Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ömer Naci YILMAZ


İNSANLIĞIN YİTİK TAŞI

Ömer Naci YILMAZ'ınyazısı;


 

TÜRKİYE

Üniversite yıllarımızda, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde okurken aynı yurtta ve odada kaldığımız bir arkadaşımız vardı. Fakültemizin Coğrafya Bölümü’nde okuyordu. Yurtta aynı odada kalıyorduk, yani ranza komşumuzdu. Bir gün poşetinden çıkarttığı taşlarla oynamaya başladı. Biz oynamaya başladı diyorduk ama o taşları adeta mikroskop altındaymış gibi inceliyordu. Ya Mehmet Allah aşkına neyine bakıyorsun, hepsi dere taşı deyince; yok öyle değil her birinin sayfalar dolusu hikâyesi ve özelliği var, sınavda bir taşı anlatmak için iki tane kâğıt dolduruyoruz demişti. Bizim baktığımız yerden Mehmet’in elindeki taşlar kuş lastiğine taktığımız taşların aynısıydı. Ama öyle değilmiş. Daha sonraları taşların mahiyetine dair çok şeyler duyduk. Evet, belki taştılar ama her birinin farklı farklı hikâyeleri vardı.

Osmanlı her şeye medeniyetinin damgasını vurduğu gibi taşlara da medeniyeti damgasını vurmuştu. Cami duvarlarına oyularak yapılan veya avlusuna dikilen Sadaka Taşları, Kuş Evleri, Ayak Taşı/ Eşik, Dibek Taşı, Nişan Taşı, Menzil Taşı, Binek Taşı, Yitik Taşı vd. Her birinin farklı hikâyesi mevcuttur.  Burada güven duygusunun pekiştiği Yitik Yeri’ni veya YitikTaşı’nı öne çıkartarak ülkemizin misyonuna ve vizyonuna değineceğiz. İnsanlar buldukları eşyaları, bunlar kıymetli eşya olabilir, para, altın gibi. Kaybedenin bulabilmesi için insanlar bu manada buldukları eşyaları Yitik Yerleri’ne veya Yitik Taşlarına bırakıyorlardı.

Yaşadıkları yerlerde insanlığın kaybolduğunu görenler, onurlarını kaybetme korkusu yaşayanlar acaba kaybettiklerini nerede arayacaklardı? Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar için orası bir yitik taşı konumundaydı. Sonrasında Medine’ye hicret edenler için orası bir yitik taşı konumumdaydı. Asya bozkırlarından Anadolu kapılarına dayanan atalarımız için burası bir yitik taşı konumundaydı. 15. Yüzyılın sonlarında İspanya’da Hıristiyanlar Yahudileri katlettiğinde Dünya deve kuşu misali kafasını kuma gömdüğünde Osmanlı insanlığın imdadına yetişiyordu. Çünkü Osmanlı geleceğini/ istikbalini tehlikede görenlerin yitik taşı durumundaydı. Fatih döneminde, 1468’de Arnavutlar, İstanbul’a getirilmiş, yerleştirildikleri yer Arnavutköy adını almıştır. Arnavut Kaldırımı, Arnavut Ciğeri, Arnavut İnadı kültürümüzün zenginlerini oluşturmuştur. Osmanlının Avrupa’da ve Balkanlar’da kaybettiği toprakların sakinleri olan Müslümanlar ve gayri Müslimler, soluğu Anadolu’da alıyordu. Çünkü Anadolu onlar için de yitik taşı konumundaydı. Osmanlı Devleti bunlar için Muhacirin Komisyonu’nu kurmuş, gelenleri geldikleri yerin iklim ve iştigal ettikleri ekonomik ve tarımsal faaliyetlerine göre Anadolu’nun dört bir yanına yerleştiriyordu. Çünkü Anadolu, insanlık tarihinde farklı inançlara ve farklı ırklara ev sahipliği yaparak kıtalar arasında bir köprü konumundaydı. Anadolu ve erdemli misafirperver insanları hem inançlarının ve hem de insanlıklarının gereği olarak yüreklerini ve imkânlarını, tarihin her döneminde mazluma, çaresize, yerinden ve yurdundan koparılmış insanlara açmıştır. Yeri gelmiş evini, aşını ve toprağını tereddütsüz paylaşmayı bilmiştir. 1850’lerde Kırım Tatarları, Gürcü ve Çerkezler, Dağıstanlılar, Çeçenler gibi Kafkas halkları soluğu Anadolu’da almışlardır. Zira kaybettikleri, yitirdikleri insan onuruna dair her türlü değeri Anadolu’da bulmuşlardır. Arnavutlar, Pomaklar, Boşnaklar da bu minval üzere Kaybettikleri yitiklerini Anadolu’da bulmuşlardır. 1800’lü yılların başlarında on binlerce Azeri, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında başlayan Gürcü göçü 1921’e kadar devam etmiş bir milyondan fazla insan yitirdikleri değerleri Anadolu’da bulmuştur. 1830’da Rus işgaline maruz kalan on bin civarında Polanyalı Osmanlı topraklarına sığınmış, yerleştikleri topraklar Polonezköy adını almıştır. I. Dünya Savaşı öncesinde Arap ırkçılığının canından bezdirdiği Suriye, Mezopotamya ve Hicaz bölgesindeki 5 bin civarında Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmıştır. Anadolu’ya sığınan sadece İspanya ve Portekiz Yahudileri değildi. Kırım’dan gelen Yahudiler arasında Kırımçaklar, Karaylar da vardı. Kafkaslardan Dağlı Yahudiler ve Gürcistan Yahudileri de geldi. Anadolu’ya yapılan göç hareketleri, yitirilen değerlerin aranması anlamına gelen göç dalgaları Osmanlı dönemiyle de sınırlı değildir. Aynı göç hareketlere Cumhuriyet döneminde de rastlıyoruz. Türk-Yunan mübadelesinde 1938’e kadar 384 bin kişinin Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. 1924’te Makedonya’da yaşayan Türkler Anadolu’ya gelmişlerdir. Yine Cumhuriyet döneminde Yugoslavya’dan 305.158 kişi Anadolu’ya gelmiştir. Bulgaristan’dan gelenlerin göçü ise 1989 yılına kadar sürmüş, 1 milyondan fazla insan Anadolu’ya gelmiştir. Romanya’dan 122.558 kişi gelmiştir. 1950’de kurulan Doğu Türkistan Türk Cumhuriyeti’nin Çin işgalinden sonra Doğu Türkistanlılar da Anadolu’ya göç etmiştir. Nazi Almanya’sı saflarında savaşan ve doğu halklarından oluşan lejyonlardır. Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Karakalpaklar, Balkarlar, Karaçaylar, Azeriler, Dağıstanlılar, İnguşlar, Çeçenler olmak üzere Müslüman halklardan oluşturulmuştur. 1979’da yaşanan İran İslam Devrimi sonrasında, İran’dan Türkiye’ye bir milyona yakın insan göç etmiştir. Etnik kökenler bakımından çoğunluk Azeri olmak üzere Fars ve Kürt kökenliler yer almaktadır. 1980’li yılların başında gerçekleşen Afgan göçünün oluşumunda Sovyet – Afgan savaşı önemli bir role sahiptir. 1982 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi sonrası başlayan savaş nedeniyle, o bölgedeki birçok Türk kökenli Türkiye’ye gelmişlerdir. Gelenler arasında Özbekler kadar, Uygurlar, Kazaklar ve Kırgızlar da bulunmaktadır. Tarihte Suriye'den, ferdi kaçışların dışında, 1945, 1951, 1953 ve 1967 yıllarında Türkiye'ye toplu göç gerçekleşmiştir. Sayıları kesin bilinmeyen bu göçmenler, Kırıkhan, İskenderun ve Adana'ya yerleştirilmiştir.  Irak’tan gelen göçlerin büyük bir kısmı 1988 yılında Kuzey Irak'ta yaşanan Halepçe katliamı sonrası gerçekleşmiş, 51.542 kişiyi bulmuştur. 1991 yılındaki Körfez Savaşı sonrasında da 467.489 kişi kaçarak Türkiye'ye gelmiştir. 1992-1998 yılları arasında Bosna’dan 20 bin kişi, 1999 yılında Kosova’da meydana gelen olaylar sonrasında 17.746 kişi, 2001 yılında Makedonya’dan 10.500 kişi Türkiye’ye gelmiştir. (Kaynak: goc.gov.tr)

Suriye’de yaşanan iç çatışmalardan sonra yaklaşık 4 milyon civarında insan yitirdikleri ve ayaklar altına serilen onurlarını bulmak ve ayağa kaldırmak için Anadolu’ya gelmiştir. İnsanımız sadece Suriye’den gelenler üzerinden bir değerlendirme yapıp buna karşı çıkabilmektedir. İşin garibi bu gariban insanların gelmesine şiddetli bir şekilde karşı çıkanlar da bir zamanlar göçmen olarak bu topraklara gelmiş olan insanların çocuklarıdır. Bu isimlerin başında gelen gazeteci Burak Akbay Makedonya Göçmeni, Emin Çölaşan Girit göçmeni, Uğur Dündar Bulgar göçmeni, Yılmaz Özdil Girit göçmeni. Hiç kimse, hiç birimiz bu insanlara siz niye geldiniz demiyor, demek de aklımızdan geçmiyor. Kimin arzındayız ki arzın sahibinin yarattıklarından rahatsız olalım? El insaf!

İnsanlığı teslim alan Korona Virüs, insanlık adına zihinsel terbiyemize umarım katkı sağlamıştır. Hiçbir ayrım gözetmeksizin mazlum ve mağdura sahip çıkmak büyük milletimizin yitirmediği en büyük erdemdir. Bu aynı zamanda tarihin bize yüklediği bir misyondur, görevdir. Hani Prof. Dr. Turhan Gündüz hocamız demişti ya: “Türk beklenendir.” Çok doğru bunu Balkanlarda biz de müşahede ettik. Bugünden önceki tarih bize bir şey daha öğretti: “Türk aynı zamanda ocağına sığınılandır.” Sığınanlara Allah’ın misafirleri gözüyle baktığımız müddetçe güzel ülkemiz ve aziz milletimiz “İnsanlığın Yitik Taşı” olmaya devam edecektir.



YAZARLAR