Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


İslam ve Sol Çalıştayı: İzlenimler ve Kanaatler…

Sait Alioğlu'nun, Özgün İrade Dergisi 2020 Şubat (190.) Sayısında yayımlanan yazısı


Solun çoğu kez mezhebi, etnik ve ideolojik mülahazalarla AK Parti üzerinden genel anlamda Müslüman topluma ve özelde de İslamcılara yönelik olumsuz tavırları neticesinde, aslında muhayyel olan İslam-sol, daha açıkçası İslamcılarla solcular arasında var olan ilişkilerinde bir açıdan sonu olmuştu.

İşin temelinden başlamak…

Türkiyeli Müslümanlar, 70’lere kadar büyük oranda ya sağcı, ya da temelini ‘kendilerince’ Kur’an’dan vb. kaynaklardan elde ettiğini düşünen cemaat yapılarının ortaya koyduğu, koymaya çalıştığı “üstad, ‘abi’, şeyh vb.” insanların işin başında bulunduğu ortamların ürünü olan dini anlayış ve pratiklere sahip olmuşlardı.

Bunun en belirgin sebeplerinden birisi, mutlak anlamda 2. Meşrutiyet’in başat paradigmalarından olan İslamcılığın cumhuriyetin katı ve jakoben uygulamalarına koşut olarak ‘uzun bir müddette’ varlık zemininin elden çıkması sonucu, onun yerine, ‘uçtucu, kaçtıcı, bolca hurafe ve batıl inancın’ karıştırılıp ikame edilmesi sonucunda İslami düşünce ve mücadele adına ciddi bir şeyler yapılamamıştı.

Her ne kadar günümüz İslamcılığına denk düşmeyecek olsa da, büyük çoğunluğu Arap ülkelerinde faaliyet gösteren ‘İslami Kuruluşların’ “İslam adına” yapa geldikleri birçok faaliyet, Türkiyeli Müslümanların ilgisini çekmiş ve bir etkileşim oluşmuştu.

Kendine özgü bir geçmişi, temeli bulunan ve günümüzde o geçmişi ve temeli baz alarak dallanıp budaklanan, çeşitleşen ve aynı zamanda da farklılaşan görüş, düşünce ve kanaatlerden zaman içerisinde bir İslamcılık fikri husule gelmişti.

İslamcılık altmışlar, yetmişler ve seksenlerden sonra doksanlarda ivme kazanmıştı. İslamcılık iki binlerde ‘İslami hareket’ açısından sivil çerçevede kalmış, ‘demokratik siyaset’ açısından ise, iktidarda kendine yer bulmuştu.

Solun, en azından bir kısmının anlamak açısından İslam’la, diyalog kurmak ve birçok alanda ‘eylem birlikteliği’ yapmak için ise, dönemin İslamcılarıyla hareket etmek istediği ve bazı konularda birliktelikler oluşturmaya çalıştığı, hatta oluşan yakınlaşmaların, birçok insan ve çevreye göre ‘sol ve sosyal demokrat’ politikalar izlediği düşünülen AK Parti iktidarının, 2010’lara gelindiğinde; özellikle de ‘yeni bir lider profili çizen, ama şimdiye nazaran iyi politikalar üreten Erdoğan’ın şahsında giderek diktatörvari ifadelerle giderek tahkire varan karşı çıkışlara ek olarak, solun büyük bölümünün Suriye özelinde Esed cuntasını savunması kabilinden yer yer mezhebi, etnik ve ideolojik mülahazalarla AK Parti üzerinden genel anlamda Müslüman topluma ve özelde de İslamcılara yönelik olumsuz tavırlar neticesinde, aslında muhayyel olan İslam-sol, daha açıkçası İslamcılarla solcular arasında var olan ilişkilerinde sonunu getirmişti.

Bu manzaranın oluşumunda, genel anlamda Müslüman toplumun, özelde de –hepsi olmasa dahi- İslamcıların olumsuz düşünce, kanaat ve tavırları bir etki oluşturmamış mıydı? Elbette oluşturmuş olabilirdi.

Ama solun seksenlerde ve doksanlarda ortaya koyduğu görüntüyle kıyaslandığında, kendilerine bir meşruiyet sağlasın düşüncesiyle, elde olan –bir kısmı da arkaik, tarihi ve spekülasyona dayalı maddi doneler vasıtasıyla- bir sol ilahiyat oluşturma çabası, kabul edilmelidir ki İslamcıların kahir ekseriyeti tarafından kabul görmeyecek ve de ciddiye alınmayacaktı. Zira İslam’ın mehaz aldığımızda, böyle bir ilahiyatın oluşması hiç mi hiç mümkün değildi. Böyle bir şeyin olması, haddizatında eşyanın tabiatına aykırıydı.

Birazda şundan dolayı; işe, oluşa o figürler ve donelerden bakıldığında, sol ilahiyatın imkansızlığı, hareket noktasını bizzat Kur’an’dan değil, bilakis, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere sahihliği ‘su götürmez’ bir gerçek olan Kur’an ve sünnet kriterine vurulduğunda, adına İslâmî terminolojide ‘guluv’ denilen ve sözde ilim adına oluşturulmuş bulunan ‘saçmalıklar’ yığınından ne bir İslam ilahiyatı ve ne de bir ‘sol ilahiyat’ oluşmazdı. Hal böyle olunca, genel anlamda –dinin kendisine nasıl bakarsa baksın- onu sözde ‘sınıfsız, kastsız’ bir komünist toplum oluşturma adına Batı’nın düşünsel zeminlerinde oluşturulan Marksist söyleme bakıldığında, sol ilahiyat anlamsız gibi duruyordu.

Yukarıda sol ilahiyatın pek de sağlam ve sağlıklı olmayacağını, hatta birçok öznel sebepten dolayı imkansız olduğunu belirtmeye çalışmıştık. Bununla birlikte, epey zamandır bu konuya eğilen, buradan kendilerine bir yol, yöntem devşirmeye çalışan çevreleri üç ana gruba ayırabilirdik. Bunlar; a-sol düşünceyi Müslümanlaştırma, ya da İslam’a bir sol kılıf bulma uğraşısı içerisinde olup aynı zamanda seküler anlayış sahibi olup İslam’dan yararlanma peşinde olanlar, b-Salt ‘din’ kalıbı içerisinde değerlendirilebilecek olan, İslam’ın –kendince- Sünni formatta oluşuna karşı olan ve onun yerine Batıni düşünceye sahip taife(Karmatilik vs.), c-Müslüman kesime ait oldukları halde –doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız- sol cazibeden(!) etkilenen ve kendilerini ‘İslam’a uygun, ya da bizzat İslam’ın öngördüğünü iddia ettikleri türüne özgü bir sol anlayış içerisinde konumlandıran taife bir çırpıda sayılabilirdi.

Sol’la var olan ilgilerine rağmen, saymaya çalıştığımız ikinci ve üçüncü grubu oluşturanlardan ziyade ilk grubu oluşturan zevatın, tarihi süreç içerisinde modernleşmeden aldıkları güçle aşama aşama bir silsile içerisinde pozitivizmden Marksizm’e, orandan da yönetsel olarak ‘şimdilik’ mümkün değilse de, düşünsel olarak komünizme varan bir seyir çizgisi izlediği vakıasına bakıldığında ve bu grubun anlayışı baz alındığında, üçüncü –Müslüman solcular- gruptan ziyade saymaya çalıştığımız ikinci grubun, solu da oluşturan seküler anlayış ile dinsel anlayışın arasına sıkışıp kaldığı söylenebilirdi. – Burada bir parantez açıp söylersek: PKK’nin kurucu kadrosunda bulunan epey kişi ile büyük çoğunluğu ‘Kürt solu’nu’ bir kısmı da ‘Türk solu’nu’ oluşturan ve sözde “din anlayışına yabancı” olan epey kişinin, seküler olduklarını söyledikleri halde mezhebi reflekslerle malul oldukları da ayrıca bilinmelidir. –

Karşılaşma…

12 Eylül darbesini takip eden süreçte, bir açıdan kendi düşüncesini toplum nezdinde darbe öncesi dönemde ortaya koymaya çalıştığı pratiklere binaen olumsuzlayan sol içerisinden İslam’a ilgi duyup dine, dini anlayışa yönelen ve bir kısmı da düşünsel form olarak İslamcı olan ‘eski’ solcuların gideren sayıca artması, solun hem telaşa kapılmasına ve hem de İslam’a karşı ilgisini arttırmıştı.

İslamcılar bu karşılaşma aşamasında öncelikte ‘bu işe başlarsak toplum nezdinde söylemlerimizin bir cazibesi kalmaz, kendimizi toplum bazında pek de ifade edemeyiz, değerlerimize yazık olur’ düşüncesiyle silahlı bir mücadeleye sıcak bakmamışlar ve gündemlerine almamışlardı. Bu onların artıları idi bir defa…

İşte özellikle de sol cenah içerisinde bulunan, hareket eden insanların bir kısmı –sayı önemli olmamakla birlikte- var olan ve yanlış gittiğine kanaat getirilen bir şeyleri sorgulamaya dönük olarak, çeşitli düşünsel arayışlara girmişlerdi. Bu arayışların bir kısmı, yine sol gibi seküler temelli ideolojik kulvarlarda(Ör. Liberalizm) son bulurken, bir kısmın da kendine –aralarında var olan fraksiyon farklarını saymazsak- kendilerini ‘İslâm içre’ konumlandırıp tanımlayan yapılar üzerinden İslam’a ulaşmakla sonuçlanmıştı.

Bunun yanında, sol içerisinde kalıp İslam’dan ziyade İslamcıların hareketlerine dikkat kesilen solcuların, birçok vesile ile karşıtını öncelikle tanıma, anlama, çözümleme ve eğer uygun düşer ise, onlarla birlikte iş yapma ve eylemlilikte bulunmaya yönelik olarak, büyük çaplı olmasa da bir stratejileri oluşmuştu. Bu stratejiyi özellikle seksenlerde Cumhuriyet Gazetesi üzerinden okuyabilirdik.

Bu karşılaşma daha sonra, doksanlarda, İslamcı öbeklerin işçi hakları üzerinden vermeye çalıştıkları mücadele ile yine İslamcıların Kürt sorununun çözümünde inisiyatif almaya çalışmaları ve 28 Şubat sürecinde kesintisiz bir mücadele sürecini, var olan sorun çözülene dek varlık mücadelesi vermesi, az da sayıda da olsa solcu grup ve şahısların ilgisine mazhar oluyordu. (Ör. Grup Yorum)

Bunun yanında, bazı radikal sol unsurların cezaevlerinde kendilerine yapılan yanlışlara karşı, yanlarında İslamcıları görmeleri de karşılaşmayı daha ha ileriye taşımıştı.
İşin ileriye taşınması konusunda, İslamcılar açısından bakıldığında, birbirlerini tanıma, anlama ve imkanlar –maddi ve manevi/dini- el verdiği oranda, ortada bulunan haksızlıklara ve sorunlara asgari müştereklerden yola çıkarak çözüm üretme iken, sol açısından bakıldığında ise, başlangıçtan ziyade, şimdiye bakıldığında, İslam’ın dini yönünden ziyade, kültürel kodları çözümleyerek, ister Batıni, ister Ortodoksi zeminde ortaya konulmuş olsun, çoğu da ‘sol açısından’ bir yanılsama eseri olarak İslam’ın öngördüğü sınıf karşıtı söyleminden komünal anlayışlar devşirerek sol ilahiyata kapı aralamak ve açmak olduğu şimdi daha net anlaşılmaktaydı.

Böyle bir anlayış tutar mıydı; şimdilik bilinmez, ama gelecekte neler olurdu, onu da zamana ve tarihe bırakmak icap ederdi…

Şimdi gelelim ‘İslam ve sol çalıştayı’na…

İlki 2019 da bir grup İslamcı ve bir grup solcu ‘düşünür, yazar ve aktivistin’ katılımıyla gerçekleştirilen ‘İslam ve Sol Çalıştayı’nın ikincisi ise, 25-26 Ocak tarihleri arasında İstanbul Balat’ta bulunan ve kültürel faaliyetler icra eden İnşa Kültür Evi’inde gerçekleştirildi.

Çalıştaya konuşmacılar ve tebliğ sunucular ile birlikte dinleyiciler açısından da bayağı bir ilgi vardı. İki gün süren ve toplam altı oturumda tamamlanan çalıştayın sonunda, konu ile ilgisi bulunan -İslamcı ve solcu- şahısların tebliğleri de, konu bütünlü içerisinde, şahısların kendileri tarafından sunulmuştu.

İlk oturumda konuşan gazeteci yazar Faik Bulut, Emevi zulmüne karşı verilen mücadeleleri anlatırken, ona bir değer atfedildiğinden olsa gerek Hariciliğe ve Haricilere değindi. Onların yaptığı işleri dile getirdi, ama onların sonuçta belli bir sistematikleri olmadığından dolayı dağıldıklarını, etkisizleştiklerini ve başka topraklara göç ettiklerini belirtti.

Bulut bu arada Karmatilerden ve Karmatilikden de bahis açtı. Ona göre, her ortaya çıkan hareket Emevilerin ve Abbasilerin sonu demekti. Bulut birde, muhafazakârlar tarafından, kendi şahsının 28 Şubat sürecinde, dönemin Genelkurmayı ile birlikte çalışmış gibi lanse edildiğini, bunun aslı olmadığını belirti. Ama bu durumla ilgili olarak o dönemin medyasına bakılırsa, söylediğinin pek de doğru yansıtmadığı görülecekti. Bunu bir defa not edelim…

***
İkinci konuşmacı olarak kendisini ‘Kürt, Alevi ve solcu’ olup İslam bütünlüğü içerisinde hakikati arayan biri olarak tanımlayan Kemal Bülbül, konuşmasının bütünlüğünde, bu düşüncesine uygun düşecek şekilde bir silsile içerisinde bulunarak geçmiş asırlarda yaşayan Hallac-ı Mansur, İşrak ekolünün kurucusu Sühreverdi, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli’ye ve Yunus Emre’ye vb. atıf yaparak Aleviliğin İslam içre olduğunu belirtmeye çalıştı. Bu konuda, kamuoyunda söylem bazında var olan ve sembol şahsiyetler olarak Mevlana ile Hacı Bekdaş’ın birbirlerinin karşıtı ve düşmanı olarak gösterilmesine büyük bir tepki gösterdi.

Ama onun ya unuttuğu ya da gözden kaçırdığı bir nokta vardı, o da her işi, şahsın İslam anlayışının, az da olsa birbirinden farklı olduğu; birisinin Sünni paradigmaya, diğerinin ise, büyük oranda Sünnilik ile birlikte bir miktar da olsa Hetorodoksiden eser bulunduğu bilinen bir gerçekti. Bunu da  es geçmemek gerekirdi.

***
Bununla birlikte Bülbül’ün, Diyanet’i kınaması, onun, hakiki İslam yerine devlet İslam’ını öncelemesini, bunun yanlış olduğunu belirtmesi, rejimin ırkçı karakterine vurgu yapması, bu bağlamda gerek Alevi, gerekse de Sünni olsunlar, Kürtlerin büyük eziyetlerle karşılaşmasını; bir yanda Seyid Rıza ile Şeyh Said’in, kendi inançlarından dolayı idam edildiklerini, kardeşliğe, dostluğa ve karşılıklı anlayışa vurgu yapması olumlu bir durumdu.

Bunun yanında, dinleyiciler arasında bulunan ve kendini ‘Kürt, Alevi ve solcu’ olarak tanımlayan ve Bülbül’ün Şeyh Said’e sahip çıkmasını kınayan –şahıs CHP’li idi. Zira üzerinde sırt kısmında ‘altı ok’lu CHP amblemi bulunan kolsuz bir montu vardı- kişiye yönelik ‘ırkçılık ve ayrımcık’ yaptığını belirtip o şahsı şiddetle eleştirmesi, olumlu bir tavır olarak okunmayı hak ediyordu.

***
İlk oturumda üçüncü konuşmacı sıfatıyla İslamcı kimliğiyle bir konuşma gerçekleştiren Ertuğrul Cesur’un Marksizm’in ve solun oluşum sürecine atıf yaparken, birazda, çok kişinin de üzerine basa basa belirttiği gibi anakronik takılarak, konuya bakıldığında, işin içerisinde olmadığı bilinen bazı şahısları, tarihsel olarak yer değiştirme suretiyle Marksizm’i büyük oranda Mason teşkilatına ve Türkiye’deki solu da, Osmanlı son döneminde bu topraklarda var olan ve bir açıdan ‘ekonomik olarak’ Osmanlı devletinin can simidi hükmünde bulunan Ermeni Gayr-i Müslim azınlıkların çabalarına dayaması ve onların bu yolla ‘Osmanlı’dan ve İslam’dan kurtulma çabasının bir parçası olarak tanımlaması, salonda gerek solcu ve gerekse de işin öyle olmadığını düşünen İslamcılar tarafından tepki ile karşılandı.

Kendi adıma söylemem gerekirse, solu, İslam içerisine dahil etmek, ya da etmemekten ziyade, onu tanımak, anlamak ve yukarıda da belirttiğimiz üzere onlarla birlikte birçok imkandan hareketle, toplumda var olan yanlış uygulamalara karşı mücadele etmek daha anlaşılır olup daha isabetli idi. Kaldı ki solun temeli neye dayanıyor olursa olsun, onları din dışında görmekle birlikte, kalkıp onları, var oluş zeminleri farklı olan gizli, ama etkili küresel güçlere bağlamak ne kadar isabetli olabilirdi? Tamam sosyalizmin, şu ya da bu sebepten dolayı söylem bazında ‘Avrupa Hıristiyanlığı’ ile bir bağı bilindik bir vakıa olduğundan dolayı söylenebilirdi, ama Masonluk iddiası ise, biraz fazla kaçmaktaydı.

İkinci oturumun İlk konuşmacısı olan Cemil Kılıç Kemalist olduğunu, Sünni Hanefi bir aileye mensup olduğunu ve işin ötesinde de Alevi kimliğiyle Selçuklu döneminde, çeşitli açılardan mevcut sisteme karşı ayaklanmış bulunan Baba İlyas’ın soyundan geldiğini belirtti. Katı Kemalist bir profil çizmemeye özen gösteren Kılıç, bununla birlikte Kemalizm’e uygun bir anlayışın gerekli ve gerçekçi olduğunun altını çizdi. Kılıç, acaba o naif duruşuna rağmen, bu ülke ve toplum için bir tırpan olarak değerlendirebileceğimiz Kemalizm’i, gelinen muhafazakârlaşma sürecinde bir nekahat devri yaşıyor olduğundan dolayı mı katı bir Kemalist profil çizmedi, ya da o anki düşüncesine başka saikler mi etki etmişti?

Birde, büyük iddialarda bulunma durumunda olan birçok ideoloji gibi solda, var olan yerelliği aşamadığı için, Kemalist bir anlayışa mı evrilmişti? Yoksa Kemalizm, başlı başına  bu ülke için yegane bir sol ideoloji mi idi? Bu soruların muhatabı, zaman zaman zora düştüklerinde Kemalizm’e sığınan, sığındığı bilinen Türk ve Kürt solu idi. Bunu da not etmiş olalım…

Çalıştayın ilk günkü ikinci oturumunda bir konuşma yapan Komün Dergisi yazarı Çağdaş Balcı ise, konuşmasında komün anlayışı üzerinden ortakçılık bağlamında görüşlerini dile getirdi. Solcuların komün pratiğinin pek de başarılı olmadığının altını çizdi. Bu da konu açısından önemli idi. Balcı, birde silahsız bir mücadelenin verilemeyeceğini ısrarla belirtti.

Ümit Aktaş ise, solun, varlık zemini olmasa dahi, silahlı şiddeti sürekli gündemde tuttuğunu, bunun yanında esas olanın ise, şiddet ve ‘silah’ dışı bir anlayış ve kavrayıştan geçtiğini ısrarla belirtmeye çalıştı. Örnek olarak, dünyada hemen herkesin yakından bildiği Mahatma Gandi ile birlikte anılması gereken Afganistanlı olup Gandi’nin dava arkadaşı olan Abdülgaffar Han’ın daha Gandi ile tanışmadan önce Peştun vadisinde, silahsız olarak düşünülmesinin dahi imkânsız göründüğü insanlardan yüz bin kişilik ‘silahsız bir ordu’ kurduğunu ve bu ordu sayesinde Hindistan’dan önce Afganistan’da İngiliz sömürgecilerine karşı ‘başarılı’ bir mücadele verildiğini ve bu vesileyle, mücadelenin pekâlâ silahsız da verilebileceğini belirtti.

Aktaş birde, solcu kesimin cihat konusunu yanlış anladığını; Kur’an’da geçen ‘Kıtal’ın İslam’ın ilk döneminde var olduğunu, daha sonra ise, düzenli ordular kurulunca bunun varlık sebebinin ortadan kalktığını; cihadın da, salt bir savaş olgusuna indirgenemeyeceğini, onun hayatın bütünlüğünde var olan sivil bir olgu olduğunun altını çizdi.

Cevap faslında Komün Dergisi yazarı Çağdaş Balcı, Aktaş’a yönelik olarak onun ‘silahsız mücadele’ düşüncesini eleştirdi. O, bu anlayışlara bakıldığında Aktaş’ın  Marksistlere kala kala demokrasi ve liberalizmin uygun görüldüğünden şikâyette bulundu. Aktaş’ın solculara yönelik silahsız ve şiddet dışı mücadele teklifinin doğru bir yaklaşım olmadığını belirtti. Kaldı ki  Aktaş, solculara ‘gelin demokrat ve liberal olun’ diye bir telkinde bulunmadı. Onun öyle bir düşüncesi de hiç olmadı. Ki zaten bir İslamcının durup dururken böyle bir telkini olmaz, olamazdı. O sadece silahlı mücadele düşüncesinin her zaman ve zeminde ve her şartta yanlış olduğunun altını çizdi. Ama demek ki, iş karşıdan farklı görülüp değerlendiriliyormuş… Buna da söylenecek bir söz bulmak zor olsa gerek. Zira herkes gardını almış, konumunu belirlemiş, ama ‘kör olası şartlar’ ise pek yaver gitmiyordu!

Kısacası ontolojik gereklilik açısından kendisini seküler temelde konumlandıran sol ile olması icap eden ilişkiler hangi kriterler baz alınarak yapılacak ve yapılabilirdi? Kendi açımızdan söylersek, eskimiş yorumların, çağımızı ilgilendiren birçok konuda olduğu üzere, sol ile ilişkiler mevzuunda da ciddi olarak bir işe yaramayacağı çok rahatlıkla söylenebilirdi. Bununla birlikte solun, kaba materyalist söyleminin de bir işe yaramayacağı öngörülebilirdi. O zaman, başta kendimiz, ülkemiz, toplumumuz, bölgemiz ve giderek dünya için ‘iyi, güzel ve ciddi’ anlamda bir şeyler yapılacaksak eğer, herkesin bir diğerini dövmeden ve örselemeden, kendi ideolojisini, dini inancını ve oluşabilecek kanaatlerini, karşı tarafı, tarafları zorlamadan medeni kalıplar içerisinde değerlendirmeleri önem kazanmaktaydı…

Yine o zaman, meşruiyet sahibi olmak her zaman iyi ve reel olmakla birlikte karşı tarafları ‘elde etmek adına’ yanlış ve yanlı bir meşruiyet arayışına girmeden, meşruiyet krizine yakalanmadan; tarafların kendini tanına, konumlandırma ve buradan hareketle eşit varlıklar gerçeği diyalog içerisinde düşünce ve eylem birliğinin olması uygun düşerdi. Yine unutmayalım; her ne kadar, AK Parti iktidarının tek tipleştirici politikaları, İslâmcı cenahta ‘yine ve yeniden’ muhafazakarlaşma eğilimleri ile birlikte solun da hem bunları gerekçe göstermesi ve hem de Suriye konusunda Esedçi bir profil çizmesi, İslamcılarla sol arasında var olan iletişim noktalarını silikleştirmişti. Ama bunun tersi de mümkündü. Herkes üzerinde taşıdığı gereksiz yükleri sırtından atar ve böyle bir şey olursa şayet, geçmişte var olan ‘iyilik, güzellik ve ciddiyet’ gerektiren ilişkiler niye başlama sındı? Ne demişti atalarımız: “İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin ise iki yüzü…”

2.İslam ve So Çalıştayı'nda yapılan 2. Oturumdan bir görüntü...

Kaynak: ozgunirade.com



YAZARLAR