Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Yazarımız Ümit Aktaş'ın, Özgün İrade Dergisi 2020 Aralık (200.) Sayısında yayımlanan yazısı..


1980 sonrasının o çalkantılı dönemlerinde, her şeye rağmen yazılacak dergiler kadar söylenecek sözlerimiz de hiç bitmemişti. 28 Şubat sonrasında, doğruları söylemek, adaletsizlikleri ise eleştirmek için yazılabilecek bir dergi kalmayınca, uzunca bir süre, bu konuda kendilerine müteşekkir olduğum Birikim Dergisinde yazmıştım. Akabinde Özgün İrade Dergisi yayınlanmaya başlayınca, bu, belli bir iktidar odağına değil de hakka ve adalete bağlılığı esas alanlar için bir nefeslenme imkânı sağlamıştı. O günün şartları içerisinde, sistemin vesayet odaklarıyla mücadele eden Ak Parti’nin bu mücadelesi desteklenirken, öte yandan ise gerek Fetullahçılarla, gerekse neoliberalist küresel güçlerle işbirliği ise eleştirilmekteydi.

Süreç içerisinde ise Özgün Düşünce gibi üç aylık, Özgün Duruş gibi haftalık yayın organlarıyla, şimdilerde sitayişle bahsedilmeye başlanılan bu “fikrî” cephe daha da genişlemişti. Azalırken çoğalmıştık, çoğalırken de azalacak olduğumuz gibi. Doğruları savunmayı esas alan ama fikrî çeşitliliğe de kapılarını kapamayan bu mevkuteler, Suriye meselesinde yönelinen tutumu eleştirirken, çözüm sürecini ise destekleyecekti. Akabindeki ciddi kırılma noktalarından birisi olan Gezi olaylarını başlatan, şehirleşmeyi çığırından çıkaran ve salt rant hesaplarına dayanan çevresel saldırganlıklara karşı gösterilen haklı tepki desteklenirken, gerek polis şiddeti gerekse buna tepki sürecinde direnişin terörize edilmesi karşısında da, her iki şiddet biçimi de eleştirilmiş ve bunlar birer şahitlik olarak tarihe geçmişti.

Bu süreç kadar, 17/25 olayında açığa çıkan Fetullahçı komplo ve iktidarın yolsuzlukları karşısında da her iki kesime tepki gösterilirken, bu, aynı zamanda cemaatlerin iktidar tarafından büyük ölçüde kendisine tâbileştirildiği ama doğruları söylemeyi ve savunmayı esas alan grupların iktidarla olduğu kadar bu cemaatlerle de yollarını ayırdığı kritik bir noktayı teşkil etmişti. 15 Temmuz ise, tabir caizse sonun başlangıcıydı. İktidarın kendilerine adeta altın tepsi üzerinde sunulduğu çevreler, özellikle de bu koalisyonun Ak Partili ve Fetullahçı bileşenleri, zor zamanları geride bırakınca, bu kez iktidar kavgasına tutuşacak; bu meyanda tasfiye edilmeye çalışılan Fetullahçıların darbe girişimi bastırılırken, Ak Parti ise yeni bir “milliyetçi cephe” oluşturup Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçerek kendisini tahkim etmeye çalışsa da, büyük bir yara alacaktır.

Kırılma noktası 2010’a kadar dayanan bu çekişmeler karşısında tutulan yol, bir cepheleşmenin içinde yer almaktan ziyade, iktidarın veya herhangi başka çevrelerin olumlu girişimlerini ve söylemlerini desteklemek, olumsuzluklarına ise karşı çıkmak ve eleştirmekti. Ama bu yaklaşım biçimi bırakın iktidar çevrelerini, kendi söylemlerini iktidarın söylemine ayarlamaya çalışan birçok paydaşı tarafından bile tasvip görmeyecektir. Dolayısıyla okurları kadar yazarlarını da giderek kaybeden bu mevkuteler, yeterli mali ve düşünsel desteklere dayanmak şöyle dursun, bir de kösteklenmeye çalışılınca, önce Özgün Düşünce, daha sonra ise Özgün Duruş kapanacak, Özgün İrade ise dayanmaya devam edecekti.

Dolayısıyla bir yandan fikrî iktidar yoksunluğundan söz edenler öte yandan eleştirel düşünceye tahammül edemeyince, şişirilmiş tiraj destekleriyle yayınlarını sürdüren birçok yandaş yayın organı, göstermelik ve bomboş sahifeleriyle varlıklarını sürdürürken, hakkı ve adaleti savunmak için eleştirel düşünce çizgisinden sapmayan yayınlar ise birer birer yayın hayatından çekileceklerdi.

Tabi bunda internet yayıncılığının da bir etkisi bulunmakta,okuma alışkanlıklarının büyük ölçüde değiştiği günümüzde, buna bağlı olarak da bakışlar, düşünmekten ziyade hızla tüketmeye ayarlı olan görsel iletişim biçimlerine kaymakta. Bunlar, bir bakıma işin sadece teknik yanı. Asıl acı olan yanı ise bir zamanlar birlikte hakkın ve adaletin savunulduğu cephelerin birliğinin, dahası ise hakka ve adalete duyarlılığın sarsılmış olması. İktidarın, sadece siyasal değil, cemaatsel iktidarların da adeta bir Hakikat melcei addedildiği bu süreçte, hakkı ve adaleti talebe yönelik olsa da, bu melcelerin hilafına olan doğruların dillendirilmesi, zamanın ruhuna mugayir bulunarak reddedilmekte; bu çizgiyi sürdüren yayınlar ise zamanla tirajları kadar yazarlarını da kaybetmekteydiler.

Bu daralmanın olduğu kadar, bir yandan sureti haktan gözükerek fikrî kısırlıktan şikâyet edenlerin, aynı zamanda hakka ve adalete dair yakınmalardan da müşteki olmaları ve eleştirel sesleri kısma girişimlerinin doğal sonucu olarak bu tip yayınların giderek yayın hayatından çekilmeleri ve ortalığı kör tarafgirlikle kör karşıtlıkçıların seslerine bırakmalarıdır. Bu şartlar altında ise adalet, fırsat eşitliği, şeffaflık, düşünsel gelişme kadar, üretim, verimlilik, kalite ve toplumsal gelişme seviyeleri de ister istemez düşmektedir.

Eleştiri, şüphesiz bir düşüncenin ama özgürce düşünmenin mahsulüdür. Ve bu böyle olduğu sürece de dergiler, Cemil Meriç’in ifadesiyle, hür tefekkürün birer kalesidir. Kaldı ki özgür her insan, her mümin, hiç çekinmeksizin doğruları söyleyecek ve savunacak bir cesarete ve sorumluluğa da sahip olmalı değil midir? Bu kalelerin birer birer yıkıldığı atmosferde ise ortalık, ne yazık ki baykuş seslerine kalmakta. Düşünce üretiminden ziyade avlanmak için alacakaranlıkların çökmesini bekleyen ve birbiriyle didişen bu çığlıklar, medenileşme azmini yitirmiş şehirleri barbarlığın istilasına davet etmekteler. Gerçekte kendi yıkımlarıyla birlikte toplumun da yıkımını hazırlayan ve adaletten olduğu kadar merhametten de giderek uzaklaşan bu yıkıcılık, korkarım ki ardında hazin bir çöküşün öyküsünden ve kışkırtılmış bir barbarlıktan başka bir şey bırakmayacak.

Bu meyanda uzun yıllardır ve birçok zorluğa rağmen bu yayın organlarını hayata geçirmek ve hayatta tutmak için yoğun bir gayret gösteren Davut Güler’e ve bu yayınlara farklı biçimlerde katkıları olan tüm fedakâr yüreklere şükranlarımı sunuyorum. Şurası oldukça açıktır ki hakkın sesi hiçbir zaman susturulamaz. Farklı biçimlerle ve yollarla da olsa bu ses kendisini kararmamış vicdanlara duyurur. Selam hakka ve adalete tâbi olanların üzerine olsun.

 



YAZARLAR