyor. Bu da hastalıkları ve çocuk ölümlerini artırıyor. Dolayısıyla Uganda’da ortalama yaşam süresi 42; evet yanlış duymadınız sadece 42.Zaten bu ülkede geçirdiğimiz süre zarfında belki yüz binlerce insanlarla karşılaştık: Ancak o insanların içinde çok az yaşlı insana rastladık. İnsanların çoğu yaşam şartlarından dolayı erken vefat ediyor.

Uganda’daki ikinci günümüz arefe günü. Bugün kurban kesimlerini yapacağımız yeri ziyaret ettik. Burası Avrupalıların yaptırdığı bir okulun bahçesi. Okulun çok geniş bir bahçesi var. Pandemiden dolayı okullar tatil olduğundan okulda öğrenci yok. Dolayısıyla eğitim hakkında herhangi bir bilgi edinemedik. Kurban kesimi yapacağımız alanda kesim yerini belirledik ve kanın akacağı bir çukur açtırdık. Başka bir alanda etleri asacağımız ağaçtan iskeleler yaptırdık. Başka bir alanda da hayvansal atıkları atacağımız çukurlar kazdırdık. Buradaki partnerimiz Türkiyeli bir kardeşimiz. Her ayrıntıyı planlamış. Kurban edeceğimiz hayvanları da inceledikten sonra okul yönetimiyle görüşme fırsatımız oldu. Daha önce bahsettiğim gibi Uganda’da dağınık yerleşme olduğundan ve ülkenin birçok yerinde olduğu gibi kullanılabilir bir yol ağı olmadığından öğrencilerin günlük okula gidip gelmeleri neredeyse imkansız. Yol olsa bile hem yeterli araç yok. Araç olsa da birçok ailelerin servis ücreti ödeyecek maddi durumu yok. Dolayısıyla okul yatılı okul olarak kurgulanmış. Öğrenciler 24 saatini burada geçiriyor.  Bir sonraki gün (bayram ) gelmek üzere okuldan ayrıldık. Arefe günü yaptığımız son etkinlik bu şehirdeki bir yetimhaneyi ziyaret etmek oldu. Kurban kesim alanımızı ziyaret eden Florans Hanım bu yetimhanenin müdireliğini yapıyormuş. Bizi davet edince bizde kabul ettik. Partnerimizin de tavsiyesiyle yetimhane için çarşıdan bir-iki ay yetebilecek gıda malzemesi alarak yetimhaneye gittik. Bizleri ayakları çıplak üzerlerinde doğru dürüst elbise olmayan 20 civarında çocuk karşıladı. Siyahi çocuklarla bu buluşmamız bizi hem duygulandırdı hem de sevindirdi. Çocuklarla yaklaşık bir saat zaman geçirdikten sonra kalacağımız otele doğru yola çıktık. Partnerimiz akşam yemeği için bir restoranda gideceğimizi söyledi. Mekana ulaştığımızda 1970/1980li yıllardan kalma bir kenar mahallede bulduk kendimizi; pilavın içinde pişirilmiş kemikli et ve en fazla dörde bölünmüş suda haşlanmış tavuklar,  içi açılmadan kızartılmış balıktan oluşan menüden yemek seçtik. Yemeklerde çok ağır kokulu baharatlar kullanıldığından ve etler de genelde yeterince pişirilmediğinden buranın yemeklerini yemek oldukça zor. Hele bir de hijyen konusundaki yetersizlik yemek yemeği bizim için azap haline dönüştürdü. Partnerimiz gittiğimiz lokantanın bir Müslüman tarafından işletildiğini ve bölgenin en temiz lokantası (“lokanta” kelimesini ben kullanıyorum; mihmandarımız “restoran “ diyordu.) Seçim zor da olsa bir şeyler yiyip karnımızı doyurduk. Size tavsiyem yolunuz buraya düşerse ve yemek yemek zorunda kalırsanız tavuk yiyin. Çünkü burada tavuk çiftliği olmadığı için tavukları doğal. Ayrıca tavuk, ete göre daha çabuk piştiği için bulgurla yenebilir.  Mango, ananas vb. tropikal meyvelerde yapılan içecekler enfes. Kesinlikle tavsiye ederim. Ancak içecekleri ya kapalı şişede için ya da bardakla içiyorsanız pipet kullanın. Çünkü hijyen sıkıntısı olduğu için içemeyebilirsiniz.

Devam edecek...



YAZARLAR