Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Beşir İSLAMOĞLU


İBN RÜŞD FELSEFESİ YAŞATILABİLİR Mİ?

Beşir İSLAMOĞLU'nun Yazısı;


 

 

Bilindiği gibi felsefe; bilgiyi sevmek, aramak ve bilgi peşinde koşmak anlamına gelen bir düşünce sanatıdır.

 

Felsefenin gücü akıl ve mantıktır. Felsefe en zor meseleleri akıl ve mantık çerçevesinde anlamlandırmaya çalışır. 

Felsefe, ağırlıklı olarak varlık, akıl, bilgi, adalet, gerçeklik, güzellik, din ve dil gibi konular üzerinde durur. 

 

Felsefe, filozofun görüşlerine ve kullandıkları metotlara göre isim alır. Yunan felsefesi, Batı felsefesi, İslam felsefesi gibi.

 

Müslümanlar felsefe ilmiyle 700’lü yılların ortalarında tanışmaya başladılar. Zamanla Farabi, İbn Tüfeyl, İbn Sina, İbn Rüşd İslam felsefesinin baş mimarları oldular.

 

İslam filozofları olarak tarihe geçen bu isimler, varlığı/hayatı doğru bir şekilde anlamak için -sadece aklı esas alan felsefe ilmini yetersiz görerek- aklın yanında vahiy yoluyla gelen ilahi bilgiyi de referans kabul ederek yeni bir metot (Kelam ilmini) geliştirdiler. 

 

Kelam ilminin konusu olan meseleler öncelikle Mutezile mezhebince tartışılmaya açılmış ve yeni yöntemler geliştirilmiştir. Cedel (ilmi münazara), mantıksal tutarlılık, kanıtlara göre düşünme, tümden gelim, tüme varım gibi metotlar İslam teolojisinin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

 

İslam filozofları, Batı filozoflarının tartıştığı konuları akıl, mantık ve Kur’an referansları ışığında ele alarak daha sağlıklı bir neticeye ulaştırmaya çalıştılar. İslam filozoflarına göre Allah’ın mesajlarını devre dışı bırakarak varlığı ve hayatı anlamak mümkün değildir.

 

İslam filozofları denince ilk akla gelen İbn Rüşd (1126-1198) olmalıdır; zira İbn Rüşd, sadece felsefe ile değil, başta din ilimleri olmak üzere metafizik, mantık, tabiat ilimleri, zooloji, psikoloji, astronomi, tıp, siyaset gibi ilimlerde de tahsil yapmış, eserler vermiş ve Batılı pek çok bilim adamlarını önemli şekilde etkilemiştir. Bu etkileme sonucunda “İbn Rüştçülük hareketi” doğmuş ve Avrupada modern bilim ve düşüncenin (Rönesans) oluşumunda etkili olmuştur.

 

İbn Rüşd, aklın rehberliğinde yol almaya çalışırken, başvurduğu esas yöntem kıyas ve tevildir. Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan ayetlerin zahirinden anlaşılan mana ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. Hakikat tek olduğuna göre dini söylem ile felsefi söylem arasındaki farklılık, hakikatin anlatılması ve açıklanması noktasında her ikisinin dayandığı ilkeler ve kullandığı yöntemlerden kaynaklanmaktadır.

 

Akıl burhan yöntemini kullanır; vahiy ise, hem akla, hem hayale ve hem de hisse hitap eder; dolayısıyla o, akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanarak sonuca varmaya çalışır.

İbn Rüşd, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış” (Nahl 125) ayetini esas alarak, insan ilişkilerinde hikmet, öğüt ve cedel yöntemlerinin kullanılması gerektiğini söyler.

 

İbn Rüşd, din ve felsefe ilişkisini ele alırken şunu söyler: Felsefenin amacı, var olanlar üzerinde düşünmek ve onları Allah’ın varlığına delaletleri bakımından incelemektir. Kur’an’da geçen i’tibar, nazar, teakkul, tefekkür, tefakkuh gibi kavramlar da dinin doğru bir şekilde anlaşılmasını kolaylaştıran unsurlardır. Zaten din, Allah’ı ve bütün yaratılanları burhana (kesin delile) dayanarak bilinmesini ve doğru bir şekilde anlaşılmasını istemektedir. Onun için de kıyas metodunun te’vil yoluyla çalıştırılması gerektiğini söyler.

 

İbn Rüşd’e göre, hakikat hakikate zıt olmayacağına göre, akılla elde edilen bilgi ve delillerle, vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve deliller asla birbirine ters düşmez. Burhana dayalı akıl yürütme belirli bir varlık hakkında belirli bir bilgi sağladığı gibi, din de aynı varlık hakkında ya bilgi verir veya o konuda bir şey söylemez. Şayet burhanın verdiği bilgi ile dinin verdiği bilgi birbirine ters düşerse, tek çözüm dinin verdiği bilgiyi te’vil etmektir. (doğru anlaşılmasını sağlamaktır)

 

İbn Rüşd’e göre Allah’ın sıfatları ve Allah’a yön, mekan ve organ isnat eden ayetleri hakkında akıl yürütmek faydasızdır. Mahiyetleri bilinemez; zira Allah, göklerin ve yerin nurudur. 

 

İbn Rüşd’ün düşüncesi ve metodu kendi dönemini ve daha sonra Batı dünyasını büyük ölçüde (müsbet anlamda) etkilediği halde, Gazali ile giriştiği “tahaffüt” (tutarsızlık) tartışmalarında Osmanlı ulemasının –maalesef- Gazzaliden yana tavır almış olması, (burhanı devre dışı bırakması) İbn Rüşd’ün düşünce ve metodunun İslam dünyasının gelişmesine katkı sağlamasını engellemiştir.

 

Kanaatim o dur ki İslam dünyasının gelişmesini ve dünyaya adalet sağlamasını istiyorsak, başta İbn Rüşd ve burhana dayalı, vahyin ve aklın rehberliğinde hareket eden Mutezili fikir ve metotlardan ciddi şekilde yararlanmak ve yeniden yaşatmak kaçınılmaz bir vecibedir. Aksi takdirde İslam dünyası olarak ne gelişme kaydedebiliriz ne de adaleti sağlayabiliriz. 

 

(NOT: Mutezile aklı kullanmayı, tevhit, adalet ve ahirette hesap vermeyi (va’d-vaid) temel ilke kabul ettiği için refere ettim.)

 

“Ey derin kavrayış sahipleri, ibret alın” (Haşr 2) ayeti üzerinde derinden düşünerek ibret alanlara selam olsun…

 

Selam ve muhabbetlerimle…

 



YAZARLAR