Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


İran; İlk Hoşnutsuzluklardan Mahsa Emini’ye…

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


İlkokul son sınıfa kadar, dinî anlamda muhafazakâr Müslüman bir ailenin küçük bir ferdi olarak hayatımızın din ile belirlendiğini çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bu durum aynı zamanda bizim için “nur âlâ nur” bir şeydi. Tabiri caizse “şeytandan uzak, Allah’a© daha yakın” duruyorduk diyebilirim.

Aklımız erdiği oranda, hemen her şeye o gözle bakıyor, her şeyi o süzgeçten geçiriyorduk. Bu davranışlarımız –çoğu kez ailemize bir takım sıkıntılar vermiş olsa da,- okulda, dışarıda ve hemen her yerde katıksız bir şekilde devam ediyordu.

O zamanlar, ideoloji falan nedir bilmediğimiz için, onun yerine bizim “Müslüman Şeriatçı” bir kimliğimiz vardı ve bundan dolayı –yine kendimizin tercihleriyle- inancımızı karşıdakilere aktardığımız, tebliğ ettiğimiz de olurdu.

İşte, o günlerin atmosferinde, dönemin İran şahı Şah Rıza Pehlevi ile karısı Farah Diba’nın bulunduğu bir resmi o gazetelerin birinde yayınlanmıştı.

Farah Diba, bir kraliçeye yakışır(!) bir şekilde giyinmiş ve başı da açıktı!

Hayret!

O günlerde, Sünnilik ve Şiilik nedir bilmediğim ve işin olumlu, ya da olumsuz anlamda” mezhebi bir yapısından bihaber olarak, İran’a salt Müslüman bir ülke, Müslüman bir halk ve Müslüman bir devlet olarak baktığım için Şah’ın karısının başı açık resmi beni açıkçası rahatsız etmişti.

O güne kadar ne annem, ne ninelerim, ne teyzelerim, ne halalarım, ne ablarım vs. başı açık bir şekilde yaşamadıkları için, kraliçenin bu hali beni rahatsız etmiş ve bir hayli de üzmüştü.

Ve ben de ona buğzetmiştim. Ki, bu da malumu üzere imanın toplumsal hayatta vücut bulmuş en son hali idi.

Gel zaman, git zaman, her ne kadar büyüklerimizin bizleri İslam çizgisi üzerinde tutma gayretine rağmen, dönemin hem küreselde ve hem de yerelde ortaya konan ve apaçık bir şekilde Müslümanların var olan zaaflarının da etkisi sonucu giderek seküler bir çizgiye evrilmiştik.

Artık Farah Diba’lara buğzetmiyorduk, ama onları bu kez kendi halklarını sömürdükleri ve haliyle ülkelerini de emperyalizme peşkeş çektikleri için “devrimci bir kararlılıkla” suçluyor ve onlara “kahrolsun!” diyorduk!

Yine, gel zaman, git zaman derken bu kez, adlarını, sanlarını bilmediğimiz mollalar İran’da devrim sürecini başlatmışlardı! Bu bana biraz tuhaf gelmişti. O da ilerlemeci mantık içre dinin hiçbir esprisinin kalmadığı düşünülen bir ortamda bir başka diyarda din adamların –gerçi İslam’da böyle bir sınıf yoktu- mollaların önderliğinde ve halkın yoğunluklu katılımıyla bir devrim, İslam devrimi gerçekleşiyordu.

O dönem bir Orta Amerika ülkesi olan Nikaragua’da da sosyalist Sandinist gerillalarının öncülünde de bir devrim süreci vardı. O süreci dönemin bazı sol gazetelerinden –Cumhuriyet, Vatan vb.- günü gününe takip ederken, bir de araya İran’daki devrimde girmiş oldu.

Nikaragua, bana coğrafi olarak bir hayli uzak olmasına rağmen, ideolojik olarak yakın, İran ise coğrafi yakınlığa rağmen, ideolojik ve içerik olarak da bana o kadar uzak bir mesafede idi.

Ama “gönül bu” derler ya, aklım Nikaragua’da, az da olsa gönlüm de İran’daki devrimde kalmıştı. Ki,-eğer 12 Eylül darbesi olmasa idi(!)- bizde burada bir devrim gerçekleştirecektik!

-Burada, yeri gelmişken belirtelim; İran’daki devrim sürecinin başında Müslümanlarla birlikte hareket eden sol ve “Kürt, Fars ve Azeri milliyetçilerinin” devrime katılmaları ve daha sonra –bazı haklı ve haksız sebeplerden dolayı kendi var olan konumlarını değiştirmeleri ayrı bir konu olarak değerlendirilebilir.-

Yine, gel zaman, git zaman kendi şahsımızda oluşan ideolojik farklılaşma sonucunda İslami bir çizgide karar kılmıştık.

En azından kendim için söylersem, birçok konuda, o da fıkhı alanda cevap bulunması gereken sorulara yönelik olarak bir fıkıh ekolüne ihtiyaç duyduğum kadar, itikadi/inanç/ideolojik anlamda bir mezhep olgusu bana çok tuhaf ve haddi aşan bir şey gibi gelmişti. Bu tavrımı halen muhafaza ediyorum…

Ondan dolayı, o kültür coğrafyasında bulunmamadan dolayı –eksikleri bir tarafa- Sünniliği de itikad içermediği oranda ele almıştım. Bundan dolayı, İran İslam devrimini gerçekleştiren kadronun kahir ekseriyetinin Şii olmalarına rağmen tutup Şii olmak da hiç aklıma gelmemişti.

Eğer gelmiş ve ona inanış olsaydım şayet, belli bir kalıp içerisinde tek düze bir düşünce dünyam ve hayatım olurdu diye düşünüyorum. Bu ifadeleri tüm itikadi mezhep olgusu için kullanabilirdim; Birinde şu eksik olacaktı, diğerinde ise başka bir eksik…

Devrime dışarıdan baktığımızda, ya da bakıldığında birçok şeyi net olarak göremeyecektik. Bir olgu olarak devrime sempati ile baktım, ama işin içerisine düpedüz mezhep durumu karışında/karıştırılınca, yavaş, yavaş sempatim ve ilgim giderek azalmıştı.

Yarı hoşnutluk, yarı hoşnutsuzluk hali epey zaman sürmüştü. En son doksanların sonunda, özellikle de ılımlı bir lider profili çizen Muhammed Hatemi’den sonra “biz, asla bir daha birleşemeyiz” edasıyla ilgimiz adeta kılıçla kesilircesine kesilmişti.

Kimse kızmasın, ama şu notu düşmek gerekir; yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, İran devrimi, devrim sürecinde birlikte hareket eden birçok ideolojik zümre ile büyük çoğunluğu da Sünni Kürtlerden ve Türklerden(Türkmen) oluşan Şahlık karşıtı muhalefeti de zamanla adeta şeytanlaştırmış, hain ilan etmiş ve onları yok oluşa sürüklemişti.

Başta bu garip olmak üzere –Şii olmadığımız halde- Türkiyeli epey Müslüman devrime ilgi duymuş, onu desteklemeye çalışmış ve nihayetinde başarılı olmasını temenni etmiştik.

Bu süre epey sürmüştü. Ama daha sonra, yeniden yapılandırılan devletin, ideolojik/itikadi alanda onun resmi görüş olarak Caferiliği seçmesi, dahası Şiiliği tek ve “yasal” görüş olarak resmileştirmesi işin rengini değiştirmiş ve bizde ondan peyderpey uzaklaşmıştık.

Tabii ki de, durum böyle olmasına rağmen –birbirimizle küskün kardeşlerde olsak- İran’a yönelik salt emperyalist baskılara karşı da, en azından söylem bazında onun yanında olmaya azami gayret gösterdik. Bu ülke Müslüman İran değil de, mağdur olan/edilen herhangi gayr-i Müslim ülke de olsa, hakkaniyet gereği onun yanında olurduk. Nokta.

Dediğimiz üzere, epey zamandır yapılan yanlışlar birike, birike çoğaldı ve reformist –bu reformistlik batılı anlamda olmayıp, rejim içi bir tercihti- Muhammed Hatemi’nin Cumhurbaşkanlığı dönemi sonrasında(1997) adeta “artık bu iş burada biter” diyerek ona veda etmiştik.

Etmeyenlerde vardı. Hatta bağlılığı tavan yapan gruplar ve şahıslarda vardı. Tabii ki, bu bir tercih mes’elesi idi. Kimseye kızamaz, bağıramaz çağıramazdık. Böyle bir hakkımızda yoktu zaten.

Klasik dönemlerde olduğu üzere, modern dönemlerde de, hem de modernliğin olumlu ve olumsuz yönleri açısından kaynaklanan bazı toplumsal, iktisadi, kültürel ve en önemlisi de siyasi açıdan hemen her ülkede hoşnutsuzluklardan kaynaklanan karşı çıkışlar, direnişler ve isyanlar oluşmuştu.

Bunların, devrim sonrası İran’ında da vuku bulduğunu bilmeyen yoktur sanırız.

Tam tersi olarak, bir kısmımız yapılanları desteklemesini gerektiği düşünülen ve bir kısmımızın da bize karşı, var olan İslami kimliğimizi yok etmeye yönelik Kemalist uygulamalara ve darbelere karşı verdiğimiz mücadele ile İran’da halkın vermiş olduğu mücadelenin mutlaka benzer tarafları olduğu gibi, birbirine benzemeyen, ama iş uygulamada belirdiğinde zulüm olarak görmek zorunda kaldığımız uygulamalar tek tipçiliği ve otoriterliği ortaya koyuyordu.

Bizdeki yanlışlık laiklik ve ulusalcılık bağlamında Türk kimlikçiliği üzerinden, İran’da ise “resmi mezhep olgusu ve hemen her şeyin o mezhepten elde edilen verilerin kanunlaştırılması üzerinden yürüyordu.

Bizde, Kemalist uygulamaların daha da pekiştirilmesi için onlarca yıldır devam eden darbelere ihtiyaç hissedilirken, İran’da da belki de tersi bir şekilde kavmi kimlik -Azeri, Kürt vb.- Sünniliğinde toplumsal hayat bağlamında belli bir resmiyet kazanmasını engelleme yoluyla bir süreç devam ediyor.

İran’da Şii olmalarına rağmen Azeri Türklerinin kimliğine karşı Farsî kimliği dayatmak, Azerbaycan bölgesi dışında –Ör Tahran’da- Azeri gençlerin eğitim alınırken, onları dil açısından asimilasyona uğratıp, Farsçayı dayatmak, bu tür uygulamaları Kürdistan bölgesinde de uygulamak gibi durumlar devam ediyor. Bu saydığımız şeyler, bir açıdan Şiilik ve Caferilik formu adı altında, büyük çoğunluğu Şii olmasına rağmen Fars olmayan unsurlara uygulanıyor ise, mezhebi anlamda Şii ve dolayısıyla Caferi olmayan kavimlere karşı da çok rahatlıkla uygulanıyordur.

Türkiye’de Kemalist laiklik, ontolojik olarak seküler bir temele sahip olduğu halde, bazı gerekçelere çeşitli anlamlar katılarak kutsallaştırılırken, İran’da da kendi doğal ortamında ve birçok “insanî” saik sonucu oluşmuş bulunan Şiilik ile salt fıkıhtan(hukuk) oluşmuş bulunan Caferiliğin adeta Kur’an’dan bir cüz sayılması, ona da bir kutsallık atfetmeye yol açmıştır.

Her ikisinin de –biri seküler, diğeri ise her ne kadar dinden kabul edilmiş olsa da- birer insan unsuru olduğu unutulmuş bulunmaktadır ki, müntesipleri her ikisine de kutsallık derecesinde önem atfetmektedirler. Kendine özgü jakoben karakterine sahip cumhuriyet formunun, içerik olarak artık eskimeye başladığı ve giderek toplumsal farklılaşma konusunda tökezlediği tüm dünya genelinde gözlemlenebildiğinde, sözde İslam’a uygun bir rejimin kurulduğu İran’da da cumhuriyet formu, Türkiye’dekinden de hayli sıkıntılı bir görünüm arzetmektedir.

Bir yanda Mehdi-i muntazır’ın gelmesini bekleyen ve gelişini kolaylaştırmaya(!) çalışan Velayet-i fakih kurumu, diğer yanda ise Batıcı anlayışa sahip ve ideolojik olarak o kurumla bir alakası bulunmayan salt cumhuriyet uygulamaları…

Zaten, velayet-i fakihlik kurumu, kendi ontolojisi ve anlam dünyası açısından bakıldığında, kendine özgü bir İslam anlayışına sahip olmasına rağmen, herhangi bir batılı form’a uygunluk arz etmemektedir.

İran’da cumhuriyetin kendine özgü bir yapısının olduğu en başta tek partili bir siyasi hayatın varlığından belli oluyor. Reformcusundan, muhafazakârına birkaç bloğun mecliste bulunduğu bir ortamda, her ne kadar bu blokların aslında birbirinden ayrı partiler şeklinde olduğu zımnen anlaşılsa ve bazen vekillerin yapılan birçok uygulamaya karşı çıkmalarına bakıldığında rejimin katı tutumu işin renginin tek tipçilik olduğunu göstermektedir.

Bu durumda, resmiyette Şiilikte ve Caferilikte olduğu üzere, başta eğitimde olmak üzere hayatın birçok alanında Farsçanın “iteleye, iteleye” hep öne çıkarılmasından tutunda, -insanlar öte dünyada kendi yapıp ettikleri sonucu hesap verecek iken- insanları, özellikle de kadınları giyim kuşam konusunda belli bir hizaya getirme çabaları ne cumhuriyet’e ve ne de dinin vaz edilen temel ilkelerine uymamaktadır.

Birçok Müslüman düşünürün geçmişte ortaya konulan bazı yanlış uygulamalara yönelik söylem bazında tanımlamaya çalıştıkları “fıkıh despotizmi ve din jandarmalığı” işlevinin günümüzde İŞİD örneğinde olduğu üzere Selefilikten tutun da İran’da “güncel” olarak Şiilik kalıbı içerisinde Caferilik formunda kendine yer bulduğu bilinen bir gerçek olarak kabul görmektedir. Modern dönemde din jandarmalığı Suudi’de ve İran’da farklı şekillerde ve mezhebi durum adı altında uygulanmaktadır.

Hatırlarsınız, bizde 28 Şubat döneminde İstanbul Üniversitesi bünyesinde oluşturulan ve başörtülü bayan öğrencilerin, adeta “yaptıklarının ve taşıdığı düşüncelerinin” yanlışlığını ona kabul ettirmek için kurulan “ikna odaları” ne ise, İran’da da ya tamamen başı açık gezen, ya da yarı başı örtülü bayanlara ve kızlara yönelik uygulamalara imza atan “Ahlak polisi”nin uygulamaları, aynı amaca hizmet eden zıt kardeşlik olarak tanımlanabilir.

Bu ahlak polisliğinin en son uygulaması 16 Eylül 2022 günü İran’ın başkenti Tahran’da, nüfus kaydı itibarıyla Kürdistan eyaletinin Sakkız şehrinden olan “Jina” –Mahsa- Emini adlı genç kızın, sözde kendisine başörtüsü ile ilgili brifing verilmesi adına ahlak polisi tarafından brifing merkezine götürülmüştü. Mahsa hanım, orada ya salt kalp krizi geçirip vefat etmişti, ya da orada işkence edilerek ölümüne sebebiyet verilmişti. Biz, o konuda sağlıklı bir bilgiye sahip olmadığımız için Mahsa hanımın vefatını mahiyetini yetkililere bırakıyoruz. Bizim üzerinde esas durduğumuz nokta, “dinde zorlama olmayacağı/olamayacağı” gerçeği idi. Ki zorlama söz konusu olsa idi, dünden bugüne insanların kahir ekseriyetinin İslam’la bir işinin olmaması gerekirdi. Düşünün “dinde zorlama var” insanlar namaz kılmadıkları için öldürülüyor, asılıp kesiliyor, o zaman bırak biz büyükleri, çocuklar dahi kendi akıllarına başvurarak dinden uzaklaşırlardı.

Sahi, bu çıplak gerçeği görmek ve idrak etmek o kadar mı zor ?

 

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR