Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Hayatın Anlamı İnsanın Değeri

Yazarımız, Aziz Darıcı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Ağustos (196.) sayısında yayımlanan yazısı...


Hayat kendisi bir tanımlamayı içermektedir. Bu tanımlamalar sayesinde anlam dünyasına da kapı aralanmaktadır. Hakikatteki amacı doğrultusunda insan o kapıdan içeri adımını attığında hakikat ile buluşma gerçekleşmiş demektir. Bundan sonra yapacağı şey huzur içinde anlam dünyasının(hakikatin) keşfine tanıklık etmektir. İnsan, değer yüklü bir varlıktır. Her değer anlam dünyasına açılan bir penceredir. Değer ve anlam yüklü varlığın kendi menziline yürürken yaprak dökümü yaşaması, kendinden vazgeçtiği anlamı taşımaktadır. Kendinden vazgeçen insanoğlu, hayattaki anlam dünyasını kaybetmiş demektir.

Hayat bir tanımlamadır demiştik. Epistemolojik, ontolojik, antropolojik, psikolojik, felsefi tanımlamalar içinde insanın kendisine ve varlığa dair tanımlamalar yapılmış, cevaplar aranmıştır. Lakin tüm bu tanımlamalar ya bir tarafı eksik kalmış ya da kusurlu olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi varlık içinde bir yer edinen insanoğlunun varlığın kendisi ile aynı noktada durmasıdır.Allah aşkın ve yetkindir. İnsan ise içkin ve sorumlu bir varlıktır. Allah tarafından yok’luktan yaratılan insan, var’olduktan sonraki zaman süreci hep arayışlar, sorular, sorgulamalar dönemi içinde geçmektedir. İnsanın benliğini saran, aklını kurcalayan, yüreğini dağlayan hakikat arayışı, akıl ve irade sayesinde bir yere varmış fakat henüz anlam dünyasını (evrensel olarak) saracak bir değer olarak ortaya çıkmamıştır. Hz. Peygamberin henüz vahiy almadan önceki yaşantısı bu durumu ifade etmektedir. Yüzünü gökyüzüne çeviren, kalbindeki huzursuzluğa çare arayan, kafasındaki sorulara cevap bulmaya çalışan, toplumun(insanlığın) gidişatına itiraz eden, değersizleşen hayata anlam veremeyen bir insan olarak; aradığı tüm soruların yanıtlarını vahiyde bulmuştur. O zaman hayatın belirsiz karanlık formu bir nur gibi aydınlanmıştır. Amacına kavuşan Hz. Peygamber, aslında sadece hakikatin(huzurun) temsilcisi değil; insanın anlam arayışındaki ızdırabında temsilcisidir.

"Ben neyim, yaşadığım yer nasıl bir yer, nereden geldim, nereye gidiyorum ve sonuçta, ben ne olacağım?" soruları kadimdir ve aklı sarmakta, yüreği tırmalamaktadır. Anlamsız, amaçsız kalan insanın tüm benliğinden dile dökülen saf duası, vahyin yeryüzünün kalbine inmesi olarak cevabını bulmuştur. Artık sorularına cevap bulan insan, anlam dünyasında değer yüklü bir dünya inşa etmenin derdine düşmesi gerekmektedir. Varlığın tanımlamasını üzerine alan Allah, değer verdiği insandan, değer yüklü fikirler ve eylemler üretmesi için hayatı var ettiğini şu ayet ile hatırlatmada bulunmaktadır. “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”(1) İnsanın değeri, amacın kutsallığında ve anlamında ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde izzet ve şeref sahibi kılınan insan, yeryüzünün damarlarına değer yüklemek için çaba harcaması beklenmektedir.

Ama yolunu nisyan olarak ortaya koyan insan, amaçtan yoksun kalanca kendine değer biçmesi zor görünmektedir. “Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (2)  İmam Şâfiî’nin Asr sûresi hakkında, “Şayet Kur’an’da başka bir şey nâzil olmasaydı şu pek kısa sûre bile insanlara yeterdi. Bu sûre Kur’an’ın bütün ilimlerini kucaklıyor” sözünü dile getirmesine sebep olan hakikat, insanın amacını en güzel şekilde ifade eden hikmetleri içeriyor olmasındandır. İnsanlığın kayıpta olması, değer yitimiyle beraber hayatındaki gerçek anlama yabancılaşmasından dolayıdır. İlahi buyruk, insanlığın fotoğrafını çektikten sonra; insana çıkış olarak sunduğu yol haritasındaki güncelliğini bu sûre ile her daim korumaktadır. Bu değişmez değerler ilkesi zamanın koşullarını, zamanın dilini, zamanın aklını, zamanın geleneği, zamanın kültürünü aşan çağlar üstü mesajları barındırmaktadır. İnsanlık imanla anlam bulmakta, salih amel ile huzur bulmakta, hak ve sabır ile geleceğe mirasını aşılamaktadır. İyiliğin-güzelliğin tecellisi bu sayede gerçekleşmekte, hak-hukuk-adalet asli duruşlarını bu sayede kazanmaktadır.

İslam, anlam ve değerler dünyasının kendisidir. Din salt dini anlamda inanma ihtiyacına yönelik bir tercih olarak karşımıza çıkmamaktadır. Din, insan dâhil hayatın tüm alanlarına anlamını ve değerlerini yüklemek ister. Yani din işlevselliğini göstermek, hayatın anlamını ve değerlerini çürüten tüm kokuşmuş fikirsel ve eylemsel kötülüklerin kökünü kazımak için aktif rol oynamakta ve bunda da herhangi bir ortaklık kabul etmemektedir. Genelde dinler herhangi bir müdahalede kendini korumak için harekete geçerler. İdealleri olan içsel tatminlik-huzur, dışsal adalet insanlığa en büyük sunumlarıdır. Lakin İslam dışındaki dinlerin-ideolojilerin insana vadettikleriyle, insanlığı getirdiği-götüreceği sonuçlar hakkında ancak hakikat bilgisi etrafında değerlendirme yapmak gerekmektedir. İslam, insana değer verir ama insanın kendi üzerinde taşıdığı değer kadar anlam yükler.İnsan, varlığa armağan ettiği değerlere göre kat be kat ihsan ile karşılanır. İnsan kendi değerini bildikçe, Allah katındaki değeri daha da anlam kazanmaktadır. 

İslam insanın aklını, ruhunu özgür bırakmaktadır. İnsanın kendi amacına doğru yürüyüşünü buradan başlatmaktadır. Yoksa köleleştirip, aklı yok sayıp, ruhu durgunlaştırarak bu hedefini gerçekleştirmemektedir. Yalnız Allah karşısındaki "kul" olma halini halel getirecek zanni bilgi ve hadsiz eylemlere karşı da insanı uyarmaktadır. Ye, iç ama israf etme, yeryüzünü mescit edin ama haram olan yerlerden uzak dur gibi. Yani insandaki potansiyel değerleri hayata aktif olarak görünmesi için bir hatırlatma ve uyarı yapmaktadır. Bu nedenle "Din olarak İslâm’ın temel stratejisi doğuştan gelen insanî değerleri korumak ve bunları birtakım üstün değerlerle aşılayıp geliştirmektir. Bir başka ifadeyle İslâm insanî değerler üzerinde yükselir. Buna göre insanın doğasında saklı bulunan insanî değerlerin hasar görmesi İslâm’ı da derinden etkiler. İnsanı en önemli değer olarak gören İslâm, doğal olarak onun beden ve ruh sağlığına herhangi bir zararın gelmesini istemez. Zira İslâm’ın işleyeceği malzeme insandır. Bu nedenle onun doğal yapısını öncelikle korumayı, ardından geliştirmeyi hedeflemektedir"(3)

Günümüz insanı hayattaki gayesini unutmuşa benziyor. Kapitalizmin, modernizmin, sekülerizmin anlam bulduğu bu çağda, her ne kadar bazı yazarlarımız "tutku-arzu" gibi kavramlar üzerinden insan fıtratındaki nefsi eğilimleri olumluyor ve bunu Hadîd Suresi 20. ayetinde; " Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir..."giriş kısmına işaret ederek tevil etseler de; ayetin devamı olan " ...Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir."ilahi uyarısını görmemektedirler. Burada insan kendi amacı dışında, kendi değerine yakışmayan, hayatın anlamını bozan niyet ve eylemlere, günümüz tabiriyle tüketim çılgınlığına, güç gösterimine, makam hayranlığına, haz ve hız tutkunluğuna, dünyevileşme mantığına bir eleştiri söz konusudur. Bu ruha sahip insandan bir mana ve değer üretmek, ütopik hayallere devam anlamı taşımaktadır.

Toplumsal bir ürün olan değerler, kişinin şahsında hayata açılım sağlarlar. Kabul gördükçe toplumlara mal olurlar. Ama her zaman insan değer üretmemektedir. Aynı zamanda var olan değerleri tükete bilmektedir. En başta kendi şahsiyetini tüketmektedir. Varlığını hiçe saymaktadır. Günümüz dünyasında "insan" diye bir değer yoktur. Ancak kapitalizmin üretim aracına hizmet eden, modern hayat formunun büyülü dünyasında kaybolan bir "kayıp" varlığı andırmaktadır. Günümüzde dinî, ahlaki ve sosyokültürel değerler erozyona uğramıştır. Saygı-sevgi-adap-fedakârlık-dayanışma-kaynaşma gibi temel değerler, kadim işlevini göremez oldular. Bireysel-ailesel-toplumsal kurumları ayakta tutan tüm kadim değerler, insanın keyfiyetine terk edilmiş durumdadır.

Hayat değişim ve dönüşümdür. Bu değişim yanlış anlaşıldığı gibi özün değişmesini değil;özün gürleşmesini, dış formatın zamanın ruhuna uygun olarak ifade edilmesidir. İnsani fikir ve eylemlerinin hayata anlam ve değer katması bu değişimin ve dönüşümün ifadesinde kendisini bulmaktadır. Yoksa her değişim ve dönüşüm pozitivist aklın eserleri sonucunda;  "Aydınlanmanın önderleri kalıplaşmış inançlarla savaşırken, bütün dinler arasında en saçma olan birine, iktidar denilen dine hiç dokunmadılar. Bu dinle hesaplaşmanın iki yolu vardı: Uzun vadede bu yollar içerisinden daha tehlikeli olanı, tarihteki tükenmez ve ne yazık ki ölümsüz örneklerden destek alarak, bu dinden hiç söz etmemeyi, onun gereklerini sessiz sedasız ve gelenekler doğrultusunda yerine getirmeyi sürdürdü. Çok daha saldırgan olan öteki yol ise eyleme geçmeden önce kendi kendisi yüceltti: kendini, alay ettiği ve can çekişmekte olan sevgi ne geçen bir din olarak ilan etti ve şöyle dedi: Tanrı, iktidardır ve bileğine güvenen, onun peygamberi olur." (4) itiraza konu olan zihniyet şekilsel olarak amacına ulaşsa bile, özsel olarak eleştiri oklarını üzerine çekmiştir. Çünkü bir değeri inşa edeyim derken, kadim değerleri tüketmiştir.

Nicelik’li değerler, nitelik’li değerleri tahakküm altına almıştır. Sayısal istatistiklerin anlam bulduğu çağda, haklı olarak ak saçlı bilge Atasoy Müftüoğlu’nun “İstatistiklerin olduğu yerde ahlaktan söz edemezsiniz” sözünü akıllara getirmektedir. Durum böyle olunca; kişide izzet ve şerefin, dilde sözün, kalpte irfanın, akılda hikmetin, davranışta ahlakın, işte dürüstlüğün, sokakta iffetin, kamuda şeffaflığın, toplumlarda adaletin, hayatta dinin değeri kalmamaktadır. Gözler nurunu, akıl tefekkürünü, kalp vicdani işlevselliğini dondurmaktadır. Bu durumda buz kesildik, şoka girdik. İnsanlık kendini kaybetti. İzzet ve şerefini yitiren insan, özgürlük kılıfında tüm sahte arzuları hayata döktü. Hakkın-hukukun-adaletin altı-üstü çizildi, sevgi-saygı-merhametin altı oyuldu, edep-ahlak-erdemin kökü kazıldı, ilim-irfan-hikmetin piyasası düşürüldü. İyilik-kötülük mücadelesinde eksi değerler insanın eliyle hayatta karşılık buldu. Modernizm kötülüğü cazip kıldı,  kapitalizm-emperyalizm kötülüğü seri üretime geçirdi,  serbest piyasa ekonomisi kötülüğü yaydı, küreselleşme kötülüğü evrenselleştirdi. Kalbi İslam’dan yana, menfaati reel gerçeklikten yana olan Müslümanlarla ile içimizdeki beyinsizler ise kötülüğü meşrulaştırdı. Alnımıza kara lekeyi çalmış oldu.

Zekât-infak reel faize teslim olmaktadır. Müslümanların eliyle bankalar faiz rekorları kırmaktadır. Piyasa canlansın niyetine diyetimizi ödemek için finans kurumlarını ihya ediyoruz. İktidar elden gitmesin diye küreselleşmeye-kapitalizme can havliyle sarılmaktayız. Oruç arzuların iktidarına yenik düşmektedir. Şımartılmış-oburlaşmış nefis niyetini insan bedenini sömürerek gerçekleştirmektedir. Karnı tok, gözü aç insana oruç artık bir anlam ifade etmemektedir. Namazın ruhu, insanın ruhu ile olan ilişkisini kesmiştir. İnsanın kıymetini bilmediği, zamanını ayırmadığı-hakkını vermediği hiçbir değer, insanın ruhuna anlam katmamaktadır. Beş vakit zamanını Allah’a ayırmayan insanoğlu “De ki: "Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (5) İbrahimi teslimiyetin anlamını anlayamaz durumdadır. İnsanoğlu kendi bencilliği ile hayata kurban gitmesin diye kesilen kurbanlar, kendinden daha zalim insanların elinde can verince; zalimliğimizin-günahlarımızın akıttığı kanlar coğrafyalarımızı kan kırmızısına dönüştürmektedir. Yani Müslüman, Müslümanı kurban etmekte, bunda herhangi bir beis te görmemektedir. İtibara-kişiliğe-namusa yönelik suikast girişimleri ise “fitne öldürmekten beterdir” ayetini hatırlatmaktadır. Bu nedenle hakikatin değerlerine yabancılaşmanın faturası İslam coğrafyasında çok ağır olmuştur. Birçok bedeller ödettirdi ve ödetmeye devam etmektedir. Bu faturaların İslamİ değerlere maliyetini gelecek nesillerin bile altından kalkması zor görünmektedir.

Dünya zulüm kokuyor anne! Ezgisinin çağrısını duymayan yoktur. Batı kendini ayakta tutmak için her türlü alavereyi-dalavereyi yapmaktadır. Kendi medeniyetini ayakta tutmak için insanları nasıl tükettiği bilinmektedir. Kendi zevkleri için Uzakdoğulu-Ortadoğulu kızları cinsel metaya dönüştürerek nasıl pazarladığı yazılmaktadır. Batılı-Doğulu fark etmeksizin zalim-despot rejimlerin halkları nasıl sömürdüğünü, maddi-manevi değerleri nasıl tarumar edildiğini görmekteyiz. Dünya ile ahiret arasına perde çeken insan, gözünü tüm dünya nimetlerine dikmiş durumdadır. Öte dünyayı, sorgu-suali düşünmeyen insan, kendi dünyasını yıkma pahasına sonuna kadar bu kavgayı sürdürme derdindedir. Cehennemi es geçen insan, dünyayı ateşe verse dahi ”of” bile dememektedir. Cenneti unutan insan, dünya malına haddinden fazla değer biçmektedir. Oysa bir şeyin değeri hakiki değerlerden koparak artarsa, orada şeytanın parmağını aramak gerekir. Aslında şeytanda kendi değerini düşürdüğünü es geçerek, kendine hadsiz değer biçenlerin atası idi. Şimdilerde piyasa epey prim yapıyor, değer(siz) bonolar halka açılıyorsa, hadsizler değer avına çıkıyor demektir. Sonuç; şişirilmiş değersiz değerler, yitirilen onca kadim değerler.

Nefretle yoğuruluyoruz. Rotasından sapan insan, toplumu ayakta tutan evrensel değerlerden uzaklaştıkça kendi kuyusunu kendi eliyle kazmaktadır. Maddiyatçı kesilen insan, para adına her şeyi yapar hale gelmektedir. Bu uğurda din-imana bile sırt çevirmektedir. Allah’tan gayrı yol alacağını zannetmektedir. İnsanın kendi özünü aramaya çıkmanın zamanı gelmiştir. Bunca refahın içinde hala insanlığımız can çekişiyorsa, özgürlük-insan hakları-eşitlik-adalet gibi kavramlar anlamsızlaşmışsa, insanlığa verilen sözün kıymeti- harbiyesi-terbiyesi kalmamışsa, yeni bir başlangıç için çığlık atmak gerekmektedir. Ayrılıklarımıza-çatışmalarımıza-arzularımıza, özellikle kin ve nefret ürünü ötekileştirmelerimize bir mola vermeliyiz.  Bu mola arasında bizi insan yapan tüm değerleri ortaya çıkarmalı, bu değerlerden ortak paydalar oluşturmalıyız. Entelektüel bilinçle formüle ederek insanlığın hizmetine sunmalıyız. Bundan sonraki aşama ise sağlanan bu barış ortamında insanlığın gerçek kurtuluşu olan hakikat bilgisine, yani insanlığı İslam ile tanıştırmalıyız. Dünya huzuru, öteki dünya olmadan bir anlam ifade etmeyecektir. Hayatın anlamı olan İslam, Allah’a teslimiyetin yanında teşekkür etmenin ifadesi olan iman, güzelliğin-iyiliğin değerini hayata taşıyacak olan salih amel, insanlığa bilgiyle-hikmetle hizmeti götürecek bir akıl, tüm insanlığı sevgi-merhamete kavuşturacak bir yürek, iffetin-edebin-ahlakın-erdemin konuştuğu bir hayatla insan ancak kendini bulur ve hayatı anlam kazanır.

  1. Mülk Suresi 2.Ayet
  2. Asr Sûresi
  3. Bilal Aybakan-Küreselleşme Sürecinde İslâmî Değerler
  4. Elias Canetti- İnsan Taşrası
  5. En’âm Suresi 162. Ayet

 



YAZARLAR