Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


İyilik ve Kötülük

Yazarımız Ümit Aktaş'ın Özgün İrade Dergisi 2020 Haziran (194.) saysında yayımlanan yazısı...


İnsanoğlunun kötülükle sınanması oldukça kadim bir sorun. Ancak kötülüğün her türü günah olmayabileceği gibi, her iyilik de olumluluk (sevap) anlamına sahip değildir. Nitekim Âdem’in “cennet”ten çıkarılmasına yol açan sorunda, bir itaatsizlik olsa da, kötülük kapsamında mütalaa edilmemiştir. Öyle de olsa bu, insanlığın hayatında temel ve zorunlu bir değişime yol açmıştır ve dolayısıyla da bu değişimin öngörülü olduğuna işaret etmektedir. Şeriati’nin de belirttiği gibi insanlığın hayatındaki en temel değişim tam da bu noktada başlamıştır. Avcı-toplayıcı yarı göçebe hayattan tarımsal yerleşikliğe geçişin hikâyesi ise Habil ve Kabil kıssasında dile getirilir. Burada ise Kabil’in yoldan çıkışı açık bir kötülük ve günaha işaret eder. Ne var ki insanlığın hayatının eksenini belirleyen artık bu kötülük/olumsuzluk olur; yani tarıma dayanan bir yerleşikliğin tercihi. Hegel’in deyişiyle “tarih, kötü yanı (olumsuzluklar) üzerinden mi ilerlemektedir”.Her “ilerleyiş” ise kendi mantığını topluma dayatmaktadır; bu, insanlığı bir felakete maruz bıraksa da. Gerçi her olumsuzluğun, kendisini tercihe zorlayan olumlu bir tarafı da vardır ve hiçbir tercih de tarihin sonu olmayıp, iyilikle kötülük arasındaki çatışma süregitmektedir.

En az tarımsal yerleşik hayat kadar olumsuz süreçlere yol açan bir başka gelişme ise insanlığın son beş yüzyıldır maruz kaldığı sanayileşme ve onun müsebbibi olduğu şehirleşme. İnsanlık tam da iyi kötü tarımsal yerleşik hayata uyum sağlamışken, o şeytani arıza (kötülük veya itaatsizlik ki kimileri açısından bu bir ilerleme ve medenileşme olarak addedilir) yeniden tezahür eder. İnsana ilham edilen o korku ve kuşku, yani aslında kâinatın merkezindeki düz ve sabit bir yüzeyin üzerinde yaşamakta olduğu değil de, boşlukta dolaşan bir küre üzerinde olduğunun ihsasıyla, insanoğlunun o güven dolu dünyası bir kere daha yıkılır. Ardından gelen o “şeytani” tecessüsün akabinde kendini güvenceye almak isteyen insanoğlunun çılgınca arayışları başlar. Elini değdirdiği hiçbir şey güvenilir değildir artık. Nesneler atomlardan, atomlar elektronlardan, onlar parçacıklardan, onlar ise dalgalardan oluşmakta ama nihai mahiyetleri ise anlaşılamamaktadır.

Düşünsel arayışlar insanoğlunu bir belirsizliğin içerisinde bıraksa da, bu arayışların yan ürünleri farklı -endüstriyel- bir hayat bahşeder ona: Yeni bir “cennet”. Gerçi temkinlidir insanoğlu. Cennetini bir kez kaybetmiştir çünkü. Ve unutamamaktadır ayağının o ilk kaymasının acısını. Korkmaktadır şimdi de, yeniden kayar diye ayağı. Ama bir yandan da kendisine seslenen o ayartının ardından usul usul yürümektedir. Korkmaktadır yine de bu “cennet” arayışının kendisini cehenneme çıkarması kuşkusuyla.

Şimdilerde ise yeni bir sınama ve felaketle yüz yüze insanoğlu. Tabi buradan çıkarılacak olumlu dersler ve sonuçlar olduğu gibi, tam aksi gelişmeler de bizi beklemekte. Sonuçta mikroskopla görülemeyecek kadar küçük ve kendi kendisine yaşama imkânına sahip olmayan bir virüsün yol açtığı korku ve dehşet iklimi, tüm insanlığı olağan hayatlarından uzaklaştırmıştır. Elbette bu, artık olağanlaşmış olan bu hayatlar üzerinde de bir düşünme çığırını başlatmıştır. Sözgelimi temizlik anlayışı ya da çalışma tarzında olduğu gibi. Bir bakıma atölye tipi çalışmanın tüm topluma yaygınlaştırıldığı disiplin toplumuna karşı eleştirel bir süreç başlayacaktır ve bu da yaşama tarzlarımızı ister istemez değiştirecek. Zaten bu nüfus artışıyla ve aşırı büyüyen şehirlerde, insanların çalışmak için her gün onca mesafeleri kat ederek bir ofiste toplaşmasının çok da bir anlamı bulunmamakta. Beri yandan kamusal sıkışmışlığın temizlik şartları açısından denetimi de giderek güçleşmekte ve dolayısıyla çaresizce şehirlere yığılan bu insan yoğunluğunun azaltılması gerekmekte. O da şehirleşme kadar yaşama tarzlarının da yeni baştan gözden geçirilmesi anlamına gelmekte.

Bu virüs saldırısının açığa çıkardığı bir başka gerçek ise, tüm ilerlemişlik kibrine karşı insanoğlunun temeldeki acziyeti ve çaresizliği. Uğranılan korku ve panik halinin yarattığı dehşet ve bu yüzden, asla vaz geçilemez olarak görülen yaşama biçimlerinin bir kenara konulması. Hatta bunun giderek bencil ve içe kapanık bir yaşama tarzı halini alması.

Bir başka gelişme ise, daha birkaç ay öncesine kadar, hiç yoktan meseleler yüzünden Suriye’ye yığılan küresel güçlerin çatışmalarının, bu birkaç ay içerisinde sanki hiçbir şey yokmuş gibi duraklaması. Virüsün saldırısı o kadar beklenmedik ve karşı konulamaz idi ki, tüm diğer meselelerden bir anda sarfı nazar edilmesine yol açtı. Bu ise insanoğlunun o kadar medenileşme ve ilerleme iddialarına karşı temel sorunlarının hâlâ çatışma ve savaş ilişkileri üzerinde yürüdüğünü göstermekte. İnsanlar temel anlamda akıllarını kullanmaktan o kadar uzaktalar ki, en basit sorunlarını bile akıllarıyla çözmek yerine bir çatışma noktasına gelmesini beklemekte veya ancak o koşulda bu meselelerin üzerine eğilmekte. Bu basit gerçek ise tüm gelişmişlik iddialarımıza rağmen, bir virüs yoluyla da olsa hâlâ barbarlık koşullarında yaşadığımızı ve insanileşemediğimizi yüzümüze çarpmakta.



YAZARLAR