Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Şakir KURTULMUŞ


İlk Kez Sensizim Bir Pazar Şehzadebaşı’nda

Şair ve yazar Şakir Kurtulmuş, düşünür şair ve yazar Sezai Karakoç’a hasretini dile getiren bir yazı kaleme aldı. Bizde yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.


Yetmişli yılların sonuydu sanıyorum “Bir Pazar Şehzadebaşı’nda” şiirini yazdığım tarih. Pazar günleri gelip caminin içinde ve dış avlusunda saatlerce oturur, bazen kitap okur, bazen de derin düşüncelere dalardım. Bazı günler gelirken yanımda okumak üzere kitap getiriyor, arkadaki büyük avlunun bir köşesinde oturup okuyordum. Rahmetli Ramazan Dikmen’le de sıklıkla geldiğimiz mekânlar arasındaydı Şehzadebaşı Camii. Draman’da ya da Fatih’te buluşur, yürüyerek gelir, arka büyük avluda oturur, ağaçların hışırtısı ve kuşların sesleri eşliğinde şiir okurduk. Şadırvanın açık kalan çeşmelerinden su içip bahçeye geçen kediler de sanki bizim burada gerçekleştirdiğimiz akustik şiir okumalarımıza eşlik etmek istercesine etrafımıza toplanırlardı. Sezai Karakoç’un kitaplarından şiirler 1, 2 ve 3’ü elimizden düşürmüyor, defaten okuyorduk. Yine aynı tarihler, İstanbul’a geldiğimiz ilk yıllardı, Üretmen Han’daki Diriliş Yayınları’nın bürosuna uğruyor, Sezai Bey’in sohbetlerinden istifade etmeye çalışıyorduk.

Üstad konuşmalarında İslam medeniyetinin anlamı ve öneminden bahsediyor, ilk yıllarından bu yana medeniyetimizin bu topraklarda kalıcı ve büyük eserler bıraktığını, içinde bulunduğumuz zamanda bu eserlerin kıymetinin pek bilinmediğini anlatıyordu. İstanbul onun için “Başkentler Başkenti”ydi, İstanbul’un içindeki birçok mekân bizzat yazılarında, şiirlerinde isimleriyle zikrediliyordu. Konuşmalarında da Sultan Ahmet’ten, Ayasofya’dan, Fatih’ten, Eyüp’ten, Üsküdar’dan en çok da Şehzadebaşı’ndan söz ediyordu. Şehzadebaşı Camii’nin nasıl inşa edildiğini, Mimar Sinan’ın eserlerinin neden çok kıymetli olduğunu anlatıyordu. Onun anlattığı bu eserleri yakından tanımak için, Eyüp Sultan, Fatih, Sultan Ahmet, Üsküdar, Edirnekapı, Şehzadebaşı gibi büyük eserlerin, tarihi yapıların bulunduğu mekânlara gidip ziyaret ediyor, buralardaki manevi havayı teneffüs etmeye gayret ediyorduk.

**

“Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” şiirini okuduğumuzda kendisine bu şiiri yazdıran Şehzadebaşı Camii’nin önemi daha çok öne çıkıyor, şiirle birlikte bu eşsiz mekânı daha çok sevmeye başlıyorduk.

“Yerleşecek yer aramak

Camiinin avlusunda

Soğuk bir taşa oturmak

Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda

Başı avuçlara almak

Kuşların kanatlarını toplamak

Gecenin çatı katından

Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda”

Camiinin arka avlusundaki büyükçe taşın üzerinde oturup okuduğumuz bu şiiri belki de bu yüzden daha çok seviyor, daha iyi anlıyorduk.

**

Üstad bu şiirde kendisini geri planda tutan bir “özne” olarak yer alır. Şiirin asıl öznesi Şehzadebaşı Camii ve etrafındaki nesneler, varlıklar, imgelerdir. Kendisi bir özne olarak yer almaz, kendisiyle konuşmaz, kendisini öne çıkarmaz fakat düşüncelerini, hayallerini buradaki nesneler aracılığı ile dile getirir, onlar üzerinden konuşur.  Gün doğmadan cami avlusuna gelip, soğuk bir taşa oturarak, başını iki elinin arasına alarak düşüncelere dalan bir kişinin üzerinden anlatır duygularını. Şiirde konuşulan kişi yok, konuşulan, kendisinden söz edilen bir “varlık” olarak Şehzadebaşı Camii vardır. Şiirde anlatılan varlıkların görünümü, asıl “özne”nin hayal dünyasında bir anlam ifade eder. Buradaki varlıkların ruhu, medeniyet ve kültür coğrafyasındaki değeri, anlamı,  “Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” şiirine siner.

Şiirden mest olmuş develer, caminin avlusunda gezinen “külahıyla Yunus Emre, sarığıyla Akşemseddin, kavuğuyla Mimar Sinan”, mezarlardan gelen sesler, “ellerinde meşalelerle” avluda gezen şehzadeler ve “cin kafileleri”nin varlığından söz etmesi burada mekâna sinen “bir ruh”u en güzel şekilde anlatıyor. Mehmet Narlı bir yazısında Şehzadebaşı Camii ve buraya sinen ruh hakkında şunları söylüyor: “Avluda murakabeye dalan özne, çevresinde gördüğü nesnelerle başka bir dille, başka bir görüşle temasa geçer. Böylece avlunun taşları, kubbesi, şadırvanı, türbeleri, hafızasının çözülmesi ve hayali harekete geçirmesi ile ortaya çıkan şiirden mest olmuş develer, mezarlardan gelen sesler, Yunus Emre, Akşemseddin, Mimar Sinan ve cinler iç içe geçerek bir iç hayat meydana getirirler. Bu iç hayatın meydana getirdiği en temel anlam, İslam medeniyetidir. Müslüman teslimiyetinin, azim ve vakarının, inşa kabiliyetinin, hayat nizamının bir ruhaniyet olarak sindiği yer Şehzadebaşı Camii’dir. Cami, hem hafızayı ve hayali harekete geçiren güç hem de murakabeye dalana kendisindeki ruhaniyeti açan varlıktır. Şehzadebaşı Camii avlusunda başını avuçları arasına alan öznenin iç hayatında şu an ve geçmiş bir an olarak genişlediği için bütün bu yüzler tanıdıktır.” (Muhit Dergisi, Sayı 24, Aralık 2021)

“Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” şiiri geleneksel tarzda dörtlükler halinde yazılmıştır. Bazı mısralar, kafiye ve ölçü tadı veriyor olsa da tam olarak bu şablona uyduğu söylenemez. Kendi aralarında bir uyum gözükse bile şiirin bütünü için kafiye sistemi içinde yazılmadığı halde sanki böyle bir örgü varmış gibi hissedilir. Bütün dörtlüklerin sonunda tekrarlanan “Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda” mısrası dörtlükleri birbirine bağlayan bir tutkal gibidir. Şiirin ana temelini oluşturan damar, bu mısradadır. Şiirin bütünündeki ses ahengini sağlayan bir özelliğe sahiptir, dörtlüklerin sonundaki mısra. Bir bakıma son mısra, dörtlüklerin ilk üç mısrasındaki kafiye benzerliği ile oluşan yapıyı tamamlayan bir unsurdur.

Şiirin son dörtlüğü şöyledir:

“Gün de doğar gün de doğar

Bir gün mutlaka gün doğar

Gün doğmadan neler doğar

Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda”

Şiirin bütününde şiire sinen ruh, nesneler ve varlıklar üzerinden anlatılmıştır. Her zaman olduğu gibi şiiri yerli düşünceye, medeniyetin ruhuna yaslar. “Bu düşünce ve ruhu da İslam medeniyetinin bütününe yöneltilen bir bakıştan çıkarır. Ona göre medeniyet, şiire ruhî bir güç ve özgüven verir. Bu ruhî güç ve özgüvenin adı ‘diriliş’tir.” (Mehmet Narlı, İki dünyanın evi: Şehzadebaşı yazısı, Muhit, Sayı 24, Aralık 2021)

Üstad toplu şiirlerinin yer aldığı kitabına da “Gün Doğmadan” ismini vermiştir. Şehzadebaşı semti, İstanbul’un güzide mekânları arasında Sezai Karakoç için öne çıkan bir değere sahiptir. Bütün eserlere bakıldığında şehirlerden, semtlerden ve mekânlardan söz ederken, Şehzadebaşı’nın onda ayrı bir anlamı olduğu hemen fark edilecektir. Bu anlamı yüklediği için belki de şiirin dörtlüklerinin son mısrasında “Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda” tekrarı ile güçlü bir çağrışıma dönük, “diriliş” umudunu pekiştirmektedir. “Bir gün mutlaka gün doğar” dizesi ile de bu umudun gerçek olacağı şeklindeki beklentisine vurgu yaptığı görülüyor. 

Şiirin son bölümünde Sezai Karakoç, “diriliş”in gerçekleşme umudunu tekrarlar. Zira onun tek düşüncesi bu “diriliş”in gerçekleşmesine katkı sağlamaktı. Bu uğurda yazarak, konuşarak, yayımlanan dergi ve kitaplarla emek ortaya koymaktı. Medeniyetin yeniden kurulacağı inancını tekrarlayarak biter şiirin sonu. Şiirde “gün doğumu” diye bahsettiği medeniyetin yeniden doğuşu, yani “diriliş”idir…

Hafızalarımızda derin izler bıraktı “Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” şiiri.

Ne zaman caminin avlusuna girip bir süre oturup düşüncelere dalsak, bahçede ellerinde meşalelerle dolaşan şehzadeler, yoldan gelip dinlenen heybelerinde gül yüklü develer ve kervanlar, külahıyla Yunus Emre, sarığıyla Akşemseddin, kavuğuyla Mimar Sinan buradaki varlıklarıyla kendilerini hatırlatırlar. “Lâle gibi çeşmeleri, menekşeden sebilleri, şelâle gibi türbeleri” ile Şehzadebaşı Camii her dem arka planındaki canlı bir tarihi yaşatıyor. Üstadın cenaze namazının orada kılınması, camideki hazireye defnedilmesi, dünya hayatı ile ahiret hayatının birleştiği bir nokta, bundan sonraki hayatının başlangıç noktası olarak oldukça anlamlı bir buluşma, bir kavuşma yeri olduğunu söyleyebiliriz.

*

Yazının başında İstanbul’daki ilk yıllarımızda sıklıkla geldiğimiz bir yer olduğundan bahsetmiştim Şehzadebaşı Camii’nden söz ederken. O mekânda 1978 yılında yazdığımız ‘İlk kez sensizim bir Pazar Şehzadebaşı’nda şiirinden bir bölümle yazımıza son verelim.

“bir pazar şehzadebaşı’nda ilk kez yoksun

ve hava, kuşları kelebekleri göçe zorlayan bin karanlıkta

sevdiğini üşütmeyen yağmur da suskun bugün bana herkes küs

ama şimdi üşüyorum üstüme üstüme yürüyor yağmur

nedir bu ağlamaklar kırılan aynalar içimde soğuk parçalar

yağmuru görmüş müydün böyle ağlarken

kuşlara ne oluyor saçaklara niye sığınıyorlar

hani bir kedimiz vardı sevdiğim, gelip pusan bir sessizlikti

hep üşüyoruz bak, kedimiz pantolonuma sürünüyor

titrek bir rüzgârla ağaçlara sor tutuklu günlerimizde

hep ama hep sensizliğin acısı var

ben herkese suskunum herkes bana küs

başka bir kalmak şimdi ben boynu bükük servilerin arkadaşı

bir pazar şehzadebaşı’nda ilk kez sensizim.”

(Ah Güzel Bir Gün, Çıra Edebiyat)

 

Kaynak: insicam.net

YAZARLAR