Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


HİCRET VAKTİ

Musab AYDIN'IN Yazısı;


 

 

“Çok yaşayan mı bilir yoksa çok gezen mi?” veya “Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? Kadim bir tartışmamızdır.

Köyümüz, bağlı olduğu Malatya’ya yaklaşık yüz kilometre uzaktaydı. Neredeyse kasabaya da bir o kadar mesafede, iki dağın yamacındaki vadiye kurulu bir köyde yaşıyorduk. Yazın sıcak dönemlerinde iki ay yaylada geçirirdik. Yerleşim alanına iki kilometre mesafede bulunan, Nemrut Dağı olarak da bilinen Kommagene Krallığı’na ait Tümülüs ve anıtları bulunurdu. Avrupa’daki birçok ülkeden ziyaretçileri vardı. Hatta Amerika ve Japonya gibi denizaşırı ülkelerden gelip bu tarihi kalıntıları ziyaret eden turistler de olurdu. Anıtlara ulaşmak için arabalar ile taş, toprak yollardan geçerek uzun ve zorlu bir yolculuk yaparlardı. Ekseriyeti yaşlı insanlardan oluşan gezginler, yolun bir kısmını da ise ücret karşılığı katır sırtında kat ederek ancak zirveye çıkabilirlerdi. Büyüklerimiz, bu taşlardan ne anlıyorlar, diye hayret ederler, bunca zahmete katlanarak bu dağ başına gelmelerine bir anlam veremezlerdi.

Hayat meşgalesi ve geçim derdi bizimkileri rehin almıştı. Gün boyu dağ, tepe demeden hayvanlarının peşinden koşturmaları gerekiyordu. Artakalan zamanlarda ise kışa hazırlık yapmak için otlar biçerler, odun ve yaprak kesip taşımak zorunda kalırlardı. Biz çocuklara da epeyce iş düşerdi. Payımıza düşen işleri yapmak için büyüklerle beraber çalışmak zorunda kalıyorduk. Bir yanda tarla taban ile uğraşırken diğer yandan harman, bağbozumu gibi birçok iş yapılırdı. Sonbahar gelip çattığından işlerini bitiren ailelerin erkekleri gurbet yoluna düşerdi. Büyük şehirde kışın karına, yağmuruna aldırmadan sırtların da hamal semerleri ile gurbet kadar ağır yükler taşırlardı. Bahar gelince, kış boyu boğazından keserek biriktirebildiği birkaç kuruşla eşine, çocuklarına bir şeyler alıp tekrar sıla yoluna düşerlerdi.

Bu hengâmede gurbet ile sıla arasındaki zorunlu yol hikayeleri de bir seyahatten uzak, büyük bir meşakkat içinde geçerdi. Böyle bir yaşam savaşı içindeki insanımız, bizim dağın dumanlı zirvesine çıkmak için bin bir zahmete katlanan ve para harcayan turistleri anlaması da doğal olarak kolay olmayacaktı. “Seyahat insanın dünyasını genişletir.” demiş eskiler. Doğru söze ne denir ki, elbette insanın ufku gördükleri ile sınırlı kalıyordu. Görüş açımızı belirleyen unsurların başında yaşadığımız mekânlar ve şehirler gelir. Okuduklarımızın ve hayatımızda yer alan insanların etkisini de unutmamak lazım. Bu sebeple eskiden ikamet edilecek şehri, mahalleyi seçmek önemliydi. “Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.” demiş Bosnalı Müslümanlar. Bizim için ise “eşiğin ardı gurbet” olmuş her zaman. Gurbete göç etmek zorunda kalmış Anadolu insanı, büyük şehirlerde hemşerilerinin mesken tuttuğu semtlere sığınmıştır.

Aynı gelenek ve kültürden beslenmiş olmaları hem şehrin tehlikelerine karşı güven verir hem de hayatlarını kolaylaştırmış olurlardı. Şehir de geçim derdi insanımızı ev ile iş arasına sıkıştırdığı için, büyük ekseriyeti üç beş yılda bir memleketine gidebilirlerdi ancak. Anne baba ziyareti ve genel anlamda sılayı rahim diyeceğimiz bu seyahatlerde bayramlara denk getirilirdi. Bu tatiller çoğunlukla birkaç gün ile sınırlı kalsa da insanımızın mutlu olmasına yeterdi. Seksenli yıllarda ülkemizde ekonominin gelişmesiyle, şehirli insanımız uzun saatler çalışmak zorunda kalmıştı. Dışa açılan ülke ekonomisinde büyük gelişmeler yaşandı. Geçim derdine düşmüş insanımızın, zamanla refah seviyesi yükselince, sılayı rahim yerine sahil beldelerinde tatil yapmayı tercih etmeye başladı. Bayramlarda tatil beldelerine yığılan büyük şehir insanı yöredeki tarihi mekânları da keşfetmiş oldu. En uzun yolculuklar bir adımla başlamıştır her zaman. Yola düştüğümüzde aradığımız güzellikleri yolun sonunda göreceğimizi düşünerek yolu tüketiyoruz çoğu kez.

Ancak bulmayı arzuladığımız güzelliklerin, seyahat ettiğimiz yolun üzerinde bizi beklediğini göremiyoruz. Bu sebeple gittiğimiz yerlerden yeni hatıralar almak yerine hediyelik alma telaşına düşüyoruz. Oysa tarihin ayak izlerini keşfedip gezdiğimiz beldelere, ayak izlerimizi bırakmalıydık. “Dünya küçüldü, artık küçük bir köy…” diyenlerimiz az değil. Dünyanın çeşitli diyarlarına seyahat edenlerimizde artmaya başladı. Daha çok ülke gezme hayalleri kurduğumuz ve planlar yaptığımız bir dönemde, Çin’den çıkıp bütün dünyayı saran bir virüs salgını, bizleri evlerimize kapattı. Artık sokağa çıkmanın bile tehlike sayıldığı zamanları yaşıyoruz. Yaşlı insanlarımız ise tamamen eve hapsedilmiş durumdalar. Neredeyse hayatın durduğu, bütün ülkelerce sınırların kapatıldığı, hatta uçuşların yasaklandığı günlerden geçiyoruz. Böyle zamanlarda kimsenin seyahat düşünecek hali kalmış mıdır? Bilemiyorum.

 

Ancak “Seyahat, sıhhattir.” diyen atalarımıza da kulak kabartmalıyız. Sağlığa en çok ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde bilge insanlarımızın dediği gibi: “En güzel seyahat, akıl ve kalple yapılan seyahattir. Evet iç dünyamıza bir seyahatin tam zamanıdır. Sokağa çıkamadığımız bu günlerde, kendimizi tanımanın, yeniden düşünce dünyamızı gözden geçirmenin zamanı. Bu seyahat için “kapını eşiği bir engel” değildir belki ama çok daha büyük ve görünmez eşikler bize engel olacaktır. Lakin düşünceye engel olan bütün eşikleri aşarak zihin dünyamıza uzun seyahatlerin tam zamanıdır. Belki de zihinsel hicretlerimiz için bu dönemler bir daha göremeyeceğimiz kadar kıymetlidir. Zihinsel hicret için yegâne azık olan tefekkürün zemini de oldukça müsait. Hicretin yolu her zaman açık olacaktır, yeter ki yola çıkmak için bir adım atmaya niyetlenelim. Bir kez de hicret için bir adım at, eşiğin ardına bir adım… 

 



Metin Aydın
18.04.2020 19:52:58
Yüreğine sağlık kardeşim.Rabbim ders almayı nasip etsin

YAZARLAR