Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


İslamcılık Paradigmasında Teori-Pratik Sorunsalı (1)

Sünni coğrafyalarda yaşanan bu sürece paralel olarak İngiliz sömürgesinin ileri uç karakolu olan İran´da da geleneksel Şii anlayışın dışında İmam Humeyni ve arkadaşlarının başlattığı çalışmalar 1979 yılında İran İslam Devrimi´ni beraberinde getirdi.


GİRİŞ

Bazı Müslüman aydınlar açısından ?İslamcılık´ kavram ve tanımlaması çeşitli gerekçelerle eleştirilse de son iki yüzyılda İslami mücadele adına ortaya çıkmış tüm hareket ve çalışmaları tanımlamada, analiz etmede derinlikli ve kuşatıcı bir kavram olarak birçok bilimsel çalışmada kullanıldığını ve artık kendi kavramsal çerçevesine de kavuştuğunu ifade etmek gerekir. Ayrıntılarda kimi farklılıklar olsa da İslamcılık kavramı tarihsel bağlamda yaklaşık son iki yüzyıllık süreçte ortaya çıkmış tüm dünyadaki İslami akım, çalışma, yapı, cemaat ve mücadeleleri tanımlamaktadır denilebilir.

Düşünsel bağlamda ise 12. yüzyıl sonrası geleneğin dar kalıplarına sıkışmaktan kendini kurtaramamış, düşünsel donukluk (İslam skolastisizmi olarak kavramsallaştırmıştım-bk. Bilge Adamlar Dergisi) döneminin eleştirisi ile başlayan fikir ve akımların, hareket ve yapıların mücadele serüvenlerini tanımlamaktadır. İlla bir başlangıç noktası oluşturmak ve vektörel bir karakter kazandırmak gerekirse kahir ekseriyet Osmanlı imparatorluğu´nun son dönemi olan 19. yüzyılın başlarındaki ve ondan bir asır öncesine İngiliz sömürgesi ile başlatılan kolonyalizme tepkileri ile Hint yarımadasında ortaya çıkan Müslüman düşünürlerin arayışlarını İslamcılık doğuş dönemi olarak görülebilir. Bu çabaların derli toplu ilk düşünsel ürünleri ve tezlerinin Cemaleddin Afgani ile şekillendiğini söylemek isabetli olur.

Bu makalenin konusu son iki yüzyıllık İslamcılık tarihini anlatmak değildir. Yaşanan bu süreci son çeyrek asrında ortaya çıkan kırılma noktalarını teori-pratik bağlamında analizini yapmaktır. Başka bir ifadeyle bir yanda gelenekle modern İslami düşünce çizgileri arasında iyice belirginleşen çatışma ve savrulmaların temel dinamiklerini anlamaya çalışmak, diğer yandan bir ucunda El Kaide ve DAİŞ´in olduğu, diğer yanda FETÖ gibi cemaatlerin ortaya çıktığı ve öte taraftan yenilikçi İslami anlayışların son yarım asırda yaşadıkları serüven sonrası iktidarla gelen yeni kuşak İslamcılığın ?Deizm´ e varan yeni İslami yaşam tarzlarındaki şekillenişler üzerine düşünsel kritikler yapmaktır.

ÖRGÜTLÜ İSLAMİ YAPILARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE DÜŞÜNSEL KOORDİNATLARI

İslamcılık serüveninde ortaya çıkan ve kendinden sonrakilere de esenlik kaynağı oluşturan ilk yapılar Hasan El Benna ve arkadaşlarının Mısır´da başlattığı İhvan-i Müslimin (Müslüman Kardeşler) Hareketidir. Başlangıçta tamamen bir davet ve tebliğ hareketi olan yapı büyüdükçe, kitleselleştikçe başata Mısır devleti olmak üzere hayatın birçok alanında yeni söylemler ve duruşlar üretmek adeta pratiğin teorisini yaşamak zorunda kaldılar.

Cemal Abdunasır iktidarı sürecinde araçsallaşmaktan kurtulamayan yapı, potansiyel bir tehdit olarak görülen hareketin lideri Hasan El Benna´ya karşı bir CİA-MOSSAD operasyonu olduğunu düşündüğüm suikastla şehit edilmesi sonrasında İhvan-i Müslimin hareketi yeni bir dönüm noktasına girdi. Daha çok bireysel ıslah merkezli bir davet ve tebliğ programı uygulayan yapı, dış dünya ile ilgili siyasi duruş ve söylemleri, ilke ve değerleri de gündemine aldı. Yapının önemli beyinlerinden biri olan hukukçu Abdulkadir Üdeh ve arkadaşlarının devlete ve dış dünyaya karşı söylemleri sistem tarafından tehlikeli görülünce İhvan-i Müslimin Hareketi etkili operasyonlara maruz kaldı. Nihayet 1954 Üdeh ve arkadaşlarının Nasır hükümeti tarafından idam ile şehit edilmesinden sonra örgütsel yapı sistem tarafından illegal bir hareket olarak düşman ilan edildi.

İhvan-ı Müslimin´in kuşkusuz niteliksel değişiminin öncüsü Seyyid Kutub´tur. Seyyid Kutub sadece İhvan için değil kendinden sonra gelen tüm İslam coğrafyasındaki yapı ve hareketleri de etkileyen düşünsel açılımlar yaptı. Özellikle modern paradigmanın iki farklı etkin programı olan Kapitalizm ve sosyalizme karşı Kur´an merkezli bir kavramsal çerçeveyle yeni açılımlar getirdi. Maide-50´deki ?Cahiliye´ kavramı ile tüm çağdaş dünya sistemlerini tanımladı. Bu şimdiye kadar geleneksel ve diğer tüm yapıların kafa karışıklığına ve teorisizliğin getirdiği apolitikliğe karşı net radikal bir çıkış ve tanımlamaydı.

Modern batılı paradigmayı ??Cahiliye´´ olarak tanımlamak doğal olarak İslam´ı sadece bireysel bir yaşam biçimi olduğu düşüncesinin de değişimini zorunlu kılıyordu. Bu bağlamda İslam; bir yaşam biçimi olarak, hayatın her tarafını kuşatan, inşa eden bir paradigma olarak ortaya konuluyordu. Din, ibadet, hüküm, ilah, tevhit, cihat, mülk, rab, şirk, küfür, tağut, ,iman, mümin, Müslüman, kâfir müşrik müstazaf, müstekbir, Karun, Belam, Firavun, zulüm, adalet vb. Kuran´i kavramlar modern yaşamı şekillendiren forumlar ve tanımlamalar da dikkate alınarak yeni derinlikli tanımlarla ortaya konuluyordu. Seyit Kutub bir anlamda devrimci İslami düşüncenin ilke ve değerlerini, düşünce koordinatlarını Kur´an kaynaklı bir teorinin peygamberin Mekke ve Medine dönemi pratiğini şekillendiren örnekliğini güncellemeye çalışarak, günümüz dünyasına taşıyarak İslami hareketin fıkhını tanımlıyordu.

Çağdaş akademik eğitimini de sosyoloji profesörü olarak tamamlayan, Amerika gezisi gibi deneyimlerle batı dünyasını da yakından tanımaya çalışan Kutup, İslami hareketin örgütlülüğü ve hedefleri bağlamında kısmen sosyalizmden ve sosyalist devrimlerden etkilendiği söylenebilir. Ancak akidevi bağlamda tüm beşerî ideolojilerin dışında İslam´ın tevhit merkezli bir varoluş amentüsü ile insana yalnızca tek bir ilah olan Allah´a kul olma bilinci ile ancak özgürleşebileceği, adil bir sosyal dünya düzeni kurabileceği vurgusunu çok derinlikli olarak kendi tefsiri olan Fizilal-i Kur´an´da işledi.

Devrimci İslami hareketin manifestosu niteliğindeki ?Yoldaki İşaretler´ risalesinde İslami düşünce ve hareketin temel değer ve ilkelerini tanımlarken aynı zamanda bu mücadeleyi verecek ?öncü kadroların´ misyon ve niteliklerine de önemli vurgularda bulundu. Devrimci öncü kadroların steril bir kişilikle, can, mal, kadın, makam, aile, toplum, devlet vb. tüm dünyevi ilişki forumlarına karşı, İslami bilinci bir çelik zırh gibi kuşanmış peygamber örnekliğini yaşamının her detayına taşıma gayreti ve bilincinde bir kadrolaşmadan, İslam kardeşliğini tüm bu derinliklerde kavramış örgütlü yapılarla İslami hareketin yürütülebileceği gerçekliğinin altını çiziyordu. Bu geleneksel İslami cemaat tanımlarını parçalayan, aşan yepyeni bir çıkış ve tanımlamaydı.

İslami hareketin illegal örgütlülüğü, küfür ve şirk sistemleri ile asla uzlaşmazlığı, dolayısıyla mücadele yöntem ve metodunun da tevhidi olma zorunluluğu, İslam´ın bir yönetim ve hükümet anlayışını ve hedefinin olduğu gibi temel dinamikler Seyyid Kutub´un idam ile şahadeti sonrası bile uzun yıllar tüm dünyadaki İslami yapı ve çalışmaları etkiledi ve etkilemeye de devam etmektedir.

Neredeyse eş zamanlı bir süreç yaşayan Mevdudi ve arkadaşlarının Pakistan´da başlattığı Cemaat-i İslami hareketi de İhvan hareketi ile çok geniş ortak paydalar taşıyordu. Mevdudi´nin İslami düşünce ve hareket ilke ve değerlerinin taşıdığı ruh Seyyid Kutup ile aynıydı. Bu konuda ?Kuranda Dört Terim-İlah, Rab, İbadet ve Din´ risalesi ?Yoldaki İşaretler´ gibi bir manifesto niteliğindeydi. Mevdudi bu dört terim üzerinden devrimci tevhidi İslami düşünceyi yeniden inşa ediyordu adeta. Gelenekçi anlayışların bu kavramların içini boşaltan, varoluşu ve yaşam biçimini şekillendirmede etkisiz kılınan bu kavramları Kuran merkezli olarak yeniden günümüz dünyasına tevhidi bir kimliğin düşünsel koordinatları olarak, sosyo-politik bir özne olarak taşımıştır.

Mevdudi´nin ?İslam´da Hükümet´ eseri özellikle hilafetten saltanata uzanan tarihi kırılmanın analizleri üzerinden günümüz dünyasına gelenek ve mezhepler üstü bir bakış açısı ile evrensel tevhidi İslami düşünce ve mücadelenin yeni kodlarını taşır. Tefhim-il Kuran tefsiri bu bağlamda önemli bir dirayet tefsiri olarak İslamcılık serüveninde önemli bir referans kaynak olarak yerini almıştır.

Sünni coğrafyalarda yaşanan bu sürece paralel olarak İngiliz sömürgesinin ileri uç karakolu olan İran´da da geleneksel Şii anlayışın dışında İmam Humeyni ve arkadaşlarının başlattığı çalışmalar 1979 yılında İran İslam Devrimi´ni beraberinde getirdi. Dünyada ve özellikle İslam coğrafyalarında büyük bir yankı oluşturan İslam devrimi siyasi yönüyle İngiliz sömürgeciliğine karşı Pehlevi hanedanının yıkılmasını sağlamışken, daha derinlikli etkisini düşünsel bağlamda geleneksel din anlayışına karşı devrimci İslami anlayışın ilk önemli zaferi olarak etkisini tüm İslami hareketler üzerinde göstermiştir.

İran İslam devriminde geleneksel ulemanın içinden çıkmış kadrolar dışında sembol isimler olarak öne çıkan Ali Şeriati ve Mustafa Çamaran gibi Müslüman aydınlarında önemli bir etkisi olmuştur. Devrime giden süreçte Sorbon üniversitesinde sosyoloji doktorasını tamamlamış Ali Şeriati, üniversite gençliği üzerinde etkili olmuştu. Özellikle uzun süre devam ettirdiği konuşma ve konferansları ile ?devrimin Öğretmeni´ olarak anılan Şeriat´nin 1977´deki erken şahadeti tüm İslam dünyası için ve özellikle İslam devrimi sonrası süreçte önemli bir kayıp olmuştur.

Eserleri ile İslam sosyolojisinin temellerini atan Ali şeraiti, özellikle Marksizm başta olmak üzere çağdaş beşerî ideolojilere karşı İslami düşüncenin Kuran merkezli tezlerini güçlü kavramsal açılımlarla yeniden güncellemiştir. Evrensel bir dinamik olarak ?Hac´, rol model devrimci kişilikler olarak ?Hz. Fatma´, ?Hz. Ali´ ve ?Hz. Ebu Zer´  O´nun değerlendirmeleri ile yeni bir devrimci ruh kazanmıştır. Gelenekte bir ağıt kültürüne dönüşen Hz. Hüseyin´in şehadeti ve Kerbela olayı, O´nun kaleminden devrimci mücadele ve duruşun dinamiklerini, Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep´in misyonunu yeni bir devrimci İslami kimlik olarak günümüze taşımıştır.

İran İslam devrimi, İslamcılık serüveninde önemli bir dönüm noktasıdır. Devrimin ana sloganlarından biri olan ?La Garbiye! La Şarkiye! İslamiye İslamiye!- Batıya Hayır! Doğuya Hayır! İslam yalnızca İslam!´ çağdaş dünyaya İslam´ın yeni bir dünya görüşü, güçlü alternatif bir tez ve paradigma sunabileceğini özetliyordu. Bu slogan İslamcılık mücadelesinde içe dönük geleneğin keskin bir fay hattına dönüştürdüğü mezhepsel polarizasyonu sönümlendirip etkisiz kılarken, dış dünyaya dönük yeni bir sosyal, siyasal düzen inşa edebileceğinin güçlü inancını tüm yeryüzüne taşıyordu. Nitekim devrim sonrası başlatılan Dar-ü Takrip çalışmalarının yanında siyasi duruş olarak ABD´nin büyük şeytan, İsrail Siyonizm´inin Küçük şeytan ilan edilmesi ve dönemin SSBC devlet başkanı Gorbaçev´e devrimin mesaj ve çağrılarını, değer ve ilkelerini anlatan mektup gönderilmesini bu temel sloganın açılımları olarak görmek gerekir?

 



YAZARLAR