Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Seyit Ahmet UZUN


İkbal’in İslam Düşüncesi

Yazarımız S


İkbal’in İslam Düşüncesi

Muhammed İkbal (Çev. Yusuf Kaplan) Külliyat Yayınları

Kitaplar yazarların duygu, düşünce dünyasına bir yolculuktur. Bu kitabı okurken şaşkınlık yaşadığım yerler olduğu gibi ufuk açan bölümlerde oldu. İslam’da siyasi düşünce bölümünü okurken ilk dikkatimi çeken şey “Hz Ebu Bekir’in (ra) vefatından sonra, onun hilafeti zamanında baş kadı olarak görev yapan Hz Ömer (ra) ‘halk’ tarafından ittifakla, müştereken halife seçilmişti.” İfadesi oldu. Çünkü bizim İslam tarihinden öğrendiğimiz husus Hz Ömer’in seçimle değil atamayla göreve geldiğiydi. Bu hususta bir kaynakta belirtmemektedir.

İkinci husus ise lidere bakış açısıyla ilgiliydi. Aslında şahsi otorite ideali, İslam’ın ruhuna tamamıyla terstir.” Yazar burada peygamberin bütün Müslümanların mutlak itaatini elde etmeyi başarmasına rağmen, onlar üzerinde haksız bir üstünlük anlayışına asla yönelmediğini vurgulamaktadır. “Ben de sizin gibi bir insanım!” ifadesi ve “Kimin arkasına vurmuş isem, işte arkam! Gelsin vursun! Burada mahcup olmak, ahirette mahcup olmaktan daha hayırlıdır.” Diyerek adalete dayalı bir yönetimin temel ilke olduğunu vurgulamaktadır. Bu bakış açısının İslam’ın hayatı ikame eden en önemli ilk olduğunu biz Kur'an’dan da öğreniyoruz.

İslam düşüncesinde siyasi otoriteden kaynaklanan haksızlık hiç kimsenin hakkı değildir.

Yazarın özellikle vurguladığı şu husus ise üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. “İslam hukukunun/şeriatinin genel ilkeleri belli bir halkın özelliklerine değil, insan tabiatına dayanır.”

Yazar İslam düşüncesinde tartışılan bir konuya açık kapı bırakarak belki de üzerinde tartışılmasını istemiştir.

“Git ve insanlara de ki: “Allah birdir, diyen herkes cennete girecektir.” Hz Muhammed (as) burada İslam akidesinin temel yapı taşını oluşturan şehadet ve tevhid akidesinin “ve Muhammed, Allah’ın peygamberidir.” Şeklinde ifade edilen ikinci kısmını dikkatli bir şekilde sahabeye söyletmemesi çok ilginçtir.”

Buradan ne anlamamız gerektiğini yazar okura bırakmıştır. Herhangi bir açıklama yapa gereği duymamıştır.

Allah’ın varlığı ve birliği inancı, ahiret mutluluğu ve cennet için yeterlidir. İnsanlar, Hz Muhammed’in (as) peygamberliğini kabul etmeseler de cennete girebilecektir şeklindeki anlayışı Kur'an’ın bütünlüğü içinde nasıl ele alacağız.

Yazar tartışmalı konuyu belki de bilinçli olarak detaylandırmamıştır. Ancak yazar kitabın farklı bir sayfasında “Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.” İlkesinin tevhid inancının temeli olduğunu da vurgulamaktadır.

Yazarın tartışılmaya namzet görüşlerinden birisi de kanaatimce yönetim şeklinin değerlendirilmesiyle ilgilidir. Seçim ve demokrasinin Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmamasının iki nedeni olduğunu düşünen yazar: İslam’ı din olarak benimseyen iki temel ırkın İranlılarla, Moğolların tabiatına uymaması ve Müslümanların bütün enerjilerini fetihlere harcamasını bunun sonucunda ise bilinçsiz olarak siyasi gücün despotizmin hizmetçisi olmasına yol açması olarak değerlendirir.

Otoritesini Tanrıdan aldığını öne süren kralları değerlendirirken onların ilahiliğinin gerçek mahiyetini de açıklamaya çalışır. Ordu, güç, polis, özel koruma, hazine, makam mevkiyle elde edilen hiçbir gücün ilahi olamayacağına vurgu yaptıktan sonra Hz Muhammed’in (as) bu anlamda gerçek ilahi bir hükümdar olmasını sağlayan şeyin halkın gönlüne hitap edebilmesi ve hiçbir şekilde sayılan güç unsuru şeylere başvurmamasında yattığını söylemektedir.

Üçüncü bölümde ise İslam’a eleştirel bakışı benimseyen araştırmacının yaklaşımını benimsediğini dile getirmektedir. Yazar ne kadar eleştirel bir yaklaşımın içinde olacağını söylese de okuduğumuz kadarıyla Budizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük dinlerine eleştirel yaklaşımlarının sonunda İslam düşüncesini ele almaktadır.

“İslam’ın ahlakı, insani ideali, insanı korkudan uzaklaştıracak ve böylelikle ona kendi şahsiyet duygusunu verecek bir güç/kudret kaynağı olarak kendi şuurunun farkına vardıracak bir idealdir.” diyerek onlardan farkını çok açık bir şekilde taraf olarak sunmaktadır.

Üçüncü bölümü okurken İngiliz hakimiyetiyle ilgili ifadeler beni oldukça sarstı.

“İngiliz İmparatorluğunun insanlığın siyasi evrimindeki uygarlaştırıcı bir faktör olarak kalıcılığı, bizim en büyük çıkarlarımızdan birisidir. Bu geniş imparatorluk, bizim siyasi idealimizin bir yönünü yavaş yavaş hayata geçirdiği için bizim tam sempatimizi ve saygımızı hak ediyor… İngiliz İmparatorluğunu dünyadaki en büyük Müslüman imparatorluk yapan şey, koruduğu Müslümanların sayısının çokluğu değil, bu imparatorluğun sahip olduğu ruhtur.”

Bakara 177. Ayetten yola çıkarak İslam’ın ahlak ilkesine de şöyle bir vurgu yapmaktadır. “İslam deyim yerindeyse kadim dünyanın ahlaki değerlerini tamamıyla dönüştürür ve insanın şahsiyet duygusunu korumasını ve yoğunlaştırmasını bütün ahlaki davranışların nihai hedefi ilan eder.”

Bununla birlikte İslam ahlakına kölelik anlayışından dolayı itiraz edilebileceğini söyler. Ancak bunun zamanın sosyolojik bir gerçeği olmasından yola çıkarak anlamaya çalışır. Ve kademeli olarak ortadan kaldırıldığını vurgular.

İslam’ın ideali, sosyal barışı ve güvenliği teminat altına almaktır. Bütün şiddete dayalı değişim ve dönüşüm yöntemleri ve biçimleri Kur'an’da en kesin bir dille kınanmıştır. Müslüman İspanya’nın fıkıh alimlerinden Tartuşi, “40 yıllık zorba ve zalim yönetim, bir saatlik anarşiden daha iyidir.” Derken İslam’ın gerçek ruhuna uygun olarak konuşuyordu.

Yazar burada zorba ve zalim yönetimi bir saatlik anarşiden daha sağlıklı bulduğunu söylerken temel düşüncesi olan demokrasi anlayışını galiba rafa kaldırıyordu. Çünkü zorba ve zalimin olduğu yerde insan özgürlüğü olmayacaktır.

Yazarın İslam medeniyetini Sami ve Ari fikirlerinin bir sentezi olarak görmesi de kitabın ayrı bir ilginçliğiydi.

Hz Peygamberin Zeynep binti Cahş evliliğine itiraz eden Avrupalıların veya Avrupalılaşmış yerlilerin ön yargılarının mı cehaletlerinin mi bir sonucu olup olmadığını bilmediğini söylemektedir.

Azat edilmiş bir köleyle evlenen aristokrat bir kadının eşinden boşanmasından sonra onunla evlilik hür ve aristokratlar tarafından ayıplanan bir sosyal realiteydi. Bunun giderilmesi için yaptığı evliliği reform olarak değerlendirir.

Hindistan eğitim sistemini eleştirirken yüksek makamlara göz diken, diplomalı insanlardan başka bir şey yetiştirmediğini ifade eder.

İslam’ı yönetim biçimi olarak değerlendirirken onun en önemli yönlerinden birisinin demokrasi olduğunu söyledikten sonra ilerleyen sayfalarda Hz Muhammed’i (as) ‘büyük bir demokrat’ olarak tanımlar.

Yazar beşinci bölümün sonunda; Dini fikrin Müslüman toplumun temelini teşkil ettiğini ve yabancı unsurlardan ayrıştırılması gerektiğini söyler. Müslüman bir topluma mensup bireyin zihni yapısını, atalarının ürettiği entelektüel enerjilerin oluşturması gerektiğini dile getirir.

Kadın ve örtü konusunu ise çok veciz bir şekilde şöyle ifade eder: “Kadın hayatta çok belirgin bir şekilde yaratıcı bir unsurdur ve tabiattaki bütün yaratıcı güçler gizli (ve gizemli) dir.”

İslam düşüncesini anlamaya çalıştığımız İkbal’in kitabında şeytana hayranlık duyduğunu belirten ifade dikkat çekiciydi. “Şeytana bir ölçüde hayranlık duyduğumu itiraf etmekle okuyucuyu rahatsız etmeyeceğimi umuyorum.” Dedikten sonra dile getirdiği cümle çok daha ilginç ve İslam düşüncesi çerçevesinde katılamayacağım bir anlayışı sergilemekteydi.

“Açıkça kendisinden düşük olduğuna inandığı Hz Adem’e (as) secde etmeyi reddetmekle, şeytan kanaatimce nasıl ki kara kurbağasının güzel ve çekici gözleri onu fiziki görünümü bakımından itici ve iğrenç olmaktan kurtarmışsa, manevi isyanından ve kirlenmişliğinden kurtarabilecek bir karakter özelliği olan yüksek bir kendine saygı duygusu sergilemiştir.”

Bu ifadelerden şeytanın secdeyi reddetmekle aslında duruşu olan bir karakter sergilediği gibi bir sonuçla İslam düşüncesiyle örtüşmeyen bir yaklaşım benimsediği kanaatindeyim. Bu düşünce kendisinin kitabın farklı yerlerinde dile getirdiği soy, sop, aile, makam, sınıf gibi unsurların bir ölçü olmayacağı anlayışıyla da çelişiyordu. Burada yazarın kafa karışıklığı yaşadığını düşünüyorum.

İslam ve mistisizm bölümünde ise kendi zamanına göre oldukça özgün yaklaşımlar sergilemektedir. “Müslüman demokrasi, ortalama Müslümanın ulaşamadığı bilgi ve güce ulaştığını iddia eden bir tür manevi bir aristokrasisi tarafından zamanla aşındırılmış ve teslim alınarak köleleştirilmiştir.”

Bu tür ifadelerden sonra ortaya koyduğu Kur'an’ın ortaya koyduğu bakış açısını şöyle belirtmektedir. “Kur'an, insanlığı yüzyıllardır mistifiye eden uyuşturan ve dünyaya karşı duyarsızlaştıran mistik dini öğretilere karşı gerçekleştirilmiş açık bir saldırıdır.”

Mutlak Birlik doktrininde daha çok Şeyh Abdulkerim Cili’nin meşhur eseri İnsan-ı Kâmili açıklamaya çalışır. “Biz, Zat’ı her yerde görürüz ve O’nun sıfatlarının kendi benliklerimizden başka bir şey olmadığını kavrarız. İşte o zaman Tabiat, O’nun hakiki nuru/ışığı olarak görünür; bütün ötekilik/ler ortadan kalkar ve biz onunla oluruz.”

Ve Cili Uluhiyet kavramını da farklı yorumlamaktadır: “Uluhiyet, mevcudiyetin gerçeklerinin bütünün toplamı anlamına gelir.”

Yazarın, Cili’nin Teslis inancıyla ilgili yaptığı yorumu hiçbir Müslümanın reddedemeyeceğini söyledikten sonra Şeyh Muhyiddin Arabi’nin sözünü aktarır: “Hıristiyanlığın hatası, İsa Mesih’i Tanrı yapmasında değil, aksine Tanrı’yı İsa Mesih yapmasında gizliydi.” der.

İkbal, bölümün sonunda Cili’yle ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Kitabındaki düzensizliğe ve berraklıktan genel olarak yoksunluğa rağmen, yazarın temel doktrini oldukça açıktır. Zaten bu özeliğinden ötürü ilgiyi hak ediyor. Onun bu özelliği, onu Teslis’in derin metafizik anlamını kavrayabilen ender düşünürlerden biri haline getiriyor.”

On ikinci bölümde McTaggart’ın kendisine yazdığı bir mektuptaki; “Elbette ki sizinle felsefe konuştuğumuz zamanlarda siz, daha çok panteist ve mistiktiniz.” İfadesi onun bu görüşten uzaklaştığı anlamına gelmektedir.

Son bölüm ise beni özellikle etkilemişti. Peygamberimizin şiir ve sanata bakış açısına değinilen bu bölümde iyi, doğru şeyler söylemese de şiirdeki edebilik onun sanatsal değerini yükseltir. Ancak bu şairin iyi olduğu anlamına gelmez. Şair İmru’l-Kays hakkında Hz Peygamberin şöyle dediğini dile getirir: “Bütün şairlerin en şairi olan odur ve cehennemde onların lideridir.”

Aynı zamanda yine bir müşrik olan Antere isimli bir şairden okunan bir şiir (Onurlu bir insana layık olan bir hayatı hak etmek için bütün o zorlu geceleri bıkmadan usanmadan çalışarak geçirdim.” karşısında onunla görüşmek istemiştir.

İkbal’in İslam düşüncesi adlı kitap beni birçok konuda şaşırttı.

İngiliz imparatorluğunun en büyük Müslüman imparatorluk olduğunu dile getirmesi,

Şeytana hayran olması,

Teslis inancının derinliğinden bahsetmesi,

İslam düşüncesini demokrasiyle özdeşleştirmesi

Hz Muhammed’i (as) büyük bir demokrat olarak görmesi

Zorba yönetimin meşru oluşunu dile getirmesi gibi hususlar kitabı ve yazarı tekrar ele alma konusunda beni yönlendirdi.

YAZARLAR