Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


Hz. ADEM VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ.

Yusuf Yavuzyılmaz'ın analizi;


 

            Hz. Adem kıssasını izleyelim: “Allah: ‘Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa haksızlık edenlerden olursunuz’ dedi. Şeytan, gizlenecek yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı ve: ‘Rabbinizin, bu ağacı size yasaklaması, melek olmanızı veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir’ dedi. ‘Ben size öğüt verenlerdenim’ diye onlara yemin etti. Böylece onları aldattı. Ağaçtan tattıklarında, gizlenecek yerleri kendilerine görüntü ve cennet yapraklarıyla kendilerini örtünmeye koyuldular. Rableri onlara: ‘Ben size o ağacı yasaklamamış mıydım? Şeytan’ın size apaçık düşman olduğunu söylememiş miydim?’ diye seslendi. ‘Rabbimiz, biz kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize acımazsan şüphesiz kaybedenlerden oluruz’ dediler. ‘Birbirinize düşman olarak aşağı inin! Yeryüzünde yerleşecek ve bir süreye kadar geçineceksiniz; orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız.” (Araf/19-25)

            Kıssanın son kısmı insanın ontolojik yapısının bir yeryüzü cenneti oluşturma şeklindeki modern algılamayı yalanlıyor. Öyle görülüyor ki, insanlar arasındaki düşmanlık, ya da daha genel anlamıyla iyilik-kötülük mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. İnsanın geleceğini bu mücadelede alacağı konum, takınacağı tutum belirleyecektir. Bu kuşkusuz insanın yeryüzündeki macerasıyla ilgili bir belirlemedir.

            Kıssa’da ilk dikkatimizi çeken Hz. Adem’in hataya düşmesine sebep olan faktörün dışarıda olduğunun belirlenmesidir (Şeytan). Ayet açıkça, kendi zaaflarına vurgu yapmadan,  şeytanın onları aldattığını belirlemektedir. Ancak bu açık belirlemeye karşın Adem olayı anlamlandırmaya, şeytandan ve onun aldatmasından yola çıkarak değil, kendisinden başlamaktadır: “Biz kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, şüphesiz kaybedenlerden oluruz”

            Kuşkusuz kendi zaafları kadar şeytanın konumu da aldanmasında etkilidir. Ancak Adem’in dış faktörü öne çıkararak kendi zaaflarını gölgelememekte, önemsizleştirmemektedir. Sorumluluğu dış faktörlere atarak kendi sorumluluğunu anlamsızlaştırmamaktadır.

            Sosyolojik dille söylersek toplumsal olayların iç ve dış sebepleri olduğunu unutmamak, ancak iç sebeplerin belirleyici olduğunu temel almak gerekir. Kur’an inşaya, tanımlamaya, anlamlandırmaya iç sebeplerden başlamaktadır. Bu anlamda Kur’an dış sebepleri değil iç sebepleri daha fazla öne çıkararak sosyolojik paradigmasını oluşturmaktadır.

            Gözden kaçırmamamız gereken temel ilke dış sebepleri önemsizleştirmek veya gözden kaçırmak olmamalıdır. Sorun dış sebepleri iç sebepleri gölgeleyecek biçimde kullanmaktır.

            Kur’an’da Hz. Adem’in hataya düşmesini dış sebebe açıkça bağladığı halde neden Adem kendi hatasından başlamaktadır? Çünkü daha önce olacaklar konusunda bilgilendirilmiş ve uyarılmıştır. Şeytana suçu atarak dış sebebi belirleyici hale getirmek insan özgürlüğünü ve sorumluluk bilincini engelleyici bir tutumdur. Bu tutum dış sebepler karşısında insanı çaresiz bırakan bir siyasal davranışı besler.

            Öyle görülüyor ki, siyasal ve toplumsal olaylarda kendi sorumluluğunu olayın merkezine yerleştiren anlayış ve sürekli özeleştiri kültürü belirleyicidir. Özeleştiri ve kendini yenileme bilinci yerine sürekli dış sebepleri belirleyici konuma yükseltme anlayışı sonuçta kendi sorumluluğunu başkasına yüklemekle sonuçlanır.

            Hiç kuşkusuz sosyal olaylarda dış sebepleri tümüyle inkar etmemek gerekir. Dış sebepler etkileyici pozisyondadır. Dış sebepleri etkileyici pozisyondan belirleyici pozisyona getirmek olayları sağlıksız değerlendirme ile sonuçlanacaktır.

            Kürt sorununa da bakışım diğer sosyal olaylarda olduğu gibi iç ve dış sebeplerin tetiklediği devasa bir sorun olduğu, ancak belirleyici olanın iç sebepler olduğudur. Kürt sorununda da çözüm büyük ölçüde iç sebeplere dayalı olarak şekillenecektir. Kazanım veya başarısızlıkların birincil etkeni iç sebeplerdir. Kürt aydınları iç dinamiğe yönelerek yeni bir tarih felsefesi ve siyaset retoriği oluşturmalıdır. Kendi içinde yeterince birliktelik sağlayamayan hiçbir topluluk belirlediği amaca ulaşamamıştır. Bundan dolayı özellikle Kürt siyasetçileri ile Kürt halkı arasındaki mesafeyi süratle ortadan kaldırmak gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanı ve toplumları yanlışa yönelten sebep şeytanın gücü değil, insanın ve toplumların kendi zaaflarıdır.

            Uzun zamandır sol kökenden gelen Kürt aydınlarının öncülüğünü yaptığı Kürt siyaseti, diğer farklılıkları aşarak “Kürdistan” üst kimliğinde birleşme çabalarına karşın hala sorunlu bir noktada durmaktadır. Sol aydınların ve yeni gelişen dindar Kürtlerin Kürdistan idealinin ne kadar uyuştuğu da ayrı bir sorundur.

            Bir toplumsal sorunda en büyük handikap mevcut sorunları görmezden gelip yokmuş gibi bir tavır içerisine girmektir. Kürtlerin mevcut durumuyla din arasında kurulan analoji de sorunlu durmaktadır. Aynı dinden olan komşuları tarafından haksızlığa uğramak, bazı Kürtlerde dine yönelik bir kuşku yaratmıştır. Kuşkusuz bunun suçlusu Kürtler değil, onları daha alt bir statüye zorlayan bölge düzenidir.

            Hiç kuşku yok ki, insanları eşitleyen, özgürlükçü, etnisitelerinden dolayı ayırımcılığa geçit vermeyen bir dini anlayışa ihtiyaç vardır.

 



YAZARLAR