Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


İslam Batı İlişkisi ve Avrupa İslam’ı Üzerine Bir Değini...

Sait Alioğlu'nun 'konuya dair' yazısı..


Müslümanlar, ispanya yoluyla daha ilk yüzyılında Avrupa’ya girdi. Avrupa’ya ait birçok değeri doğrudan veya dolaylı bir biçimde üretti. daha sonra ise Osmanlılar Balkanlarda farklılıkların bir arada yaşadıkları bir toplumsal örneklik oluşturdu. Günümüzde ise özellikle göçmenler, işçiler, öğrenciler ve mülteciler tarafından farklı yönelimleri olan bir Avrupa Müslümanlığı oluşturuldu. bu meyanda ötesinde Aliya ve Gannuşi laikliği ve demokrasiyi benimseyen yönetimlerle Avrupa değerlerini benimsemiş Müslüman toplumlara ve siyasetlere yönelindi.

Son dönemlerde ise İngiltere, Almanya ve Fransa tarafından Avrupa İslam’ı  olarak adlandırılan bir melez kültür oluşturulmaya çalışılmakta. Özellikle Sarkozy ve Macron’un sert laikliğe dayanan çabaları yanında Almanya ve İngiltere daha yumuşak bir strateji izlemekteler….

Hz. Âdem(a) ile başlayan İslam risaleti, tarih boyunca birçok meydan okumayla karşı karşıya kalmıştı. Bunlardan biri ve belli de en önemlisi, Abbasiler döneminde yaşamış bulunan, döneminin en önemli Hıristiyan teologu sayılan Harranlı Hıristiyan Arap ilahiyatçı Teodor Ebu Kurra(ö. 812) idi,. Ki, o ana dili Arapçayı, Kur’an’ı ve karşı tarafın zayıf noktasını yakalama adına İslami literatürü birçok Müslümandan iyi bilmesi sonucu, bir meydan okumaya girişmişti. Yer yerde ‘kendince’ başarı sağlamıştı.

Bunun gibi İslam’a yönelik birçok meydan okumaya da şahit olmuştuk. Modern dönemde, en önemli meydan okumalardan birisini ise, Ernest Renan yapmıştı. Keza Anglikan Kilisesinin de böyle bir çabası olmuştu.

İslam dünyasında da, birçok ‘sultan’ ve aydının başını çektiği “İslam’ı sekülerleştirme, Avrupalılaştırma düşünceleri de, başarısız olsa da, “kuvveden fiile” dillendirilmeye, ele alınmaya ve hayata geçirilmeye çalışılıyordu.

1900’leden itibaren İslam dünyasının büyük bölümünün halen sömürge olduğu bir vasatta, Türkiye gibi, sözde bağımsızlaşan, ama her alanda batı’nın güdümüne giren ülkelerde ise, din anlayışından başlamak üzere, hayatın her alanında sekülerleşme ve dolyısıyla da laikleşme girişimleri, çoğu kez ‘kanun hükmüyle’ icra edilmeye başlanmıştı. Bu türden uygulamalara Türkiye ve Şahlık dönemi İran’ı örnek olarak verilebilirdi.

Günümüze geldiğimizde,; gerek, onların sömürgeleştirip kendilerine bağımlı kılıp, oralara gidip yaşamaya çalışan Kuzey Afrika gibi İslam ülkelerinden insanlar, Avrupa’nın ilk Müslüman “göçmenleri” ile 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın imarında çalışma saikiyle buralara göçen yoğunluklu olarak Türkiyeli ve Balkan kökenli Müslümanlar Avrupa’da giderek kalıcı olmaya başladılar. Avrupa, bu kitleyi ‘geçici’ olarak kalan işçiler olarak değerlendirdikleri. Ama bu kitle , zamanla kalıcı olunca, kendi inançlar için birçok yapılanmaya gittiler. Başlarda Batı tarafından normal karşılanan bu durum,zamanla tehlikeli bir durum olarak tanımlamaya başladılar.

Günümüzde Fransa örneğinde olduğu üzere; Milli Görüş ve Ülkü Ocaklarının kapatılma düşüncesi,işin bir başka boyutuna işaret etmekteydi.Hele birde, Irak’ın işgali ile başlayan ve işin içerisine küresel güçlerinde girdiği bir kaos ortamında, Selefilik adı altında çoğu da Orradoğu kökenli Müslümanlerin/gençlerin radikalleşip birer eylemciye dönüşmeleri, Batı’nın İslam’a bakışında bir farklılık oluşturmada,başat bir rol oynayacaktı.

Bunlarla birlikte,olan bitene bigane kalmayıp, var olan soruna Müslümanca, insanca çözüm üretmeye çalışanlar Müslümanlarla birlikte, çağdaş Batı değerlerini aşırı sağclılığa, faşizme, İslamofobi’ye ve şovenizme teslim etmek istemeyen Batılıların tavrı da, olayın bir başka yüzü olmaya devam edecekti.

Bu tür refleksi, var olan korkuyu kendi içinde barındırdığı halde, kolay, kolay dışarı yansıtmadan, ama yüzlerce yıllık ön almak şartıyla, ama Müslümanları da bir punduna getirme stratejsi gereği sinsi davranıp, hatta kendi Müslüman vatandaşına “şer’i mahkeme” ve “faizsiz finans” gibi alternatifler sunarak gizlemeye çalışan İngiltere’yi bir tarafa koyduğumuzda, din adına en şedit profan siyaset, Almanya’da ve özellikle de Fransa’da karşımıza çıkmaktaydı.



YAZARLAR