Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



MUSTAFA AYGÜN


İSLAM İDARE HUKUKU VE YÖNETİM FELSEFESİNİN DAYANDIĞI TEMEL İLKELER

Mustafa Aygün'ün yeni yazısı;


 

            İster ilahi olsun ister insan kaynaklı, tüm yönetim modelleri belli felsefi temeller üzerine konuşlanmıştır. İnsanın özgürlüğüne, mutluluğuna ve huzuruna verilen değer, yönetim felsefesini ve yönetilen ile yöneten arasındaki ilişkileri belirlemede en önemli husustur. Bu noktada İslam yönetim felsefesinin, seküler ve insan üretimi dünya görüşleri ile arasında önemli farklar vardır.

            İnsanoğlunun kurgu yeteneğinin bir ürünü olan “devlet” toplumsal düzeni sağlama, var olan kaynakların kullanımına karar verme, dış tehlikelere karşı koruma gibi önemli işlevleri yerine getirmektedir. Devletin varoluşuna temel teşkil eden gaye, yönetim şekli ne olursa olsun vatandaşlarını barış, huzur ve güven içinde yaşatmaktır. İslamiyet burada asabiyet, ırk, dil, vatan değerlere dayanarak birlikteliği tesis eden yönetimlerden ayrılmakta ve inanç kardeşliğini ön plana çıkmaktadır.

Toplumsal yapı, insanın fıtratında olan özellikler çeşitli baskı unsurları kullanılarak zayıflatılabileceği bilincine sahip iktidarların, iktidarlarının devam ettirebilmek adına, şekillendirmeyi sevdikleri bir alandır. Zorba bir yönetim, eğitim ve toplumu hedef olan yoğun bir propaganda ile toplumun sıhhati açısından son derece zararlı olan düşünce ve fiilleri topluma kanıksatabilir. Birey ve toplum açısından yararlı fiil ve davranışları da aynı şekilde kötü gösterebilir. Bu noktada, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış gibi ikilemler arasından toplumsal düzeni getirecek; iyi, güzel, doğruyu bulmayı sağlayacak temel ilkelere ihtiyaç vardır.  İslâmiyet bu alanda insanlığa, anayasal mahiyetli evrensel ilkeler önermiştir. Devleti olmazsa olmaz bir amaç olmaktan ziyade, insanların refahına, huzur içerisinde bir arada yaşamasına yönelik bir araç olarak gören İslam, aşağıda belirtilen ilkeleri devletin yönetim şeklinden bağımsız olarak görmüş ve belli bir yönetim şekli önermemiştir.

            Bu ilkelere geçmeden önce ilkelerin gücünü aldığı kaynağı belirlemekte fayda vardır. İslam dini hâkimiyetin kaynağının kayıtsız şartsız İlahi irade olduğunu beyan etmektedir. Hâkimiyetin Allah’a ait olması, hâkimiyetin gerçek kaynağının ilahi irade olduğu, bu iradenin mutlak manada olduğu, halkın egemenliğinin ise vekâleten ve emâneten bir hâkimiyet olup devlet başkanının bu ilahi iradeye aykırı hareket edememesi gerektiğini ifade eder. Bu bağlamda iktidarın kaynağının halk olduğu, egemenlik kayıtsız şartsız halka ait olduğu, siyasi iktidar meşruiyet kaynağını halkın iradesinden aldığı, ilahi iradeyi temsil eden toplumun genel iradesinin olduğu anlaşılmaktadır. Devlet başkanının yönetici olarak atanmasındaki meşruiyetini ise “biat” aracı ile halktan veya onun seçici kurulu olan “ehlü’l hal ve’l-akd’den” almaktadır.

            İslami yönetim anlayışında yöneticiler için bağlayıcı olan ilahi irade, nasslar aracılığı ile toplumsal zeminde uygulama alanı bulmaktadır. Burada problemli alanlardan biri nassların anlaşılması ve yorumlanması durumudur. Nasslar sübut ve dalalet yönünden kati ve zanni olarak ayrılmaktadır. İçtihadın mümkün olduğu zanni nasslara yüklenen anlamların farklılık arz etmesi, yönetim şeklini ve uygulama alanında ise hukuksal durumlarda ayrışmalara neden olmaktadır.  Nasslar (ayetler), ilahi bir vahiy olduğundan yasama organı vahyin otoritesine bağlı olmak zorundadır. Bazı zaruret durumlarında ise yasaklar mubah durumuna gelebilmektedir. Bunun dışında kanunların uygulayıcısı yani yürütme organı (hükümdar ve yöneticiler) naslara uygun hareket etmek durumundadır. Diğer taraftan da halkın inanç özgürlüğünü ve adaleti sağlamak zorundadırlar.  

Yönetici için bağlayıcı İslami evrensel ilkeler, özgürlük, sorumluluk, adâlet, emâneti ehline vermek, doğruluk ve şûradır. Bu ilkelerin halkı bir arada tutacağı ve kardeşlik ortamı oluşturacağı; devletin var olması için gerekli olan vatan üzerinde, bir siyasi otoriteye bağlı olarak, ortak amaçların gerçekleştirilebileceğini varsaymaktadır. Kuşku yok ki burada kutsal olan, korunması gereken devlet değil öncelikle insandır. İslam hukukunu tatbik eden her devlet ırk, vatan, kabile, dil gibi ayrımların yerine İslam kardeşliğini hedef almak zorundadır.

İslam öncesi toplumlarda hükümdarı bağlayıcı bir otorite yokken İslamiyet naslar yolu ile siyasi otorite üzerinde bağlayıcı bir hüviyete sahiptir. Kur’an-ı Kerim’in, Allah’a, peygamberine ve kendilerinden olan emir sahiplerine itaati emretmesindeki sıralama önemlidir.  Allah’a isyan olan yerde kula itaat edilmez anlayışı gücünü buradan almaktadır. Yine Kur’an-ı Kerim’in, hak ve adaleti sağlayıcı ve gözetici bir topluluğun oluşturulması emri hükümdar otoritesinin sınırlayıcılarındandır. Yöneticilerin sorumluluğu ayet ve hadislerde sık sık vurgulanmıştır. Bu noktada yöneticilerin, devlet işlerinde yöneticileri liyakatli kişilerden seçme, işi ehline verme, kısd/ adaletini sağlama, doğruluk ve dürüstlükten ayrılmama, şuraya dayalı kararlar alma gibi sorumlulukları vardır. Bireylerin özgürlüğünü sorumluluk ile dengeleyen İslamiyet, kula değil Allah’a itaat prensibini getirmiş, özgürlüğün olmadığı yerde münafıklığın, ikiyüzlülüğün hâkim topluma sirayet edeceği ve imtihan ortamının kalmayacağından hareketle “dinde zorlama olamayacağını” belirtmiştir. Hayırda yarışma, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma hem toplum hayatını hem de devlet yönetimini ilgilendiren İslami kurallardır. Yetki sahiplerinin sorumlulukları gerek hadislerde gerekse Kur’an’da sık sık vurgulanmıştır. Yöneticiliğin emanet bir görev olduğu, emaneti ehline vermek gerektiği her Müslüman yöneticinin bilmesi ve tatbik etmesi gereken prensiplerdir. İslam’ın, toplumun genelini ilgilendiren işlerde ortak akıl ile hareket etme prensibi sayesinde halkın yönetime katılması ve birlikte hareket etmesi hedeflenmiştir. Kardeşlik hukukunun gereği olarak birlikte verilen kararlar dayanışmayı arttıracağı açıktır. 

Devletin ana gayesinin adaleti sağlamak olduğu, adaleti sağlayamayan yönetimlerin toplumsal huzurun bozulmasına zemin hazırlayacaklarından hareketle, suç ile ceza dengesinin önemsenmesi gerektiği önemli bir ilke olarak karşımızda durmaktadır. Sözleşmelere uyma, kolaylaştırma, güçlükleri kaldırma, emaneti ehline verme, şura ile karar alma, halkın onayına başvurma, masumiyet karinesi, cezaların şahsiliği, şahsi mesuliyet, haksız kazancın haramlığı, şefkat ve merhamete dayanma diğer ilkelerdir. Bu ilkeler kişilerin can, mal, namuslarını güvence altına alma, inanç özgürlüğünü, eğitim ve mülkiyet haklarını koruma, toplumsal zeminde mutlu, huzurlu ve barış içinde yaşamayı garanti etmektedir. Medine Anayasası yukarıdaki ilkelerin hayat bulduğu bir sözleşmedir. Bu sözleşme sayesinde bireylerin güvenlikleri teminat altına alınmış, kabilelerin hak ve görevleri belirlenmiş, huzur ve sadet ortamı sağlanmıştır. Bu sözleşme, sosyal güvenliğin devletin görevi olduğu belki de dünya üzerinde kabul edildiği ilk metindir. Müslüman kardeşliğinin, ulvi gayeler uğruna dünyalık menfaatlerden vazgeçmenin en güzel örneklerini bu dönemde görmekteyiz. 

İslam toplumları bu prensipleri göz ardı ettikleri için pratikte ya devler ya da devlet başkanı kutsallaştırılmış, saltanat haline dönüştürülmüş, halkın seçme hakkı elinden alınmıştır.

Özetle İslamiyet, kendinden öncesi dönemlerden farklı olarak, tek adam otoritesine karşı, şûrayı, adaleti, hakkaniyeti, liyakati esas alan; yöneticilerin yetkilerini nasslar ile sınırlayan, insani olanı ön plana çıkaran, tolumun refah ve huzurunu tesis etmeyi hedefleyen evrensel ilkeler önermiştir.



YAZARLAR