Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


“Kaderle tedbir arasında”

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de çeşitli sebeplerle –çoğu da insan hatasından kaynaklanan- maden yataklarında meydana gelen kazalar, facialar genellikle insan kaybına yol açar.

Eski iktidar dönemlerinde olduğu üzere, AK Parti döneminde de özellikle de 2013’te Manisa/Soma’da meydana gelen ve tam 301 insanımızın canına mal olan maden faciası, ardından Konya/Ermenek’te ve Siirt/Şirvan’da meydana gelen kazaların büyük bölümü ders alınmadığı için” vuku bulmaktadır.

Bu bir tarafa, sevindirici(!) bir tarzda yetkililerin Soma’daki çok sayıdaki can kaybına atfen “hamdolsun 41 kişi ile atlattık” türü ifadeler, ölen inanların “tedbire başvurulmadan kendi kaderiyle baş başa bırakıldığına işaret etmektedir.

Bu insanları eli, yüzü kara idi, ama yürekleri de yara idi.

Ayrıca günümüzde “eli yüzü kara olduğu halde, “bizler kışın ısınalım diye” yaşadığı yerde maden işinde çalışmaktan başka bir iş imkanı bulamayan ve Orhan Veli’nin;

“Siyah akar Zonguldağın deresi

Yüz karası değil kömür karası

Böyle kazanılır ekmek parası”

İfadeleriyle hayatlarına neşter vurduğu madencilerin tedbirin kapı dışı edildiği, fıtratın yanlış anlaşıldığı ve kaderin kadar ve ölçü” olduğu gerçeğinin es geçildiği bir vasatta insan, yaşamak ile yaşa(ya)mamak arasında kalır ve bir sarkaç misali ipin iki ucu arasında gider gelir.

Tabi bir de sarkaçta kalamayıp dengesi herhangi bir şekilde sarsılıp kendi istemi dışında ölümle burun, buruna gelenlerin durumu ise daha bir zordur.

Mevcut iktidarın ilk günlerinde, AB’ne girme düşüncesi ile gerek iktidar cenahı ve gerekse de bu sürecin başarıya ulaşması sonucunda, şimdiye dek elde edilememiş haklar ve özgürlükleri yaşayacağını sanan birçok çevrenin, iş hayatı ve doğrudan işçileri ilgilendiren birçok konu ile pek bir alakaları olmamıştı.

Sadece ilgilenir gibi görünüp davranıyorlardı. Özellikle de “ah var ya şu liberal/ler “denen öbekler.

Birçok alanda olduğu gibi, önceleri devletin uhdesinde olan gemi inşa işi, tersanelerin önemli bir kısmı özelleştirilmişti.

Özelleştirilen birçok alanda mevcut pastadan aslan payına göz diken ve elinde iş yapacak kadar sermayesi bulunan birçok muhafazakâr, kârlı bir iş olduğu için gemi, yat inşa işine girmişti.

İşte, böylesi ortamlarda, iktidar, tersanelerde gemi inşa işinin bir kısmını özel şirketlere vermişti. Onlarda, yapım işinin ihalesini aldıkları milyon dolarlık gemileri, yatları zamanında müşterisine teslim etmek için haliyle işçi çalıştırıyordu. Hem de çok sayıda işçiyi. Ama insani ve aynı zamanda yasal şartların çok, çok altında ve genellikle de bir miktar kuru para ile ve birçok güvenceden yoksun bir şekilde…

Buna bağlı olarak aynı zamanda, tercih edilen işçiler, “coğrafya kaderdir” düşüncesine ters bir oranda, deniz kültürüne sahip olmayan yörelerin köylerinden, kasabalarından, varoşlarından işsiz olup iş arayan çaresiz insanları çalıştırmışlardı.

Hem deniz ve bilumum kültüründen yoksun ve hem de çoğunluğu acemi olunca, kötü çalışma şartlarından dolayı iki binlerin ortalarında birçok tersanede hemen her gün ölüm vakaları gerçekleşiyordu.

Bunlar, “güneşi görmek için karanlığı kazanlar” değil, bilakis güneşin altında çalışan, ama kapitalizmin iğrenç yüzünü bir de o sisteme düşünsel payanda olan liberalizm taraftarlarının kazanmaya çalıştığı özgürlükler adına önemsenmeyen çaresiz insanlardı.

Bu gemi inşa işinde ölümlü kazalar dışında, çoğu ölümle sonuçlanmamış olsa dahi, insanı ömür boyu sakat bırakan bir iş kazası daha vardı; o da nizami olarak taşınması gerektiği halde belli bir kilodaki devasa kolilerin “gelişi güzel” taşınmasından kaynaklanan bel fıtığı sakatlığı…

Yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere, adına salt basit bir iş kazası olarak bakılan kazalarda zikredilmeye değer.

İşçiler, belli bir ağırlıktaki koliyi, kendi sağlığını düşündüğü için, öngörülen taşıma şartlarına göre nizami olarak taşıması gerektiği halde, o işi zaman kaybı sayan işverenin/patronun zoruyla ölçüsüz kaldırdığı için bel fıtığına yakalanıp, yarı sakat kalan bilumum işçilerde hayatlarını zorluklarla sürdürüp dururlar.

O konuda eğer patron az buçuk insaflıysa(!) şunları söylerse söylerdi ancak; “Allah yardımcın olsun!”

İşte o kadar!

Böylesi ölümler ölen kişiler için mutlaka, ama mutlaka kaderdir,, ama böyle bir kader yönetici konumunda bulunan her kademede bulunan yetkililer için tedbirden sonra zikre değer.

Ölen kişi için, o ölüm şekli kader de olsa, yetkililerin önceleyecekleri yegane iş tedbir almak ve aldırmaktır.

Ki, onlar, yani devlet, işle ilgili kamu ve özel kurumlar/şirketler, yöneticiler, denekçiler vs…

Herkesin bir kaçarı olabilir, ama sorumluluk makamında bulunanların bir kaçarı olamaz…

Dünya genelinde iş kazalarına dair “ilgili” ulusal ve uluslar arası kurumların yayınladıkları raporlarda Türkiye pek de iyi bir yerde değil. Keza Moğolistan gibi kıyıda köşede duran bir ülkeyle aynı sıralardaysa, ya tümden kapitalime yüklenecektik, ya da bu konuda bayağı iyi bir konumda olan batılı ülkelerin seviyesine çıkmak için önce insanı/canı önceleyecektik. Kalkınma ise olmayabilirdi.

Bizim, tedbir alma konusunda en belirgin örneğimiz, şu, bu değil, bizzat Hz. Ömer’in veba hastalığının olduğu bir beldeye girmemesi, eleştirildiğinde ise “Ben Allah’ın bir kaderinden diğer kaderine kaçıyorum.” İfadesinde karşılığını bulan “diğer kader” tamı tamına tedbirin bizzat kendisidir. Zira biz bunu Kur’an’dan ve İslam düşüncesinden, Allah’ın murat ettiği espriden hareketle böyle öğrendik. Zıddı ise asla ve kata kabil değildir.

Kadere iman bahsi diğer olmakla birlikte tedbire uymak, onu elden bırakmamak da yetkililerin, yöneticilerin, iş teklif edenlerin ve en önemlisi de “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” esprisinde somutlaşan devletin olmalıdır.

 

Kaynak: farklı bakış


Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR