Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Kabilecilik Kültürü: Kapalı Toplum Sendromu

Ümit Aktaş, Kur’ani Hayat ile “Kabilecilik Kültürü: Kapalı Toplum Sendromu” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşiyi aşağıya alıntılıyoruz.


Kabile deyince aklıma ilk çağlar geliyor; insanlığın adeta küçük sürüler ya da geniş aileler içerisinde yaşadıkları dönemler. Kabileler kendi aralarında evlenmiyorlar, bu ilişkiyi başka kabilelerle kuruyorlar, böylece farkına varmaksızın ensest yasağını da uyguluyorlardı. Yani evlilik ilişkileri A köyü ile B köyü arasında gerçekleşiyor. Her iki köyde iki farklı kabile. Ama bunu yaparak ensest yasağından uzak durmuş oluyorlar. Bu konuda Claude Lévi-Strauss’ın ve Bronislaw Malinowski’nin antropolojik çalışmaları ve bulgularına dayanmaktayız. Ve hatta zamanla goriller ve farelerde de bu yasağın farkına varılmaksızın uygulandığı bulundu. Claude Lévi-Strauss bunu bir mübadele olarak da görüyor; yani ticari mübadele gibi. Ve hatta Pierre Clastres’nin de katkısıyla savaşın da bir tür ilişki, siyasal bir ilişki olduğu düşünülmekte. Kabileler arası ilişkiler daha çok evlilik, savaş ve ticarete dayanmakta. Kabile içi ilişkiler ise akrabalık (kandaşlık), hiyerarşi ve zaman zaman patlak veren krizlerle sürdürülmekte.

Fakat bu tür içsel ve dışsal ilişkiler kabileleri o köyü sınırlarında tutuyordu. Yani o kabilenin sınırları o köyün sınırları. Dolayısıyla o köyde yaşayan insanların sınırları da o kabilenin sınırları. Sınırları aşmak haram/yasak. Sınırı ihlal ediyorsun çünkü. Bu bana Âdem’in beşerilikten insaniliğe geçişini hatırlatmakta. Hz. Âdem, gerçekliğinin ötesinde bir remiz, bir semboldür. Semboller de neticede gerçek olan vakalara dayanır. Burada ise o, insanlık tarihindeki keskin ve önemli bir dönüş ânını simgeler. Beşerilik durumundan insanilik durumuna muhacereti yani. Tıpkı Resululullah aleyhisselamın Mekke’den Medine’ye muhacereti gibi.

Hicret, aynı zamanda bir sınırı aşma, bir itaatsizliktir. Ama bu itaatsizlik bir isyan, asli bir günah olarak addedilmez. Allah bu davranışı bağışlıyor çünkü. Bazı şeyler vardır ki hayatımızda hatadır ama affedilebilir hatalardır bunlar. Ve hatta büyümenin, erginleşmenin bir koşuludur. Yapmaman gerekir ama yaptığın takdirde de senden bir şey eksiltmez. Ve hatta Âdem’in o davranışı gibi bazen sana çok şey katar. Çünkü sen o güne kadar beşeriliğe çizilmiş olan o sınırı aşıyor ve insanlık tarihini başlatıyorsun. Zira insanlık oradan doğru, beşeri durumdan insani duruma geçiyor. Ve bu başlangıç ânı o açıdan çok önemli ve bu aynı zamanda kabilenin sınırlarını da aşmak anlamına geliyor.

Dahası bu beşerilikten insaniliğe geçiş mücadelesi, tarihte sürekli tekrarlanan bir mücadele. Zira bir süre sonra toplumlar tekrar kendi içine kapanıyorlar -hani o açık toplum kapalı toplum meselesi- ve yeni bir resul geliyor. Tıpkı “insanlar tek bir ümmetti ne zaman ihtilafa düştüler resuller geldi” ayetinde de değinildiği gibi. Buradaki ümmet, kabilesinin içerisinde kapanmış olan bir toplum. Ama o toplum bir yerden sonra artık durağanlaşıyor ve hatta saçma sapan örflere gömülüyor; vahşice, insanlık dışı ve onun bir şekilde aşılması gerekiyor. Çünkü artık sürekli birbirini tekrarlayan, toplumu tarihin dışına sürükleyen bir hayat yaşamaya başlıyorlar. Adeta o beşerilikte direten, insanileşemeyen ve neredeyse aynılığın tekrarı gibi ve üstelik bunu kutsayan bir hayat yaşanıyor.

İşte tam da bu noktada resuller veya öncüler geliyor; bu durağanlığın, irrasyonelliğin yani o katı gelenekçiliğin aşılması için. Günümüzde ise bunu toplumsal öncüler, âlimler, aydınlar, entelektüeller, yetkin ve cesur insanlar üstlenmekte. Bunlar geliyor ve bu yasakları, bu kapalılığı açıyor. Kabilecilik bir tür ilk durum, bir ilk örnek fakat bugün yok mu? Bugün de var. Kendini yenileyerek oluşan ama tekrar içe kapanmaya çalışan cemaatler, partiler, tarikatlar ve çeşitli toplumsal durumlar günümüzde de o kabileciliği tekrar yaşamaya çalışan; o beşerîlik durumuna dönen, dönmek isteyen. O beşeriliğe, kölece itaate, kabile ilişkilerinin darlığına gömülmeye; düşünmekten ve sorumluluktan azadeliğe…

Günümüzde ise insanlar köyden kalkıp şehre geliyor ama şehir onu kuşatıyor; orada kendisini savunmak için bir hemşeri derneği oluşturuyor. Veya bizim Fransa’ya Almanya’ya göç etmiş işçilerimiz veya göçmenlerimiz gibi ki birçoğu orada belli bir biçime kapanıp kalıyor. Asla o Almanya’yla Fransa’yla olumlu ilişkiler kurmuyor. Hatta bir ara Almanya’ya gitmiştim. Sordum, siz niye Frankfurt Okulu düşünürlerini okumuyorsunuz, niye Nietzsche’yi, Goethe’yi okumuyorsunuz? Bunlardan bile uzaklar; değişmekten, yenileşmekten korkmaktalar; kendimiz olmaktan çıkarız diye. Oysa o kendilik diye savundukları da uzak bir geçmişin üzerinde çok da düşünülmemiş görenekleri. O kadar meraksızlar ki bu üzerinde düşünülmemiş olan tuhaf kimliğe kapanıp kalmışlar ve üstelik çocuklarının da bunu aynen sürdürmesini isteyerek onlara da zulmediyorlar. Olumlu ilişkilere ve değişime açık değiller çünkü.

Mevcut “din” anlayışı kabileciliği besliyor mu?            

Dinî anlayışlar da bundan müstağni değil. Aslında resuller ne yapıyor, kendi içine kapanan, cahiliyeye gömülen, olumluluğa karşı direnen o toplumu uyararak, oradan çıkarmaya çalışıyor. Bazıları bu olumlu ilişkiyi kurabiliyor bazıları kuramıyor. Veya bazı toplum bu konuda çok katı karşılıyor onları ve kendilerine yöneltilen mesajı anlamak istemiyorlar veya anlamıyorlar. Resullerin veya genel olarak uyarıcıların elindeki yegâne güç ise vahiy. Zira ilahi söz çok etkileyicidir. Mesela İncil’in, Tevrat’ın veya Kur’an’ın metnini okuduğunuz zaman sizi diğer metinlerden daha fazla etkilediğini fark edersiniz. Orada kalbe çok farklı bir dokunuş vardır çünkü. Onların elindeki tek güç bu. Ve o söz o toplumu değiştiriyor.

Bizim Kur’an kıssalarını okumamız biraz ise meseleyi biçimselleştiren bir okumadır. Mesela diyelim ki Mekke şehrinin değişimi gibi. Peygamber aleyhisselamın hicreti sonrası on yıllık mücadelesinin sonucunda bu şehir bütünüyle değişiyor. Fakat aynı şeyi geçmiş peygamberlerin kıssalarında okurken sanki o toplum bütünüyle, maddi olarak da yok olup yerine başka toplum geliyor gibi okuruz. Dolayısıyla da aradaki mücadeleyi görmezlikten gelir ve bunun kıymetini bilmeyerek olayı mucizeleştiririz.

Oysaki o toplum, zahmetli mücadelelerin neticesinde, kendi içinde değişiyor ve dönüşüyor. Ve o söz/vahiy insanlar alıp başka bir yere taşıyor. Benzeri süreçler din dışı mücadeleler için de söz konusu elbette. Gerçi her toplum bir şekilde dini toplumdur; inanç, ideoloji vesaire. Fakat işte bunlar bir yerden sonra o cemaati, dini, ırkı belirli bir noktada sabitliyor. Ve bu sabitlenmeden sonra artık o toplum geçmişe gömülüp kalıyor. Tarihe, hayata dahil olmak için bunun bir şekilde aşılması, dönüştürülmesi gerekiyor. Resullerin veyahut da âlimlerin yaptıkları da işte bu.

Günümüz açısından da bir sorun bu, çünkü tarih, bir düşünürün, Adorno’nun söylediği gibi “sapan taşından atom bombasına doğru ilerliyor ama vahşetten medeniyete doğru ilerlemiyor”. O medeniliğin veyahut da insaniliğin sürekli yeniden kazanılması gerekiyor. Mesela baktığımızda dünya tarihinin en vahşi yüzyılı 20. yüzyıldır. Hâlbuki tarihin son aşamasındayız ama kültür veya medenilik, tıpkı teknolojik birikim gibi biriken bir şey değil. Sürekli onu yeniden kazanmak her kuşağın bir ödevi, mecburiyeti.

Hatice Erdem: Hristiyanlara baktığımızda kendi içlerindeki bu kapalı toplum sendromuna tutulmaları onların yaşadıkları o hayat tecrübeleri ve uzun yolculuk bu hicret yolculukları kendi içlerindeki onları kapalı toplum olmaya iten şey sizce kendilerine bir yer yurt bulamamaları mı bu kadar kendi içlerinde yaşamaları ve üretim aşamasında da bakıyorsunuz bizden daha iyiler. Bu birbirlerini koruma, dışarıya karşı tepkisellikleri aslında kendilerine modern dünya açısından geliştirmelerini sağlamış. Bir yandan da şunu söyleyebilir miyiz yani dinler kendi içlerindeki o toplumsal dayanışmayı arttırdığı için besleyici bir rol de oynuyor. Fakat bunun bir sınırı var. Kur’an’da o sınırı aslında tek bir ümmetsiniz diyerek bize öğütlüyor. Buna günümüzde biz bugün Hristiyanlaşmayın, Yahudileşmeyin ayetlerini okurken kendimiz de aslında biraz böyle değil miyiz? Yani İslam dünyasına baktığımızda.

Konuşmacı: Tabii ki. Yani bizi farklı kılan ne var ki? Sonuçta bizim özel bir üstünlüğümüz yok. Tıpkı İsrailoğullarının da özel bir üstünlüğü olmadığı gibi. Sözgelimi Hz. İbrahim’in kendi hayatı içerisindeki muhacereti, dur durak bilmezliği, doğal olarak onu üstünleştiren bir haslet bu. Ama bu üstünlük kalıcı bir şey mi? Hayır. Sonuçta İsrailoğullarının veyahut da Yahudiliğin geldiği nokta neresi? Bunu dikkate almayan her toplum değişimini durdurarak tarihi de durduracağını zanneder ama tarih durmaz, başka mecralarda akıp gider. Hıristiyanlığın başlangıçta bir mücadele kalesi olan kilisede sabitlenmesi gibi. Kilise derken tabi özellikle teslisi kastediyorum. Çünkü onları sabitleyen bu temel irrasyonelite. Aynı akıl dışılıkları İslam tarihinde de görebiliriz elbet. Zira hiç kimse bundan müstağni değildir. Aynı irrasyonellikleri, akıl dışılıkları, hurafeleri üretmek ve onlarla sınırlı kalmak mümkün.

O zaman işte, tarihin hangi noktasında bulunursanız bulunun, insanın sınırı kabilesinin sınırları haline gelecektir. Yani kendinizi savunmak için ideolojik bir sınır oluşturuyorsunuz sonra o sınır sizin sınırınız haline geliyor ve orayı aşamıyorsunuz artık. Bu ne demektir? Bu aklın da sınırlanması demektir. O mekânı üreten, biçimlendiren insan aklıdır ama bir süre sonra o mekân, örf veya alışkanlık insanın aklı ve sınırları haline gelmeye başlar. Bu bir tür özdeşlik ilişkisidir; tabiatın kendisini tekrarı gibi. Oysa tarih ve toplumlar, farka, farklılığa dayanır. İnsanlığın hayatta oluşu farklılık üretme becerisiyle ilgilidir; aynılığa gömülüp kalmak ise ölümdür.

Dolayısıyla da toplumsallaşmamız ne kadar açık ve ne kadar farklı olursa, aklımız da o kadar açık ve o kadar insani olur. Aksi halde olan ise: sınırlı, güdük bir mekân ve ona özdeş bir akıldır. O akıl artık bizi sınırlar ve bizi sınırlayan o aklı, o mekânı sürekli aşmak durumundayız. Başka çaremiz yok.

Kur’an’ın sık sık vurguladığı “Müminler kardeştir”, “Kafirleri dost edinmeyiniz” “İnanıyorsanız üstün olan sizlersiniz” gibi ifadelerinde kastedilen şey, kapalı havza toplumu olmak mıdır? Siz bu ayetleri nasıl yorumlarsınız?

Konuşmacı: Bu bana Resulullah’ın bir hadisini hatırlatıyor: “Mümin elinden ve dilinden tüm insanlığın emin olduğu kişidir.” Müslüman ise, “elinden ve dilinden sadece Müslümanların emin olduğu kişidir.” Yani bugün İslam dünyasının çoğu Müslüman durumunda, mümin durumunda değil. Buradan hareket ederek kâfir ise elinden ve dilinden hiç kimsenin emin olmadığı kişi demek anlamına gelir. Dolayısıyla burada eminliği merkeze koymak gerekiyor. Eminlik çünkü imanla ilgili, iman eden insan emin olur. Ve Allah’tan emin olduğumuz ölçüde kendimizden de emin oluruz. Kendimizden emin olduğumuz ölçüde de Allah’tan emin oluruz; bu karşılıklı bir ilişkidir çünkü. Ve bu bizim insanlığa bakışımızı da değiştirir.

O zamanki artık insanlığa böyle ayrışık kabileler olarak bakmayız. Çünkü bütün insanlığın aynı ortak fıtrata, yaratılışa sahip olduğunu biliriz. Toplumlar, kültürler farklı olabilir. Ama sonuçta benzer bir insandır bunları teşkil eden. Onunla doğruluklar üzerinde, hakkaniyete ve insaniyete dair meseleler üzerinde sözleşebiliriz. Asıl olan insaniyettir çünkü, sair hususiyetler ondan sonra gelir ve kökensel bir ayrışmaya yol açamazlar.

Kabileciliğin faydaları var mı? Bizimle aynı düşüncede olan insanlarla bir arada olmamız bizi besler mi?

Konuşmacı: Bizimle aynı düşüncede olan insanlarla bir arada olmayı, tıpkı bir kabile gibi davranmayı o upuzun yıllar ve kuşaklar boyunca denedik aslında; kendileriyle aynı düşüncede olduğunu zannettiğimiz insanlarla meğerse birlikte olmadığımızı ise imtihanlarla, ihtilaflarla, iktidarla ve paylaşım sorunuyla yüzleşince anladık. O nedenle bu tip biçimsel kardeşlikleri çok sık test etmek lazım ve bu konularda zanni hükümlerle de hareket etmemek gerekiyor. Bu konuyla ilgili de yine bir “hadis”ten söz etmek istiyorum. Tabi bunların ne kadar sahih rivayetler olduğunu bilmiyoruz ama sonuçta bize o eminliği veren sözleri dikkate almadan da edemiyoruz.

Peygamber (as) bir vesile ile “zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” sözünü zikreder. Bu Arapların bir ilkesi veya atasözü. Cemaatteki biri de “mazlumu anladık ama zalime nasıl yardım edeceğiz? Zalime yardım etmek doğru olur mu?” diye sorar.  Biraz paradoksal bir söz tabi, izahı gerektirmekte. Resul aleyhisselam ise toplumu zorluyor, “birlikte düşünmek” (istişare) için. “Evet” diyor, “zalime de, onun zulmünü engelleyerek yardımcı olabilirsiniz; bu da sizin bir kardeşlik borcunuzdur.” Onun zulmünü engellemek, ona iyileşmesi, doğruyu görmesi için yardımcı olmaktır. Kabileci veya cemaatçi bir zihin ise meselenin bu yönünü düşünmez. Tutar ona zulmünde de yardımcı olur, bunu bir marifet belleyerek. Kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın. Ama Resul aleyhisselam bunu farklı bir yoruma tabi tutuyor. Diyor ki “evet ama zulüm yaparken değil zulme engel olarak yardımcı olunmalı.”

Beri yandan mazlumun da mazlumiyetini ortadan kaldırmak, onun da önüne geçmek lazım. Çünkü mazlumluk da çok bağışlanası bir durum değil. İnsanın mazlumluk durumuna düşmesi de bir problem. Nasıl zalimlik hali bir problemse mazlumluk hali de bir problem. Her iki halden de ırak olmalıyız aslında, değil mi? Bunun için de, her iki halde de kardeşlerimize yardımcı olacağız; onları o hallerinden çıkarmak için ve bunun için dayanışacağız. Bu anlamda işte kabile bir dayanışma desteği açısından önemli bir dayanak. Böyle bir dayanağın olması kötü bir şey değil tabi ki. Ama oradaki çirkinlikleri güzelleştirmemiz, yanlışlıkları doğrultmamız ve de en önemlisi kabileciliği de aşmamız gerekiyor; sorun orada yani.

Bir yazar ve düşünür olarak toplum içinde dokunulmaz addedilen bazı alanlarla ilgili düşüncelerinizi ifade ederken zorluk yaşıyor musunuz veya kişisel tecrübelerinizden yola çıkarak risk aldığınız zamanlar oldu mu?

Konuşmacı: Evet, tabii ki bu da ciddi bir sorun günümüzde. Özellikle de adeta birer kabile gibi saflaşan kutupsal taraflar içerisinde yer almak ya da bunlara laf anlatmak hiç de kolay değil. Duymazlıktan, görmezlikten gelirler çünkü, sözünüz bir hakikat de olsa. Karşıtlıkların kendi kabilelerine gömüldüğü ve kendi kabile değerlerinden başka değer tanımadıkları ve karşıt kabileyi ortadan kaldırmaktan başka da bir amaçlarının olmadığı zamanlarda o kutuplaşmışlıkları aşma çabasıdır kıymetli olan. Bunun için de biraz o kutupların dışında, “arâfta olmak” lazım. “Arâfta olmak” deyince, nedense bizim dilimize bunun anlamı, “arada kalmışlık” olarak yerleşmiş, biraz Dante’vari bir anlayışla. Oysa ilk dönem İslam düşünürleri böyle kullanmıyor. Çünkü Arâf Suresindeki ayet çok açık. Kendileri belirli bir yükseltide olanlar, -tabii ki bu yükselti mekânsaldan ziyade düşünsel de bir yükselti-, buradan cennetlikler ve cehennemlikler üzerinden mülahazalarda bulunuyorlar; adeta onları tanı(mlı)yor ve sorguluyorlar. Onların arasında ise bir perde var; adeta iletişimsizliğin, ilişkisizliğin simgesi olan bir engel; bir duvar. Çünkü o kadar ilişkisizler ki birbirlerini anlayamıyorlar ve hatta duyamıyorlar. İlişkisizlikleri bir duvar gibi yükselmiş aralarında. Ama bir de her iki tarafa da seslenen birileri, yani “arâfta olanlar” veya arifler var. Tabii ki burada arif veya irfan kavramları da biraz tasavvufun tasallutu altına girmiş ama bunun çok önemi yok. Önemli olan bu kavramın çok değerli olduğu. Ve bu değere sahip çıkmamız gerektiği.

Gerçekten de arâfta olmak, o kutupların dışında durmak, onlara belirli bir irtifadan, mesafeden bakarak eğriliklerini, doğruluklarını müşahede etmek çok önemli. Çünkü içlerinde olduğunuz zaman buna vakıf olamıyorsunuz. Onlarla benzeştiğiniz, alıştığınız için zulümleri bile size sevimli geliyor. İşte gerçek âlimlerin ve aydınların rolü ve işlevi de burada başlıyor. Tabi bu bir makam veya mevki değil. Kazanılmış ve istismar edilmemesi gereken bir yetkinlik. İşte o nedenle de sözleri kadar duruşları da önemli ve kıymetli. Tamamıyla irfanın, düşüncenin, bakışların o kapalılıklardan kurtulmuş olmasının yükseltisi.

Ve iyi tahlil edersek peygamberler de aynı konumdadırlar kendi sosyolojilerinde. Orada da çünkü zalimler ve mazlumlar var; peygamberler ise her iki cephede de değildir. Aradadır. Ve her iki tarafa da seslenerek, mazlumları mazlumiyetinden zalimleri zulmünden kurtarmaya çalışır. Bunun için her iki cepheyle de yardımlaşabilir ve her iki cepheyle de çatışabilir. Bu her iki cephe için de mümkündür.

Günümüze ve toplumumuza gelecek olursak, günümüzde de ciddi kutuplaşmalar var. Tarihe, örfe, kültüre, ideolojilere, ırka, cinsiyetlere dayanan kutuplaşmalar. Bizim ise bu kutuplardan birisinde yer almak yerine bunların arasında, ara bir mekânda bulunmamız, toplumun selameti için daha doğru bir duruş. Taraflara eşit mesafede durarak, onlara çıkmazlarını ve ufuklarını gösterebilmek ve onları bu durumdan kurtulmaya çağırarak hakka ve adalete, doğruluk yoluna çıkarmak, yapılması gereken en olumlu davranış. Zira bir tarafa dahil olmak, o tarafın yanlışlarına da ortak olmak anlamına gelir.

Beri yandan bu arâfta olmanın çok farklı çağrışımları da var. Coğrafya için de bunu kullanmak mümkün. Mesela Edhem Eldem İstanbul için “ara zemin” tabirini kullanırken, çok iyi bir Osmanlı tarihçisi olan Stefanos Yerasimos da Anadolu’yu “ara bölge” olarak tanımlıyor. Neden? Çünkü sadece coğrafya açısından değil, kavramsal olarak da doğu ile batının arasında. Burada ne oluyor peki? Doğu ile batı arasında olmak veyahut da arâfta olmak bize nasıl bir sorumluluk yüklüyor: Doğu ile batı, sağla sol, maneviyatçılıkla maddiyatçılık, bunların arasında bir ilişki oluşturmak, bunları o karşıtlıklarından kurtarmak… Ki, Aliya İzzetbegoviç de “Doğu ve Batı Arasında İslam” derken, aslında tam olarak tanımladığı şey bu ve içerisinde zaten kitabın hemen girişinde bir şematik anlatımı vardır bununla ilgili. Doğu-batı, ruh-madde, Hristiyanlık-Yahudilik… vesaire. İslam ise zihniyeti kadar coğrafyası, yani yerleştiği mekân olarak da ortada/arada bir yerdedir. Dolayısıyla İslami olan değerler de bunların arasındadır. Maddecilik ve maneviyatçılıkta da olduğu gibi. Mesela çoğu zaman biz maddeciliğe karşı ruhçu olarak hissederiz kendimizi. Hayır, biz ruhçu da maddeci de değiliz. Kur’an insandan bir bütünlük olarak bahseder: nefs. Biz ise bu bütünlüğü bölerek kutuplaştırma yoluna gitmişiz. Bu tür kutuplaştırmalar cepheleşmeler açısından kolaylık sağlasalar da, bizi düşünsel ve kültürel çıkmazlara sürükler.

Kabilecilikleri, asabiyeleri sürdüren/muhafaza eden etken tutum nedir? Türkiye ve Müslüman dünyasına özelinde bu tutumu nasıl yorumluyorsunuz?

KONUŞMACI: Bir kez karşıtlaşmış olan cepheler doğal olarak ellerinde olanı tutmak ve korumak isterler ama belli bir hakkaniyete ve adalete dayanmayan bu tip tutuculuklar, çoğu zaman korumaya çalıştığımızın altında ezilmemize de yol açabilir. Mesela buna işaret eden bir ayet var. Şöyle denmekte: “Peygamberler insanların sırtlarındaki yükleri indirir, bileklerindeki zincirleri kırarlar.” Yani insanları özgürleştirirler. Ama bu sırtlarındaki yükler, bileklerindeki zincirler nedir? Sanıyorum şöyle yorumlamak mümkün: Bileklerdeki zincirler zaten çok açık, siyasal veya iktisadi köleleştirmelerin sembolüdür bu. Egemenler tarafından gasp edilmiş hakların, uğratılan maduniyetlerin bir remzi. Sırtlardaki yüke gelince, muhtemelen o da din adamlarının, ruhbanların din adına insanlara yükledikleri yüklerdir.

Aslında çok kolay, çok basit ilkeleri olan din, ruhbanların eliyle o kadar çetrefilli o kadar karmaşık bir hala getirilir ki mesela Tevrat’ın tefsirinin çoğu kurban kesmeye ayrılmıştır. Öyle ki normal bir insanın bu şekilde kurban kesmesi mümkün değil. O kadar teferruat, o kadar ayrıntı, o kadar zorluk var ki, bir insana bu yük neden yüklenir? Bunu ancak bir ruhban yapabilir çünkü ve bu ruhbanlık bir ihtisas haline geliyor; dolayısıyla da bu ritüelleri ancak bu konudaki uzmanlar yapabiliyor. Oysaki din herkesin yapabileceği bir kolaylıktadır ve Allah insana zorluk yüklemez. Beri yandan Allah insana şah damarından daha yakındır. Ona aracısız olarak dua ve ibadet edebiliriz.

Ama bu tür sorunlar ideolojik akımlar için de söz konusudur. Oralarda da aynı anlaşılmazlıklar, akıldışılıklar var. Bu yüzden olsa gerek ki Karl Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları”nda, açık toplum ve kapalı toplum ikilemi üzerinden bazı düşünürleri ciddi bir eleştiriden geçiriyor. Meseleyi Platon’dan itibaren ele alarak Hegel, Marx, Heidegger’e, yani günümüze kadar getiriyor ve tarihi genel olarak eleştirel bir süzgeçten geçiriyor. Tabi ki bu düşünürlerin oldukça önemli bir düşünsel çabaları var ama bu onları yine de belli bir sınırlılıktan uzaklaştıramıyor. Buradaki sorun bir toplumun kendisini belli bir sınırlılığa kapatması. Bu bir cemaat olabilir, tarikat olabilir, parti olabilir, STK olabilir; bu çok önemli değil. Kendisini toplumsal sınırlara kapatıyorsa ve eleştiriden müstesna addediyorsa; müzakereden ve istişareden uzak tutuyorsa, çekinmek lazım. Çünkü bu insanlığımıza aykırı bir şey. Bir meleğin bile baştan çıkabileceği bir durumdur. O nedenle bu ilkelerden asla taviz vermemek gerekir. Maalesef İslam tarihinde bu temel koşula riayet eden pek az siyasi var. Ömer bin Abdülaziz, Aliya İzzetbegoviç gibi.

Mustafa İslamoğlu’nun asabiyetçi anlayışlara karşı “’dışarısı cehennem’ diye korkutan kale sahiplerine inat, her kale kendi içinden birkaç aktif vicdan sahibi çıkarmalı ve kapılar içerden açılmalı” diye bir yaklaşımı olmuştu. Bu yaklaşım üzerinden sormak istiyorum, sizce kaleleri yıkıp kaldıracak tavır kale içinden gelir mi?

KONUŞMACI: Elbette, hakikatin öne çıkması için bu tarafgirliklerden çıkarak en azından birbirimizin dillerini, inançlarını, zaaflarını ve meziyetlerini anlayabilecek bir yakınlığı sağlamalıyız. Neticede yıllar yılı bu düşmanlaştırıcı süreçleri yaşadık ama bu bize çok fazla bir şey kazandırmadı. Tarihi hep olumsuz tarafından yaşamak mecburiyetinde değiliz. Herkes olumluluklarını ortaya koysun ve daha doğru bir dünyaya dair söyleyeceklerini söylesin. Bir zamanlar Türkiye’de sağcılar solcular vardı. İslamcılar sosyalistler vardı. Herkesin kendi kalesi vardı, herkes bu kaleye gömülmüştü ve karşı tarafla sözüm ona savaşmaya çalışıyordu. Ama bu, birbirinin enerjisini tüketen, olumluluklarını görmezlikten gelen süreçlerin sonuçlarını gördük;  ne kadar işe yaradığını da.

Sizce o kaleyi içerden açan ilk hangi cemaat, yapı, hangi düşünce ekolü?

KONUŞMACI: Aslına bakılırsa, öteden beri zayıf da olsa iletişim halindeki bir damar hep vardı. Hikmet Kıvılcımlı, Turgut Cansever, Erol Akyavaş, Nurettin Topçu, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Cemil Meriç gibi sanatçılar ve aydınlar, bu ihtiyacın ve hatta gerekliliğin farkına varan ilk “arâftakiler”, âriflerdi. 60’lı yıllarda Hüseyin Hatemi ve Doğan Avcıoğlu gibi aydınların katıldığı ve mahreci Roger Garaudy olan “İslam sosyalizmi” meselesi tartışılmıştı. 80’li yıllarda Halit Refiğ, Ayşe Şasa, Mustafa Kutlu gibi aydınların katıldığı bir “yerli sinema” mevzuu tartışmaya açılmıştı. 90’lı yıllarda ise Nilüfer Göle, Cihan Aktaş, Hidayet Şefkatli Tuksal gibi isimlerin yakınlaşma çabaları yanında, Ali Bulaç ve Murat Belge gibi isimler Medine sözleşmesi üzerinden bu iletişim ve tartışma zeminini genişletmeye çalıştılar. Daha sonraki yıllarda oldukça farklı isimlerin katıldığı bir “sol ilahiyat” ve “İslam ve sol” tartışmalarıyla bu iletişim çeşitlendirilmeye çalışıldı. Yani farklılıkların bir sözleşmeye dayanarak bir arada yaşamasının imkânı konuşulmaya başlandı.

Tabii ki bu yakınlaşmalar kalelerinde kalanlar ve ısrarla bu kaleleri tahkime çalışanların çok hoşuna gitmedi. O güne kadar birbirlerinin karşısında durmuş, birbirlerini anlamaya çalışmamış olan insanların bir araya gelişi o kalelerin egemenlerini ürküttü. Bunu çok uygun bulmadılar ama öbür taraftan tartışmaya başka katılanlar da oldu ve tartışmanın alanı genişledi. Buradaki kavramlar düşünülmeye başlandı. Mesela ümmet nedir? Cemaat nedir? Mesela ümmet deyince bizim aklımıza İslam ümmeti geliyor ama Medine sözleşmesine baktığımızda Medine ahalisinden söz ediyor ümmet denildiğinde. Medine ahalisinin içerisinde ise Yahudiler var, Hıristiyanlar var hatta müşrikler var. Cemaat de ümmet de toplum demek ama farklı nüansları var tabi ki ama bunların pek farkında değildik. Oysa hakikaten İslam coğrafyası diğer coğrafyalara göre, özellikle de farklı kültürlerin bir arada yaşaması açısından oldukça olumlu örneklikler vermişler. Medine sözleşmesinin en özgün tarafı bu. Medine şehrinin o farklılıkları içerisinde bir sözleşme yapabilmesi ve bir toplum, ümmet oluşturabilmesi.

Esasında ise Medine bir şehir devleti değil, bu sözleşme de bir anayasa değil. Burada tarih dışılığa da sürüklenmemek lazım ama bunun daha öncesi de yok. Bu öncülüğü ise ancak bir Resul yapmış, yapabilmiştir. Ve mesela İngiltere’de hazırlanan bir tarih ansiklopedisi, dünya tarihini eski ve yeni olarak Muhammed (as.) tarafından değiştirildiğini söyler ki bence çok doğrudur. Müslümanlar, Mekke ile Medine arasındaki çelişkileri ortadan kaldırdıkları, sürekli savaş durumunu barış durumuna dönüştürdükleri gibi, öbür taraftan yüz yıllardır batı ve doğu yani Roma veya Bizans ile Persler, Sassaniler arasındaki o savaşımı sona erdiren hamleyi de yapmışlardır. Hatta Hodgson’ın “İslam’ın Serüveni”nde ilk küreselliği oluşturanların da Müslümanlar olduğunu söylemesi de ilginçtir. Akdeniz’in güneyinden de olsa doğuyla, Endonezya’dan İspanya’ya kadar bir ticaret yolu, bir barış yolu oluşturulması ki buralarda İslam’ın yayılması daha çok ticaretle, barışla; yani eminlikle gerçekleştiriliyor. Çünkü insanlar karşılarında öyle kişiler görüyor ki onların eminliği karşısında kelimenin tam anlamıyla teslim oluyorlar. Sözü nerdeyse bir yasa gibi, kurtarıcı bir yasa gibi olan insanlar.

Sözünüz davranışınıza uygun düşmüyorsa siz nasıl emin biri olabilirsiniz? Efendim “ticaret başka din başka,” “siyaset ayrı din ayrı;” bu kadar saçma bir şey olabilir mi? Toplum ve insan nasıl bölmelere ayrılabilir. Önemli olan bir bütünlük ve çeşitlilik içerisindeki ahengi yakalayabilmektir. İnsanın içinde başkalıklar olabilir mi? Toplumun içinde başkalıklar olabilir mi? Bu ancak, atlatılması gereken bir yabancılaşma halidir. Her şey bir bütünlüktür ve bütünlük içerisinde anlaşılır ve o bütünlüğü birleştiren oluşturan farklılıklar orayı zenginleştirir. Resulün öğretmek istediği şeyler bunlardı işte Medine sözleşmesiyle.

Siyaset, hassaten de bizim geleneğimizdeki siyaset ise Peygamber mesleğidir. Zira bilindiği gibi bu konuda tarihin iki kök havzası vardır: Atina-Roma havzası ile Kudüs-Medine havzası. Atina’ya dayanan “demokratik” siyaset, şehri ve şehirdeki üretim araçlarını korumayı, bunlara karşı bir sorumluluğu esas alır. Oysa nübüvvete dayanan “pastoral” siyaset, kendisini topluma karşı sorumlu hisseder ve o nedenle de toplumu, insanları korumayı esas alır. Bu tür bir siyaset, çobanlığın bir esası olan sorumluluktan kinaye olarak, pastoral (çobanlığa özgü) bir siyaset olarak adlandırılmıştır.

Ancak Kuran, iki ayette bu konuda uyarıda bulunarak, müminleri “raiyet”ten “unzurna”ya, yani çobanlığa dayanan bir çoban-sürü ilişkisinden, birlikte düşünmeye, istişareye, münazaraya ve müzakereye dayanan bir ilişkiye, yani raiyetten insaniyete, bedevilikten medeniliğe çağırır. Pastoralliği içerip aşmayı esas alan bu tutum ise, siyasetin istişareye dayanarak birlikte icra edildiği “şura sistemi”dir. Bu siyaset biçimi, toplumsal sorumluluğu mülkiyet araçlarına karşı sorumluluğa önceler. Asıl olan toplumsal karar alış süreçlerine, yani siyasete katılımdır. Ve bu husustan hiç kimse dışlanamaz. Barış ve adaletin sağlanması ise, ötekileşmişlikleri ve karşıtlıkları aşan bir iklime yol açar. Maalesef Türkiye dindarlığı cehaletin korumasına dayanan kapalı toplumların bağnazlıklarını siyasal bir düstur haline getirmiştir. Dolayısıyla bu dil, dini bir dil olmaktan öte, kabileleşmiş ve hatta ırkçılaşmış düşmanlıkların ve bağnazlıkların dilidir. Bu dili sağaltacak ve olumlulaştıracak olan sorumlu aydınların kıtlığı veya dışlanmaları ise toplumun genel olarak cehalete teslim olması anlamına gelmektedir.

Türkiye’de farklı fikirlere sahip olarak dost kalmak, arkadaş olmayı sürdürmek mümkün müdür? Beraber olmak için benzer şeyleri savunmak, benzer tepkilere sahip olmak mı gerekiyor? Kendinize ait hissettiğiniz yapılardan veya oluşumlardan o oluşumların içindeki hakikati söylediğiniz için kovulduğunuz oldu mu?

Tabi ki oldu ama kovulmak bu anlamda bir onurdur. Önemli olan sözünü söyleyebilmek ve işte o sözünü söyleme ve doğruluğu sürdürme çabası belki kovulmakla neticeleniyor ama aslında tam da arâf’ı oluşturanlar da o kovulmuşlar değil mi? Bir toplumun kovulanları, sağdan ve soldan, sosyalistlerden veya Müslümanlardan kovulanlar âraf’ta buluşabiliyorlar. Bir bakıma bu bize, topluma bir iyilik oluyor. Yıllardır konuşmadığımız, karşılaşmadığımız kimselerle tanışmamızı, konuşmamızı sağlıyorlar. Tarikatların veya Kemalizm’in mutena kalelerine kapanmış olanlar, oradan farklılıkları, ayrıksıları, düşünenleri ve eleştirenleri taşlamaktalar. “…izm”lerin sorgulandığı ve eleştirildiği bir dünyada hâlâ Kemalist bir fetişizm sürdürülmeye çalışılıyor. Ama bu ve benzeri akıldışılıkların saldırılarına uğrayanlar, bir dönem kaldıkları cemaatlerde kimsenin kendilerini anlayamadığını ama o kovulmuşlar cemaatindekilerle karşılaştıklarınca anlaşılabildiğini görerek şaşırmakta. Ama kıvılcımlar da bu karşılaşmalarla ateşleniyor.

Mesela 28 Şubat sürecinde birçok sol ve liberal aydın Müslümanların başörtüsü mücadelesine katıldı, destek verdi. Gazetelerinde yazar oldu, televizyonlarda konuşmacı oldu, eylemlerine katıldı, imzalar verildi vesaire. Bu insanlar bize ellerini uzattılar ama biz o elleri tutamadık, o eller koptu bizden. Yıllar sonra ise o insanlar, artık kendilerine ihtiyaç duyulmadığında, bir şekilde kovuldu buralardan. Yıllarca birlikte mücadele ettiği kesimlerden, hiçbir utanma sıkılma duyulmaksızın uzaklaştırıldılar. Bu hakikaten büyük bir ayıp, dahası utanmazlık. Sıkıntılı zamanlarında onlara uzatılan ellerin kadrini bilemediler, o vefa borçlarını ödeyemediler.

İktidar cenahının destekçileri de, bir zamanlar kendilerine ellerini uzatan bu kişilerin çektikleri sıkıntılar ve zulümler karşısında suskun kaldılar. Oysaki onlar, bu suskun kalanlara bir zamanlar destek vermişlerdi ve bunun karşılığı bu korkunç sessizlik olmamalıydı. Seslerini yükseltmeliydiler. Ama sustular hatta susmanın ötesinde bu zulmü desteklediler. Ve onların bu zulmü destekleyen utanmasızca tavrına karşı genç yürekler, tepkisel olarak, bu insanların temsil ettiklerini iddia ettikleri dinden, değerlerden uzaklaşmaya başladı; onlar da tepkilerini ancak bu şekilde ortaya koydular. İmama kızıp oruçlarını bozdular yani. Ama dinden uzaklaşmaya başladılar derken hangi dinden uzaklaşmaya başladılar ve gittikleri yer neresi? Bana kalırsa asıl yanlış olan bunların “din” diye durdukları yerdi. Doğru olan ise bir yere sabitlenmek değil, hakikatin ve doğruluğun, sahih dinin ve imanın aranışındaki sürekliliktir.

Hatta Heidegger’in çok güzel bir sözü var, der ki “ateistler, teistlerin birçoğundan daha çok Tanrı’ya yakındır çünkü teistlerin çoğu Tanrı hakkında düşünmez ama ateistlerin tek düşündüğü şey Tanrı’dır.” Bence “dindar” kesimin konformizmi onları gerçek Tanrı’yla yüzleşmekten uzak tutmakta. Yani bize şah damarımızdan daha yakın olan Tanrı değil o muhafazakâr kitlelerin Tanrı diye tapındıkları veyahut da tasarladıkları, tasavvur ettikleri. Tanrı’nın size şah damarınızdan daha yakın olabilmesi için sizin bu eminliği en başta söylediğim eminlik sıfatını kazanmış olmanız lazım. Bu eminliği haiz değilsen, Tanrı’yla olan velayet ilişkini de sonlandırmış olursun. Çünkü bizim Allah ile olan asıl ilişkimiz velayet ilişkisidir. Ubudiyet ilişkisi beşeriliğimize, kulluğumuza dair bir ilişkidir. Ama velayet ilişkisi insanlığımızla, dostluğumuzla ilgili bir ilişkidir ve hakikat ile kurulan sahici bağları gösterir. Ama muhafazakâr ve geleneksel dindar kesimler Allah ile olan ilişkilerini sadece ubudiyet ilişkisine indirgemişlerdir. Bu ise sinik, riyakârca ve insanın kendisini salt beşeriliğe indirgediği ve dolayısıyla da Allah ile olan ilişkisini de çıkarcı ve kölece bir bakışa, anlayışa indirgediği bir ilişki biçimidir.

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR