Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Celal TAHİR


İsrail Sorunu Nasıl “Filistin Sorunu” Oldu?

Yazarımız Celal Tahir’in, Özgün İrade Dergisi 2020 Mart((191.) Sayısında yayımlanan yazısı...


İsrail Krallığı Milattan Önce 721 tarihinde Asur Kralı Sargon liderliğinde Asurilerin, Yehuda Krallığı ise Milattan Önce 587’de Babil Kralı Nebukadnezar liderliğinde Babillerin istilası ile bağımsızlıklarını kaybeder. Nebukadnezar, Süleyman Mabedi’ni ve Kudüs’ü yakarak Yahudilerin önde gelenlerini Babil’e sürer. Tarihteki ünlü Babilonya Esareti böyle başlar. Babil Devleti, Persler tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra, Yahudilerin Babil sürgünü sona erer.” (1) “Yehuda’nın yıkılmasından sonra başlayan Babil esareti, İsrailoğullan’na istisnai bir özellik kazandırmıştır. Başka ülkelere dağılıp bugüne dek niteliklerini korumuş başka bir ulus mevcut değilken; Babil’e gelen Yahudiler’in tümü kültürünü koruyamamış olmakla beraber, ulusun bir bölümü kendini dış etkilerden korumayı öğrenmiş ve bu niteliği İsrail devleti kurulana dek sürdürmüştür. Başka bir deyimle, çeşitli çoğunlukta bulunan uluslararasında, bir yaşam tarzı olarak Yahudilik, Babil’de doğmuştur.” (2) Babil sürgününden sonra yeniden Filistin’e dönen Yahudiler, bir müddet Romalıların egemenliği altında yaşarlar. Ancak dönüşten sonra da Romalılara isyan ederler. “M.S. 66-70 yılları arasındaki büyük isyan süresinde, isyancılar gümüş ve bronz paralar bastırdılar.” (3) Yani isyan kısmi başarıya ulaşır. Neron zamanında çıkan isyan bastırılamayınca, Neron sert önlemlere başvurur. Bu sırada Neron ölür ve yeni İmparator Vespasianus, isyanın bastırılması için oğlu Titus’u görevlendirir. Titus isyanı bastırır ve Yahudileri Kudüs’ten çıkarır. 20. yüzyıla kadar sürecek olan Yahudi diasporası böylece başlamış olur.

Yahudiler, Romalıların baskısı ve zorla sürgünü neticesinde yaklaşık iki bin yıl dünyada dağınık bir hayat yaşarlar. Lakin Sion’a olan özlemlerini hiç unutmamışlardır. “Babil’de ırmağın kenarına oturduk ve Sion’u andıkça ağladık. Yabancıların toprağında Rabbin ilahisini nasıl okuyabiliriz? Eğer seni unutursam ey Kudüs, sağ elim beni unutsun! Eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü baş sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın.” (Mezmurlar: 137) Yine “her paskalya ve yeni yılda Yahudiler ‘gelecek yıl Kudüs’te ve yeniden kurulmuş Kudüs’te’ cümlesini tekrar ederek, kurtuluşu düşlerlerdi.” (4) Yahudiler Sion’a dönülmedikçe hiçbir mutluluğun tam olamayacağına inanırlar. Bütün Yahudi tören ve ibadetleri bu inancı canlı tutar.

Orta Çağ Avrupa’sında, Yahudilerin gettolarda tecrit edilmiş bir surette yaşadıkları malumdur. Hıristiyan Avrupa’da antisemitizm güçlü ve köklüdür. Şeytani bir varlık olarak görülen Yahudiler “kuyuları zehirlemekle, kutsanmış ekmeğe saygısızlık etmekle ve kanlarını ibadetlerinde kullanmak amacıyla Hıristiyan çocukları öldürmekle suçlanırlar.” (5) Cizvit Papazı Barruel tarafından ortaya atılan iddialara göre de, Fransız Devrimi’nde ve birçok gelişmede Yahudilerin rolü vardır. Barruel, “devrimin hür masonların kurduğu gizli bir tezgâhın parçası olduğunu kanıtlamaya çalışan kalın bir kitap yayınlamıştır… Peder Barruel’e göre, hür masonları, İllimünatı ve diğer Hıristiyan karşıtı grupları kuran hep Yahudilerdi.” (6) Antisemitizm, günümüze yaklaşırken, beklenmedik kişi ve akımlarda da kendini gösterir. T. S. Eliot’un şu dizeleri çarpıcıdır: “Balyaların altında fare/ destelerin altında Yahudi.” “Anarşist Bakunin’in Yahudi karşıtlığı oldukça açıktır. Bakunin, Marx ile Rothschild’i neredeyse bir tutmaktadır. Keza Prudhon, Yahudiler için “o, ticarette kalpazanlık, üçkâğıtçılık ve pazarlıkla çalışan, daima sahtekâr ve parazit bir aracıdır… Ekonomi politikası daima negatif, daima tefeciliğe dayalı olmuştur; baş şeytan, iblis, Ehrimen Sami ırkında vücut bulmuştur.” (7) Bakunin’in anti-semitizmini, Çarlık Rusya’sındaki Yahudi karşıtlığı ve pogromlar ile birlikte düşünülmelidir. (*)

Avrupa’da bunlar olurken, II. Beyazıt zamanında Osmanlı’ya gelen Yahudiler farklı bir hayat yaşarlar. Kendi hükümranlığını doğrudan hedef almayan hiçbir unsuru dışlamayan Osmanlı, Yahudileri de kendi hayatına dâhil eder. Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkmasına kadar, Osmanlı’da Yahudilerle fazla bir sorun yaşanmaz. Esasen Sabatay Sevi, Siyonizm fikrinin ilham kaynaklarından biridir. İsrail Devleti’nin kurulması yolunda, Sabataycıların İttihatçılıktaki rolleriyle Herzl’in Basel Kongresi sonrası Abdülhamit indindeki teşebbüslerini bir arada düşünmek mümkündür.

Siyonizm ve Filistin sorunu
Siyonizm’in bir siyasi aksiyona dönüşmesi ile Filistin sorunu ortaya çıkar. Esasen başlangıçta kimse bir “Filistin sorunundan” söz etmemektedir. Sorun, Yahudilerin bir yurt edinmesi sorunu yani “Yahudi sorunu “idi. Filistin’den önce Yahudi devletinin Arjantin’de Uganda’da kurulması da düşünülür. Ancak neticede Yahudiler, İsrailoğullarının kutsal ideali, eski yurda dönme hülyası üzerinde yoğunlaşırlar.
Theodore Herzl’in girişimleriyle İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Siyonist Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda Siyonistler harekete geçerler. Herzl’den önce, Portekiz kökenli bir Yahudi olan Mordehay Manuel Noah 1850’li yıllarda yazdığı bir kitapta Yahudilerin Filistin’de toplanması fikrini ortaya atar. Fransız Devrimi ile Avrupa’da diğer unsurlarla birlikte hür ve eşit yurttaşlar haline gelen Yahudiler, önce içinde yaşadıkları ülkelere intibak etmek isterler. Ancak çeşitli denemeler bunun mümkün olamayacağını kendilerine gösterir. Özellikle Fransa’daki Dreyfus Davası, Yahudilerde ve Theodore Herzl’de Sion’a dönüş ülküsünün canlanmasına yol açar. Basel Kongresi’nde hükümetler nezdinde teşebbüslerde bulunmak karar altına alınır. Sonrasında II Abdülhamid ile görüşen Herzl, çeşitli vaadlerle Filistin’den Yahudiler için yer almak için uğraşır. Sultan Abdülhamid, sorunu Filistin sorunu şeklinde düşünmemiştir. Avrupa devletleri ise, Yahudilerin Filistin topraklarına yerleştirilmesiyle birçok siyasi amacı birden gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Bu projenin gerçekleşmesiyle hem Yahudi ırkından kurtulacaklar, hem de Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmek için etnik bir unsuru kullanmış olacaklardır.

Tapınak şövalyelerinin bölgeye ilgisi
Bu arada çok üzerinde çok durulmayan bir husus, Templier (Tapınak) şövalyelerinin daha 1870’lerde, bölge ile kurduğu alakadır. “1868-1875 arasında yaklaşık 750 Schwabenli dini muhalif, Templier’ler, Kutsal Topraklara göç etmiş ve orada müreffeh yerleşimler kurmuştu. 1842’de açılan Kudüs’teki Prusya konsolosluğu, faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan yerel Yahudi cemaatlerin ve Templier’lerin desteği ve korumasıyla Filistin’de kısa sürede oldukça önemli bir konuma ulaşmıştı. “(8) Templier şövalyelerinin faaliyetinin, Prusya ve sonrasında Almanya ile ilgisi nedir? Kendi gayeleri nedir? Filistin’e yerleşmelerinin, Siyonizm ve sonraki gelişmeler ile irtibatı nedir? Tüm bunların, Evanjelikler ile Siyonistler arasındaki ilişki-ittifak ile alakası nedir? Bunlar, bu meseleler ile ilgilenenlerin, üzerinde durulması gereken sorulardandır

II. Abdülhamid İttihat-Terakki ve İsrail
Sultan II. Abdülhamid, Filistin’e Musevi iskân etmek suretiyle bölgede Yahudilerin Arap nüfusa göre bir ekseriyet teşkil etmelerine karşıdır. Halife Abdülhamid, sıfatına uygun davranır. Sorun bütün Müslümanların ve de bölgedeki herkesin sorunudur. Ve de bölgede kurulması muhtemel bir Yahudi devleti, bölgenin, giderek dünyanın sorunu olacaktır. Hatta Yahudilerin yerleşmesine engel olmak, asayişi sağlamak ve artan Yahudi nüfusa karşı bir denge unsuru olmak üzere bölgeye Müslüman göçmenleri yerleştirmeye çalışır. Bu plan gereği, Cezayir ve Tunuslu göçmenler, Osmanlı tâbiiyetine geçmek şartıyla, Suriye ve Filistin topraklarına yerleştirilmeye çalışılır. Bütün bu tedbirlere rağmen, Avrupa’nın Siyonistler lehine Babıâli’ye müdahale etmesi ve Sultan II. Abdülhamid’i deviren İttihat-Terakki’nin basiretsizliği, Yahudi yerleşimini hızlandırır. 1915 baharında ve yazında Osmanlı otoriteleri doğu vilayetlerinde kitlesel ve çoğunlukla acımasız Ermeni tehciri programını başlattıklarında, bazı Alman görevliler Osmanlılara yönelik kaygılarını dile getirdikleri halde, Berlin’de önde gelen kişiler bu konuda Bâbıâli’yle ipleri koparma riskine girmemeye kararlıdır. Sonunda diplomatik tehdit politikasını benimserler. Zaten İttihat ve Terakki için Yishuv’a (Filistin’e Yahudi iskânı) karşı baskıcı önlemler, Ermeni bölgelerinin “etkisizleştirilmesi” kadar önemli değildir.
Yine I. Dünya Savaşı’nda, Mısır’daki Britanya Yüksek Vekili Sir Henry McMohan, Şerif Hüseyin ile gizlice temasa geçer. McMohan, Hüseyin’i Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir Arap isyanına önderlik etmeye ikna eder. McMohan, Arapların savaşta Britanya’yı desteklemesi durumunda, Britanya hükümetinin, Filistin de dâhil Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgelerinde Hâşimîlerin yönetiminde bağımsız bir Arap devletinin kurulmasını destekleyeceği konusunda söz verir. T. E. Lawrence ve Hüseyin’in oğlu Faysal önderliğindeki Arap isyanı Osmanlıları yenmeyi başarır. Britanya I. Dünya Savaşı sırasında bu bölgenin kontrolünü ele geçirir.

Balfour Deklarasyonu, Rothschild ve İsrail
Ancak Britanya savaş sırasında, Hüseyin-McMohan anlaşmasıyla çelişen başka sözler de vermektedir. 1917’de, Britanya Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour, hükümetinin “Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdu” kurulmasını desteklediğini belirten bir bildirgeyi -Balfour Bildirgesini- yayımlar. Yani 1. Dünya- paylaşım Savaşı’nın sonuna doğru Siyonistler, özellikle Britanya’nın desteğiyle sonuca yaklaşırlar. 2 Kasım 1917’de, Lord Arthur James Balfour(**) tarafından, Leonel Walter Rothschild’e (***) sunulan kişiye özel mektup, tarihe Balfour Deklarasyonu(****) olarak geçer. Balfour Deklarasyonu İngiltere’nin Yahudilere İsrail Devleti’nin kuruluşu doğrultusunda verdiği teminat olarak da görülebilir. Bu gelişme ile İsrail’in kuruluşu doğrultusunda önemli bir mesafe alınır. Diğer bir açıdan, Filistin ikinci kez Britanya imparatorluğu tarafından Yahudilere “vaadedilmektedir”. Leonel Rothschild’i ve Rothschildler sanki Yahudilerin ve İsrail Devleti’nin hamisi gibidir. Rothschildler, belki de bu ve başka sebeplerle Yahudilerin padişahı olarak anılmaktadır. Modern dünyada Yahudiliğin bu rolü, diaspora Yahudiliğinin büyük ailelerinin iktisadi siyasi varlığı ile cisimleşir. İsrail devleti ise esasen bir sonuçtur. Dünya siyasetinde ikinci derece bir ağırlığından söz edilebilir. Büyük ölçüde Theodor Herzl’in eseri olan, Siyonist hareketin çabaları 1948 senesinde netice alır. Dünyanın bilinen tarihinde ilk defa, bir kavim 2000 sene sonra ayrıldıkları topraklara döner ve devlet kurar. Bu, 1. Dünya (paylaşım) Savaşı neticesi, Osmanlının tarih dışına çıkarılması ve Orta- Doğu’ya yeni nizam verilmesi ile imkân dairesine girer.

Cumhuriyet Araplar ve İsrail
Cumhuriyetle birlikte ise biz, Araplar ile aramıza mesafe koyduğumuzdan, sorun İsrail ile Müslümanlar arasında bir sorun olmaktan çıkmış Arap-İsrail sorununa dönüşmüştür-indirgenmiştir? 1950-60 arası DP ve Menderes, İsrail ile dengeli bir ilişki sürdürmektedir. Süveyş Kanalı sorunu sebebi ile Menderes’in İsrail büyükelçisini geri çağırmasını, Bülent Ecevit 28 Kasım 1956 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Türk elçisi niçin geri çağrıldı?” başlıklı yazısında eleştirir. Tarihin ironisi midir, nedir? Ecevit, ahir ömründe son başbakanlığında “İsrail soykırım yapıyor” mealindeki sözleriyle şiddetli bir kampanya ile karşı karşıya kalmış, “Musevilerden özür dilerim” demesi ile de durumu kurtaramamıştır. Bilindiği gibi merhum Ecevit hakkında, daha evvel Yıldırım Akbulut hakkında üretilen fıkraları aşan fıkralar üretilmiştir. Esasen bu şekilde Ecevit’in kişilik haklarına da saygısızlık yapılmıştır.

“Filistin sorununun” ortaya çıkması
Sorunun Arap-İsrail sorunundan Filistin sorununa dönüşmesi-indirgenmesi sürecini genel çizgileriyle anlatırken, ABD ve SSCB’nin İsrail’i kuruluşunda ve sonrasında nasıl beraber koruyup kolladığına, dikkat çekmek gereklidir. Soğuk Savaş döneminde iki olay Soğuk Savaş’taki yazılı olmayan ABD- SSCB anlaşmasını ortaya koyar niteliktedir. İlki, 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması ve 1948-49 Arap- İsrail Savaşı’nda, ikincisi 1956 yılında başlayan İngiltere ve Fransa’nın Süveyş Kanalı harekâtında ABD ve SSCB’nin tutumudur. Her iki sorunda ABD ve SSCB, görünürde Soğuk Savaş’ın en derin ayrılıklarının, çatışmalarının ve bloklaşmalarının yaşandığı bu dönemde ortak hareket ederler. İsrail Devleti kurulurken, BM’de, ABD ve SSCB İsrail lehinde oy kullanır. Araplar İsrail’e 15 Mayıs 1948’de savaş açar. Bunun üzerine, hem SSCB, İsrail’e silah yardımı yapar, hem de bölgeyi ablukaya alan ABD, Araplara silah sevkiyatını engeller. Bu şekilde Araplar yenilgiye uğrar ve İsrail’in resmen kurulması sağlanır. İkinci olay olan Kanal Krizinde, ABD ve SSCB, İngiltere ve Fransa’ya karşı ortak hareket ederek bu ülkeleri Mısır’dan çekilmesi için ikaz ederler. 1956’daki bu savaş Sovyetler Birliği’nin Londra ve Paris’e atom bombası atma tehdidi karşısında İngiltere ve Fransa’nın geri adım atmasıyla sonlanır. Süveyş Krizi, II. Dünya Savaşı öncesinde dünyaya egemen olan Batı Avrupalı devletlerin mutlak egemenliğinin son bulduğunu ve artık Amerika’nın desteği olmadan hareket edemeyeceklerini göstermiştir. Bunu, yani Sovyet Rusya’nın, hem bu olay özelinde ve hem de İsrail meselesinin genelindeki rolünü, eski Sovyet rejiminin ideolojik karakterinden bağımsız olarak, Ekim 1917 sosyalist devrimini gerçekleştiren Bolşevik partisi merkez Komitesi’nde çoğunluğu Yahudilerin oluşturması ile irtibatlandırmak mümkün müdür? Ayrıca düşünmek gerekir. 1967’deki Altı Gün Savaşları, Arapların açık yenilgisi ile sonuçlanır. Akabinde 1971’deki Filistinliler için kara olan Eylül’de Kral Hüseyin katliamına ve sürgününe maruz kalan FKÖ’nün, sorunu artık zaruri olarak Filistin sorunu şeklinde telakki etmesine zemin teşkil eder. 5 Haziran 1967’de İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve altı gün süren savaş, “Üçüncü Arap-İsrail Savaşı”, “Altı Gün Savaşı” veya “Haziran Savaşı” isimleriyle bilinir. Arap ittifakına Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılırlar. Savaşın sonunda Mısır’dan Sina Yarımadası’nı, Suriye’den Golan Tepelerini ve Filistin’in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail topraklarını dört katına çıkarır. Sonrasında Sina Yarımadası’ndan Mısır lehine çekilen İsrail süreç içinde diğer toprakları ilhak eder. İsrail’in BM kararlarını da uygulamaması sonraki dönemde bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturur. Sonrasında Kara Eylül olarak adlandırılan olaylarda, Altı Gün Savaşları’nda olduğu gibi Ürdün Kralı Hüseyin’in ikili oynaması hatta ihaneti vardır. Malum olduğu üzere Kara Eylül Filistinlilerin sürgün edilmesidir. Sürgün, Filistinlilerin önemli bir bölümünün ölmesi ile neticelenir. Yine bu süreçte Kral Hüseyin, ABD Başkanı Nixon, Kissinger ve İngilizler ile çok yönlü ilişkiler içindedir. Bütün bu olup bitenler neticesi Filistinli Araplar yalnızlık duygusuna kapılırlar. Ki, bunun temelsiz olmadığı da, süreç içerisinde Arap devletlerinin tavrı ile anlaşılır. Bunun sonucu olarak Filistinliler, kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği düşüncesiyle, kendi direniş örgütlenmelerini oluşturma gereği duyarlar. Bu eksende direnişi merkezileştirmek ve konuyu uluslararası kamuoyuna taşımak amacıyla, FKÖ oluşturulur. Bu teşkilat bir yandan diplomatik-politik olarak mücadele verirken diğer yandan da silahlı direnişi organize eder.

İsrail-Filistin sorununun, giderek Filistin sorunu şeklinde telakki olunması çağımızın en bariz ve en ciddi zihin operasyonu-manipülasyonu örneklerindendir. Açık ve kati bir şekilde ifade etmek gerekir ki ortada bir Filistin-İsrail sorunu yoktur. Sorunun bu şekilde ifade edilmesi tarihi ve mantıki olarak yanlıştır. Üzerinde durulmadığında basit ve önemsiz görülecek bu ifade tarzı sanılanın üstünde ve ötesinde bir öneme sahiptir. Esasen ortada Filistinliler diye bir millet de yoktur. En fazla Filistinli Araplar tabiri doğru olabilir. Bölgeye Filistin adını verenler tarih öncesi çağlarda Grek kıyılarından doğu Akdeniz’e inen ve Tunç Çağını Sona Erdiren deniz kavimlerinden, Filistinlilerdir. “Deniz kavimlerinden olan Filistinliler, savaştan sonra yerleştikleri Kenan bölgesine, kültürleri içerisinde taşıdıkları birçok unsurun yanında, dini inançlarını da bölgeye taşımışlardır. Filistinliler’in dini inancını temsil eden tapınak yapıları kazılarda ortaya çıkarılmıştır.” (9) Bu Filistinliler kavmi ile bugünkü Filistinli Araplar arasında bir devamlılık ilişkisi ve bu bağlamda organik bir bağ yoktur. Ancak mesele şudur ki Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan çıkan İsrailoğulları Kenan diyarına yerleşmişlerdir. İsrailoğulları 2000 sene sonra, yeniden bölgeye dönerken, bölgenin Filistin, daha önemlisi bölge ahalisinin Filistinliler olarak anılması, herhalde daha ‘anlamlı’ olmaktadır. Ve geçerken belirtmek gerekir ki İsrailoğulları “hak yolunda” olduğu ve kendilerine ‘tebliğ olunanı’ diğer kavimlere-insanlara, tebliğ etmeleri için- ve tebliğ ettikleri sürece- seçilmiş kavimdir. Seçilmiş olmalarının anlamı budur. Yahudilerin buradan hareketle kendilerini ayrıcalıklı ve üstün bir ırk-kavim telakki etmeleri, hakikatin tersyüz edilmesidir. Demek ki İsrailoğulları, epeydir seçilmiş kavim değildir.

Peki, sorun niçin Filistin sorunu şeklinde kavranılmakta ve ifade edilmektedir?

İlk olarak, Yahudiler binlerce yıl önce Hz. Musa a.s.’ın öncülüğünde nasıl Filistin’e yerleşmişse binlerce yıl sonra yeniden “vaat edilmiş” topraklara bu günkü Filistin’e dönmüşlerdir. Çünkü bu Yahudilerin “kutsal idealidir”.

İkinci sebep; Milliyetçilik-ulusçuluk cereyanına ve ulus-devlet mantığına uygun olarak Filistinliler diye bir ulus inşa-icad edilmiş olmasıdır. Benedict Anderson’un ‘hayali cemaatlerde etraflıca anlattığı süreç burada da yaşanmaktadır. Oysa Filistinliler diye ayrı bir ulustan değil, belki Filistinli Araplardan söz etmek, makuldür.

Üçüncü ve en önemli sebep, siyasi stratejidir, cephenin daraltılmasıdır. Müslümanlar ile Yahudiler arası sorundan Arap İsrail sorununa oradan da İsrail Filistin sorununa doğru indirgenen bir seyir vardır. Sorun sıradan bir ifade sorunu değildir. Bir zihin manipülasyonunun dışına çıkıp-çıkamama sorunudur. İnsan ile eşya ve hayat arasındaki irtibatın zayıflaması ve kavram ile varlık arasındaki mesafenin açılması, çağımızda yaşanan ifade sorunu ve kavram kargaşasının sebebidir. Kargaşa modernitenin karakteristik özelliğidir. Kavramlar dünyasındaki belirsizlik, bir neticeye bağlanamayan tartışmalar, modernitenin zihniyet dünyasındaki yansımasını gösterir. Demek ki, her türden ifade sorunu, bir zihin karışıklığının yansımasıdır. Bu metafizik prensibin zahiri-görünür tezahürleri ise, kelimelerin ve kavramların rastgele kullanılması ve nihayet toplumsal kargaşadır.

Buradan hareketle dünya, özellikle de Müslümanlar, Filistin sorunu diye bir sorun tanımamalı/tanımlamamalı, ortada İsrail’in yarattığı bir insanlık sorunu olduğunu kavramalıdır. Sorunun bu şekilde ortaya konması, tarihi ve aktüel açıdan bir zorunluluktur. Çünkü “Filistin Sorunu” bir şekilde – belki de yakında- çözümlenebilir. Ama Yahudiler vaat edilmiş topraklar hedefinden vazgeçip, Müslüman Hıristiyan tüm diğer unsurlar ile birlikte var olmayı benimsemediği sürece, İsrail sorunu var olmaya devam eder.

Gelinen noktada ABD başkanı Donald Trump’ın yüzyılın planı olarak takdim ettiği Ortadoğu Barış planı zaten Müslümanları ve insanlığı bu noktaya taşımıştır. Çünkü bugüne kadar Yahudi- İsrail sorunu Filistin sorunu olarak ifade ve ilan edildiği için, garip bir durum ortaya çıkmıştır. Bazı Arap ülkelerinin bu planı kabul etmeleri muhtemeldir; planda yapılacak bazı revizyonlar sonrası da Filistin hükümetinin kabul etmesi de çok sürpriz sayılmamalıdır. Dolayısıyla başa dönersek bu sorun Yahudilerin ortaya çıkarttığı İsrail sorunu olarak kabul ifade ilan edilmeli ve bu mevcut planında tanımayacağı bu çerçevede ilan edilmelidir. Ve Müslümanlar İsrail sorununun makul bir çözümü için seferber olma durumundadırlar.

Kaynaklar ve Dipnotlar
1- Büyük İsrail Stratejisi, Hikmet Erdoğdu, IQ Kültür Sanata Yayıncılık, 2. baskı, Aralık 2005, İstanbul , s.36-37
2- Yahudi Tarihi Yusuf Besalel Üniversal Yay. İstanbul 1992 s. 50
3- age, s. 61
4- Siyonizmin Kökenleri, Alain Boyer, İletişim Yay. s. 16
5- Bernard Lewis, Semitizm ve Anti Semitizm, Everest Yay. s. 104
6- age, s. 105
7- age s.116
8- Osmanlı İmparatorluğumun Sonu Ve Büyük Güçler Editör Marıan Kent Çeviren Ahmet Fethi Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s 130
9- Tunç Çağını Sona Erdiren Halklar Deniz Kavimleri, Barış Gür Arkeoloji Ve Sanat Yayınları 2012 İstanbul s. 213
(*)115 Aralık 1972 tarihli Frankfurter Allgemeine Zeitung, Ulrike Meinhof (RAF’ın kurucularındandır) Auschwitz’den bahsederken “En kötüsü ister komünist isterse başka bir şey olsun hepimizin Auschwitz üzerinde hemfikir olmak zorunda bırakılmamızdır.” … “Antisemitizm özü itibarıyla antikapitalisttir. O bir değişim aracı olarak paraya bağımlı oldukları için hem insanların nefretini hem de onların komünizm arzularını tek başına üstlenir. Auschwitz, 6 milyon Yahudi’nin öldürülerek Avrupa’nın çöp tepelerine yığılmasıdır. Tıpkı özdeşleştirildikleri para gibi…” Modern bir eylemci anarşist bunları söylemektedir.
(**) Zamanın İngiliz dışişleri bakanıdır
(***) Rothschildler dün ve bugün dünya iktisadi ve siyasi hayatı üzerinde tesiri olan Musevi ailelerindendir
(****).Bu mektubun içeriği şöyledir ;
“Dışişleri Bakanlığı 2 Kasım 1917
Saygıdeğer Lord Rothschild,
Yahudilerin Siyonist özlemlerine sempatisini dile getiren aşağıdaki deklarasyonun Kabine’ye sunulmuş ve onun tarafından onanmış olduğunu, Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyuyorum; Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasına olumlu bakmaktadır ve Filistin’de buluna Yahudi olmayan toplulukların yurttaş ve dinsel haklarına ya da herhangi bir başka ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasal statüye zarar verebilecek herhangi bir şeyin yapılmaması kaydıyla bu hedefe erişilmesi için elinden gelen tüm çabaları harcayacaktır.
Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonun bilgisine sunarsanız, size minnettar olacağım.
Saygılarımla,
Arthur James Balfour”



YAZARLAR