Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


HAYATA ve İNSANA YAKLAŞIM BİÇİMLERİMİZ

Yazarımız Aziz Darıcı'nın "yeni" yazısı...


Bizim coğrafyanın hakim paradigması, hayata ve insana yaklaşım biçimleri (istisnaları saymazsak) genelde ideolojiktir ve kendi içindeki anlam ve yaklaşım biçimine daha çok değer veren bir anlayışın ürünüdür. Bu yüzden geçmişten gelen tarihsel (gelenekselci) aklın iz düşümünü önemseriz. Önemsediğimiz için de geçmişten gelen belli başlı düşünme kalıplarımızla hayata ve insana bakarız. Bu düşünme kalıplarıyla olayları ve kişileri değerlendirmeye tabi tutarız. Bu düşünme biçiminin(aklın) kendine ait alanları, kendine ait tabuları vardır. Kendince kırmızı çizgileri, kendince kutsal sembolleri ve kendine has kutsal figürleri vardır.

Her türlü düşünceleri, kişileri, yaklaşım tarzlarını, değerlendirme süreçlerini kutsallaştırmış olduğumuz bu alana havale ederiz. Tabi olarak bu alanın kalıplarına takılan tüm fikirler, kişiler göz ardı edilirler. Kutsallar bizim olduğu için bizim dışımızda diğerlerinin kutsalımızla olan ilişkisinde gösterdiğimiz tavır; onları ötekileştirilerek diğerlerinin kendi alanlarına doğru evrilmeleri ya da  kendilerinin onların alanlarına doğru kaymalarını-yönelmelerini engellemek şeklindedir. Bu alanın sorunlara dair ortak bir dil kaygısından uzak olarak kullanılan ayrıştırıcı ve tanımlamacı dil, zamanla kırıcı üslupla birleşince tartışmaları ve ayrılıkları meşrulaştırıcı bir hale dönüştürmektedir. Burada ciddi manada düşünülmeyen şey ise ortak bir zeminde, bir araya gelmeden, birbirimizi dinlemeden, ötekinin ne dediğini anlamadan, ortak değerlerde ortak bir dil oluşturmadan, sorunlarımızın üstesinden nasıl gelinecek? Sorusudur.

İnsan değerli bir varlıktır. Ama ne kendisi ne de fikirleri tabulaştırılacak kadar kutsal değildir. Kutsalın değerle ilişkisi, kutsala değer verme meselesi, kutsal olanı belirleme alanı bize ait bir alan değildir. Kutsal olanı bize bildiren vahyin kendisidir. İnsanın kendisi için ürettiği ve kutsal saydığı şeylerin kutsallığı zannîdir, ama Allah'ın kutsal olarak sunduğu şeylerin kutsallığı ise hakikidir. Anlamaya ve yorumlamaya müsaittir ama tartışılmaya açık değildir. Allah Tuva Vadisi'ni, Kabe'yi kutsal saymasaydı biz onun kutsallığına dair bir fikre ulaşamadığımız gibi, bu yerleri coğrafik bir yer tanımlamasından başka bir anlam da yükleyemezdik. "Ben yaptım da oldu" felsefesini buraya taşımaya niyetimiz yoksa tabii...

Aslında kutsal olanın ideolojik yaklaşımlar için kullanışlı olması, kutsalın bizatihi kendi değeri olduğu veya o değeri önemsedikleri için değil de; kutsalın araçsallaştırılması sonucunda, kendilerine açtıkları alanlarda yürümek için kullanılmaya daima müsait bir nesneye dönüştürdükleri için önemsemektedirler. O yüzdendir ki genel anlamda İslam coğrafyası hizipsel ve ideolojik düşünme biçimlerinin etkisi altında hakikatin evrensel kuşatıcılığını ıskalayan bir yaklaşım biçimi sergilemektedirler. Öyle ki İslam'ın "Hak-hukuk-adalet-ahlak" noktasındaki vurgu, Hz. Peygamberin dürüst, erdemli ve hikmetli hayatı; kendi kutsal alanlarımızdaki hikmetli ve maslahatlı! yorumların içinde kaybolmaktadır.

İnsanlığın kurtuluşu için gelen İslam; kendimizin oluşturduğu özel alanlarda, kendimizin fikirleri doğrultusunda, İslam’ı ve hayatı anlama biçimlerimizi kutsayarak, kendilerimizi hakikatin merkezine konumlandırarak, üst perdeden bakan bir tavrın egemenliğinden hareketle var olmayı sürdüren bir dini anlayışa indirgenmişiz. Oysa dinin yorumu dinin aslı gibi değildir. Kendi yorumumuzdan hareketle kutsala ya da koşulsuz adanmışlığa dayalı bir anlayışta işlenen kötülüklerin görmezden gelinmesi, tevil edilmesi, başkalarının günahlarının büyüklüğünden hareketle vicdanın rahatlatılması bu yüzden meşru ve normal bir hale gelmektedir. Kendi alanlarımızın maslahatı, kendi kutsallarımızın değer yitimi gibi faktörlerin etkisi, zamanla bize yapılan eleştirileri görmezden gelmeye ya da çok sert bir üslupla bertaraf edilmesine yol açmaktadır.

Bu yolun doğal sonucu olarak kendi çizgisinde gelişen olayların kınanması çok sert bir tepkiyle karşılanırken, kendi çizgisi dışında gelişen ama insanlık ve vicdani sorumluluk alanları sessiz bir şekilde geçiştirilmektedir. Bazı anlayışların siyasal ve politik sorunlara (kendini ne kadar ilgilendirdiği tartışılır) gösterdiği ilginin, kendilerinin varlık sebebi olan toplumsal olaylara duyarsız kalması, özgürlükten değil de muhafazarlıktan yana tavır takınması anlaşılması zor bir fotoğraf vermektedir. İslam'ı referans kaynağından hareket eden birçok İslami yapının mevcut durumlarının çözümsüzlüğe doğru evrilmesi, yöntem ve tekniklerinin sürekli tekrara dönüşmesi, kullanılan dil ve üslubun değer kaybının yaşanması, varolan paradigmaların kuşatıcılığını kaybetmesi, reel olanla ideal olan arasındaki makasın açılması ve zamanın ruhunu okuyamaması, bilgiyle ve akılla olan problemleri, irfanî bilgiye karşı duyarsızlık, toplumun adalet talebine olan ilgisizlik gibi sebepler toplum ve insanlık adına hareket iddialarını örselemektedir.

Kürt sorunundan başörtüsüne, din- devlet ilişkileri, Müslüman-gayri Müslim ilişkileri, modern hayat ile İslami hayat tarzlarına olan ilgileri, beraber yaşam kültüründen Alevi-Sünni kimliğine kadar, tartıştığımız bütün konular; bu işe taraf olanların kendi özel alanlarındaki kutsallarının anlam bütünlüğünden kopmadan yapılan tüm değerlendirmeler, zamanla toplumsal kriz ve çatışma endişesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimse kendi ayranım ekşi demediği için kendilerinin insana-topluma sunduğu ikramının değerinin ve kıymetinin bilinmediğinden dem vurarak zamanı tüketmektedirler. Belli bir kesim içim sağcılaşma süreci İslam'ın temel kavramlarını muhafazakâr-sağcı- milliyetçi bir yöne kaydırırken, diğer bir blok olan solculaşma süreci sosyalist ve komünist düşünme biçimiyle belli kavramları ve sembolleri bayraklaştırdığı alan içinde kendilerini muhafaza etme derdindeler.

Olayları değerlendirme biçimleri yanlı ve taraflı olunca adalet kavramı; ideolojik bakış açılarının, hizipsel yorumların içinden bir türlü hayatla buluşmamaktadır. Dahası buluşma şansı da yok. Adaleti herkes için değil de kendimizce istediğimiz için, öyle ki diğerinin gözündeki çöpü gören anlayışlar, kendilerini kör edecek olanı görmeyecek kadar bir çürümüşlüğün içindedirler.

Son söz kendimize..."Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz..."(1) ayetini ötekileştirdiğimiz, beride gördüğümüz, kalbimizde yer vermediğimiz kişi ve toplumların aleyhine kullanmadan, reel gerçekliğimizi bir perde olarak araçsallaştırmadan, insanın tercihlerine saygı çerçevesinde hakiki gerçekliğe dayanan toplumsal bir gerçekle; hayattaki güzelliklerini gören bir gözle, insanlığın vicdanındaki çığlığı duyan bir kulakla, haklıya hakkını veren ve kimseye haksızlık etmeyen bir tavırla, insanın düşünceleri anlamaya çalışan bir akılla, reel gerçekliğin nereye evrildiğine bakmadan hakikate ram olmuş bir duruşla, İslam'ın evrensel değerlerini taşıyan bir şahsiyetle ve gerçek bir kutsalın ve değerin ifadesi olan Hz. Peygamberin örnekliğinden ilham alınarak gerçek bir rol modelle insanı ve hayatı anlamak, yaklaşmak duası  ile...

1- ( Âl-i İmrân Suresi 110. Ayeti)



YAZARLAR