Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


İslami Dayanışma olgusu Spor Uğruna Yara Alırken…

Yazarımız Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Sanat alanında olduğu gibi Müslümanların genel anlamda kendi kültürel gelişmişliklerine etki edebilecek alanlarla pek de yeteri derecede ilgilenmedikleri işten haberi olanların malumu.

Buna, hem genel anlamda var olan ilgisizliği eklediğimiz üzere, hakkında kesin Kur’ani hükümlerin bulunduğu alanlar ile bir kısmı da, öteden beri Müslümanlara hükmeden yöneticiler ve ulemanın bazı alanlarda olay ve olguyu yanlış anlamaları ve haliyle yanlış çıkarımlarının hülasası olan yanlış kasti ve haddi aşan yorumlarını da buna ekleyebiliriz.

Örnek vermek gerekirse, bir açıdan ruhun gıdası olarak tanımlana gelen müziğe karşı genelleme yapılması sonucu, ona haram damgasını vurmayı öne çıkarabiliriz.

Eğer külli haram, ise daha Hz. Peygamber(s) döneminde kendi şartları içerisinde müziğin kendine bir yer bulduğu izahtan varestedir.

Keza, bir müzik türü olan ilahi formuna ne diyeceğiz o zaman?

Bu haram, helal konusu hayatın her alanında Müslümanları ilgilendiren konular için bir kriter olarak değerlendirilebilir.

Bir de İslam’a haram ve helalin yanında esas olanın mübah olduğu da bilinmektedir.

Ki, gerek müzik olsun, gerek başka sanat alanları olsun, onları helal kılan şey, ona uygun olan durumdur.

Haram ise, ondan elde edilmesi arzulanan ve din açısından uygun görülen maksada yönelik olumsuz durumla alakalıdır.

Buradan hareketle din ve dini değerler saikiyle maksat açısından müzik ve tüm sanatlar ve işleyişler için belirtilen “haram, helal ve mübah olgusu” nun spor içinde geçerli olduğu sonucuna varılabilir.

Neymiş, esas, helali de kapsayan mübahlık iken, maksada ters düşüldüğünde, yani kasti davranıldığında, haramlık olgusunun spor içinde geçerli olduğu sonucuna varılır.

Burada şöyle bir soru sorulabilir; özgürlük, mübah alana uygun olarak düşünülebilir mi?

Eğer özgürlükten kasıt, işi harama vardırmamak olacaksa, elbette o, yani özgürlük mübah alanı içerisinde değerlendirilebilir.

O zaman işin, yapısından ve mahiyetinden ziyade tüm branşlarda helallik ve mübahlık olgusu o spor dalı içerisinde yapılan her şeyin, artık Müslümanlar için –İslami hassasiyeti olanlar-geçerli olduğunu gösterir.

Tamam, buna rağmen bazı branşlara, “maksadın dışlanmadığı” savıyla mübahlık olgusu uygun görülmüş olsa da, o branşın kendi felsefesine uygun birçok davranışın, genel anlamda bir teste tabi tutulduğunda, maksadın az, çok dışlandığı görülecektir.

Keza Rasulullah’ın, insan ilişkilerinde bir Sünnet konusu olan “yüze vurmayınız” uyarısını boksta nasıl anlayacağız ve onu nereye koyacağız?

Ya da, sözde diyelim; masum bir çerçevede seyrettiğini düşünmemiz istenen bir futbol maçından hareketle, düpedüz kumar olan spor ve at yarışları bahislerini hangi kategoriye dahil edeceğiz?

sporun, maksat açısından haram olan kumarla br arada anmak ne kadar ahlaki ve ne kadar doğrudur?

 Maksadımız anlaşılmıştır galiba!

Şimdi gelelim Konya Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği ve salt spor saikiyle masumiyet karinesi içerisinde değerlendirmek istediğimiz, ama ucu apaçık harama kadar varan bir organizasyona nasıl bakmalıyız?

Bu türden işlere sözde Müslümanların iktidarından dolayı, ileride ortaya çıkacak olan olası olumsuz durumları göz ardı edip mi bakacağız?

Yoksa “organizasyonunuz varsın sizin olsun lütfen İslam’dan hareketle değerlerimizi kullanıp onları kirletip lekelemeyin mi diyeceğiz?

Elbette tavrımız ikincisi olacaktır.

Tamam, o işi organize edenler kendilerini Müslüman olarak tanımlayabilirler. Bunun yanında verili durumlardan hareketle birçok angajman içerisinde de bulunabilirler, ama onların ve istisnasız tüm Müslümanların dini değerleri kendi amaçları uğruna içeriğini boşaltmaya ve onları dejenere etmeye hakları olmamalı…

Burada, İslami değerleri, görünürde İslam dışında bulunanlar değil de, kabul gördüğü anlamda Müslümanlar önemsemiyor, hor kullanıyor ve değerden düşürüyorsa; o zaman “dinime dahleden bari Müselman olsa” ifadesi ironik olarak zihinlerde yer tutacaktır.

O zaman, Hz. Peygamber’in(s) “İslam garip geldi, garip olarak gidecektir” hadisi ne halde olduğumuza ve kendi kendimizi ne hallere düşürdüğümüze ayna olacaktır.

Vah! Vah ki, ne vah! Ölmüşüz, değerlerimiz haraç mezat saltığa çıkmışta haberimiz yokmuş!!!

Ne acı durum!

Dostun, dostu yaralaması böyle bir şey olsa gerek.

Yukarıdaki ifadelerimizin, böyle bir organizasyona el atan zevat açısından hiçbir önemi olmadığını acı da olsa görmemiz ve kabul etmemiz gerekir.

“Niye?” derseniz;  İslam’dan hareketle birbiriyle bağlantılı olup Akif’in deyimiyle “asrın idrakine sunulması” gereken İslam’dan ve haliyle yanlış yorumlara mahal vermeden elde edilecek olan İslamcılık düşünce ve pratiğinin yerine, ne olduğu, ne olmadığı tam da belli olmayan, her tarafa çekilebilecek bir vasfa sahip bulunan muhafazakârlık saiki –ideolojisi- ontolojisi gereği, müntesibi tarafından zamana ve zemine uyularak birçok değeri göz ardı edebilir.

Bunun yanında, muhafazakârlık ile at başı giden milliyetçilik olgusu da, kendi ontolojisi gereği dini dünya ve ahret için” yaşanacak bir form olmaktan ziyade, kullanışlı bir aparat olarak görüyorsa, biz Müslümanlardan ne yapması beklenir?

Ya bazı ilkelerimizden, iddiamızdan vaz geçip muhafazakârlığa ve dahi milliyetçiliğe sığınarak la’leteyn, yani sıradan, iddiasız bir Müslüman olmamız; Allah’ın içeriğinden imtihana tabi tutacağı vechile İslam’dan ve bu bağlamda bize aynı zamanda kimlik olarak uygun gördüğü “Müslüman” ismini  birçok verili durum adına göz ardı etmeyi düşüneceğiz!

Biz Müslümanlar, bu verili durumlar içerisinde yaşamamız için, yaklaşık üç yüz yıldır, küresel anlamda Batı ve içimizdeki Truva atı hükmün de olan batıcılar tarafından zorlandık, zorlanıyoruz.

Ama –yine safça mı davranıyoruz acaba!- sözde Müslümanların iktidarı döneminde bırakın birçok verili durumun yok olmasını/yok edilmesini, en azından başında bir Müslüman kadronun bulunduğu bir belediye kurumunun, organize ettiği bir spor etkinliğinde, İslami dayanışma adı altında, gayri-i İslami tarzda içeriği sorgulanması gereken durumları aşamayacak mıyız?

Bu aşma durumu sadece, icra edilen bu etkinlik için değil elbet, ama topyekûn bir anlamda temel şiarımız olan tevhidi gerçekliğe uygun bir şekilde – anarşiye, başıbozukluğa ve kırıp dökmeye iltifat etmeden- meşru bir şekilde sistem içi araçları ve dahi yolları da usulüne uygun bir şekilde kullanarak geleceğimiz açısından sağlıklı bir yol seçmemiz ve az da olsa mümkün ise eğer, bir miktarda geri çekilmemiz gerekir. Ki, ancak o zaman kendi değerlerimizi koruyabiliriz.

Başka türlüsü de düpedüz İslami söylemi sakatlayan bir muhafazakârlık olurdu galiba…

 

Kaynak: farklı Bakış

YAZARLAR