Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



NEDİM ERDOĞAN


Hayatın Yaşanır Olması ve Adaletin İnşa Edebilmesi İçin Hukukta Şah İle Geda’nın Eşit Olması Gerekir.

Nedim Erdoğan'ın yeni yazısı:


Dünyanın yaşanır bir yer haline gelmesi ve adalettin inşası için kanun önünde şah ile gedanın eşit olması gerekir. Bunun en güzel örneği Hz Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye döndüğünde zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Bu durum mahkemeye taşındı ve neticede delil yetersizliğinden Hz Ali, aleyhinde karar verildi. Yahudi bu durumdan çok etkilenerek zırhın Hz Ali’ye, ait olduğunu itiraf etti ve Müslüman oldu.   Düşüncenin, ideanın, fikirlerin önemi eğer renge, millette, ırka, makam göre değer arz ediyorsa insani bir yaşamdan söz edilemez. Yaşam hürriyetle/ özgürlükle hayat bulur. Yaratılan kâinat müşahede edilince görülür ki, her çeşit bitki kendi fıtriliğiyle var olduğu görülecektir. Çünkü Allah’ın delili, büyüklüğü, azameti her hayat sahibi üzerine mevcuttur. Toplumsal hayatta, hayatın yaşanır hale gelmesi için bütün renklerin, dillerin, ırkların, kültürlerin, yaşam tarzların hukuken tanınması gerekir. Türkiye özelinde değerlendirildiğinde Kürtlerin birçok konuda hak ihlaline uğradığı hepimizin malumu hâlbuki yasal olarak hak ve özgürlükleri yasal güvence altına alınsa birçok sorun kendiliğinden çözülmüş olacaktır.   Bu kültürlerin varlığı kendisinin var eden yüce gücün delilidir. Dolayısıyla insanlık tarihi iyice analiz ettiğimizde görülecektir ki, ümmetlerin varlığı adalettin varlığıyla anlam kazanmıştır. Hz Ömer’in dediği gibi “ Adalet mülkün temelidir.”

    Günümüz dünyasında bütün ümmetlerin, yaşam tarzların, renklerin, fikirlerin ırkların varlığı gerçek adaleti teoriler dünyasından çıkarıp pratik alana taşımakla ancak olur. Hayatı, yaşamı, kutsalları, davaları, fikir akımlarını bir padişahın, bir reisin, bir cemaatin, bir partinin doğrularıyla eşdeğer bilip farklılıkları kanser hücresi olarak lanse etmek demek yaşamın bitmesi demektir. Günümüz Türkiye’sinde adalet kayıp ve bulunmaz Hint kumaşı misali… Toplumun her alanında adaletsizlikler, rüşvetler, torpiller, yolsuzluklar toplumun büyük bir kesimini bunaltmış durumda. Atamalarda liyakatten ziyade benim partimde olma, benim cemaatimde olma, benim ideolojimde olma temel ölçüt… Başlar, ayak, ayaklar, baş görevini üstlenmiş durumunda… Aydınlar; koltuk sahiplerinin, güç sahiplerinin, iktidar sahiplerinin bekçiliğine soyunmuş birkaç dirhem uğruna kutsallar pazardan pazara ...

Cemaatler, fikirler, Fraksiyonlar, edebi oluşumlar, eğitim felsefeleri, üniversiteler, akademisyenler haktan yana icraatlar inşa etmesi gerekirken iktidar sahiplerine, adaletsizlere, haksızlıklara bekçilik görevini üstlenmiş durumundalar. Bu durumda ne hak yerini bulur ne de adalet inşa olunur. Unutulmamalı ki, özgür düşünenler, cesurlar dünyayı değiştirip dönüştürebilir. Padişah soytarılığı zehir saçmaktan başka bir işe yaramaz. Partiler, Cumhurbaşkanları, başbakanlar, ekoller, cemaatler eleştirilebilir olmalıdır. Bunların ne sonsuz güç kuvvetleri var, ne de bunlar ilahlar her insan gibi etten, kemikten yaratılmışlardır.

Günümüzde, Türkiye İslamcıların icraatlarına baktığımızda çoğunluğunun temeli meselesi; hakkı inşa etmekten ziyade mutfak kapma derdi olduğu çok rahat bir şekilde görülecektir. Siyasal İslamcılığın hali ise içler açısı her türlü; haksızlık, kul hakkı ihlali, adaletsizliği, rüşveti, torpili, adam kayırmayı itikatlarının haline getirmişlerdir. Cemaatler ise teoride, Ebu Bekir’i, pratikte ise Ebu Cehil’i oynuyor. Anlayacağımız dini, inancı ve İslam’ı meta haline getirmişler. Allah’ın hükümlerinin yerini;  partilerin programları, cemaatlerin kuralları, güç ve koltuk sahiplerin keyfi icraatları almış durumunda. Eleştiri küfür, farklı olmak dinde çıkma, özgür ve özgün zihinli olmak ise idama mahkûm olmanın sebebi haline gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, korkaklık, kula karşı acziyet zilleti doğurur. Peygamberi ve insani bakış ve düşünce ise refahı, felahı getirir. Çünkü hakla meşguliyet batılın sonu demektir. Ezenler elbet bir gün ezilen haline gelebilir. Bu konuda Paule Freire şunu der: “ Ezenler ötekilerini insandışılaştırır ve onların haklarını ihlal ederken, kendileride insan dışı hale gelirler. İnsan olma mücadelesi veren ezilenler, ezenlerin egemen olma ve baskı iktidarını ortadan kaldırırken, baskı uygulaması sırasında kaybetmiş oldukları insanlığı da ezenlere yeniden kazandırırlar. Kendilerini özgürleştirmeleriyle, kendilerini ezenleri de özgürleştirebilecek olan yalnızca ve yalnızca ezilenlerdir.” Dolayısıyla adalet önünde her canlının bir olması gerekir ki dünya yaşanır bir hal alabilsin.

Adalettin inşası ve hayatın yaşanırlığı özgür zihinlerin varlığıyla eşdeğerdir. Hak, hakkı bilmekle var olur. Davalar ise davanın özüne sadık olmakla sürdürülür. Günün rüzgârları davaların ve adalettin içini boşalmıştır. Toplumlarda davaların inşası, adalettin varlığı, özgür zihinlerin, özgür düşüncenin, temel duruşu nasıl olması gerektiğiyle kanımca Bedüizzaman’ın şunu tespit iyi bir ölçüttür: “ Bir nazar-ı peygamber, Birdenbire kalbeder; bir bedevi-i cahil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer…” ve selam…

YAZARLAR