Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ali BULAÇ


Hangi Musa?

Ali Bulaç'ın "yeni" yazısı...


Geçen yazıda eğer gömüldüğü mezarda bulunan kerpiç tabletler olmasaydı, dinler tarihçilerine göre ilk defa tek tanrı (tevhid) inancına dayalı din kuran Ahen Aten hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmayacağımızı söylemiştim. Ahen Aten’le ilgimizin sebebi sadece tevhid inancını yaymaya çalışmasından ibaret değil, bazı bilim insanlarının onun Hz. Musa ile kurdukları ilişkiyle de ilgilidir.

Neredeyse Hz. Muhammed (s.a.) dışında kalan peygamberlerin tümünü mitolojik varlıklar ilan edenlere bakıldığında, her ne kadar pozitivist tarihi temellendirmeye yarayacak somut bulguların yokluğunu öne sürüyorlarsa da, gerçekte asıl bize empoze etmek istedikleri deizmden başkası değildir. Zira bırakın İdris, Nuh gibi hayli eski geçmişe dayanan peygamberleri, nispeten yakın zamanlarda yaşamış Hz. İbrahim, Hz. Musa ve hatta iki bin sene öncesi Hz. İsa dahi tarihsel şahsiyet değilse, bu durumda yüce Allah’ın insan toplumlarına peygamberler göndermiş olması, efsaneden ibaret bir anlatı kalır.

Ama tabii ki hakikat bu değil.

Benim öteden beri tarih ve antropolojiye ilişkin görüşüm şudur: Tarih ve özellikle antropoloji geriye doğru senaryo kurma sanatıdır. Eldeki buluntuları belli bir perspektiften yorumlar, parçaları aralarında tutarlı bir bütünlük sağlayacak şeklide bir araya getirebilirseniz, antropolojik olarak “bilimsel bir tez” geliştirebilir ve geçmişe dönük şu veya bu olayın tezinize göre yaşandığını “bilimsel” olarak öne sürebilirsiniz. Ne ki, aynı yöntemi kullanan başka bilim insanları da var ve çoğu zaman antropologların, tarihçilerin tezleri birbirleriyle çatışır. Tarihi zihninizde kurgulayarak inşa ettiniz mi, bugüne ve muhtemelen yarına da hükmetme imkanını ele geçirmiş olursunuz. Kurulan ve bundan sonra kurulacak bütün ulus devletler için tarih zengin bir inşaat malzemesi yığınıdır.

Birbirleriyle çatışan tezlere örnek Hz. Musa ile ilgili öne sürülen iddialardır. Elimizde birkaç tez, her biri diğeriyle ya kısm-ı azamisiyle ya da tümüyle çatışmaktadır.

Hz. Musa ve İsrailoğullarıyla ilgili iki temel kaynak hiç şüphesiz Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’dir. İki kitap da Musa’nın doğumu, gerçek ailesi, Nil nehrine bırakılması, Firavun ailesinden bir hanımın onu sepetten alıp büyütmesi, Saray terbiyesi alması, sonra İbrani kökeninin bilincine varması, kazaen bir Kıbti’yi öldürmesi, Kenan İline kaçması, Şuayb’ın kızıyla evlenmesi, Tur dağında vahiy alması, Mısır’a dönmesi, İsrailoğullarını kölelikten kurtarmak üzere büyük bir mücadele vermesi, Firavun’la olan çetin mücadelesi, kardeşi Harun aleyhisselam, Kızıldeniz’i geçip kavmiyle Kenan iline geçmesi, on emir alması, kavminin ona karşı gösterdiği direnç, Samiri-Altın Buzağı ve çöl hayatını genel hatlarıyla aynı şekilde anlatırlar. Tevrat’ta ilk beş kitap Hz. Musa’ya gelen vahiylerdir, Kur’an-ı Kerim’in de yaklaşık 1/12’si Musa, İsrailoğulları ve Firavun’a ayrılmıştır. Musa Ulu’l azm peygamberlerdendir, tevhid tarihinin son derece kilit şahsiyetlerinden biridir.

Ancak Musa ile ilgili bilgiler, haberler ve anlatılar sadece Tevrat’ta ve Kur’an’da anlatıldığı kadarıyla kalmıyor. Başka başka kaynaklar da Musa’yı enine boyuna ele alıyor, iki kitabın anlatımının dışında onu ve hayatını tasvir ediyorlar. Bu anlatıcıların bir kısmı seküler Yahudi, bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ezoterik kimseler. Pozitivist antropolog ve kurgucu tarihçileri de işin içine katacak olursak karşımıza kocaman bir soru çıkmaktadır:

Hangi Musa?

Bu yazıda biz de bu sorunun cevabını aramaya çalışacağız. Önce Sigmund Freud’la başlayalım:

  1. Freud’un Musa’sı

Sigmund Freud’u bilmeyen yok. Freud, Darwin ve Karl Marks gibi “din dışı” modern paradigmanın inşaında kilit rol oynayan üç isimden biridir. Kurduğu Psikanalizm ekolüyle ünlüdür ve esasında Musa ile çok yakından ilgilenmesinin sebebi de psikanalizmini bu önemli tarihsel şahsiyet ve içinde baş aktör olarak rol aldığı olaylara dayandırmaktır. Belli aralıklarla Musa üzerinde çalışan Freud, sonunda “Musa ve Tektanrıcılık” adıyla bir kitap yazmayı başarır. (Bundan sonraki bilgiler Freud’un Musa ve Tektanrıcılık (Çev. Kâmuran Şipal, Say y. İstanbul-2022, s. 23-192) adlı kitabından hareketle verilecektir.)

Freud Yahudi asıllıdır, Musa ile ilgili sıkça Tevrat’taki bilgilere baş vurur ama Tevrat onun için yegâne, kesin ve bağlayıcı referans değildir, dolayısıyla Musa’yı bir Yahudi refleksi veya kaygısıyla değil, bir psikanalist olarak ele almaktadır.

Freud, Musa’nın tarihte yaşamadığına ilişkin iddiayı zikreder ama eğer bu iddiayı kabul edecek olursak haklı olarak Yahudi dini ve İsrailoğullarının hiçbir şekilde anlaşılmayacağını söyler ki, aslında bu ihtirazi kaydı Musa’yı efsanevi varlık gösterenlerin tezlerini tümüyle çürütür. Ya İsrailoğulları ve Tevrat vardır ki bu durumda Musa da vardır, ya da her şey hayali bir anlatımdan ibarettir bir kavim ve bu kavmi binlerce senedir tanıyan diğer beşer toplulukları kendilerini kandırmışlardır.

Bu böyle olamaz çünkü efsaneler, zihnin bidayette ürettiği masallar değil, tam aksine her biri birer hakikat, yaşanmış somut olayların sonraları dilden dile intikal ederlerken ifadeyi kuvvetlendirmek üzere icad edilmiş argümanlar, hayal gücünü zorlayan teşbih ve analojiler, kısaca dil ve edebiyatın büyüleyici imkanlarını kullanarak esrarengiz hale getirilmiş anlatımlarıdır. Zamanında yaşanmış somut olaylar sadece aynı dili konuşan toplulukların nesilden nesile aktarırken yaptıkları ilave veya eksiltmelerle bir tür tahrifata uğramaz, eş zamanlı veya çok sonraları bir dilden başka dile aktarırlarken de gayet ciddi değişikliklere uğrarlar. Kartopu gibi her aktarım bir öncekine bir şeyler ilave eder. Bazan da diller arasındaki yapısal zorluklardan içerik temel bir tahrifata uğrar. Sözgelimi Aramice, İbranice, Süryanice ve Arapça’da “rab” kelimesi, tam karşılığı olmadığından İncil yazarları tarafından Grekçe’ye “baba” olarak tercüme edilmiş, derken “insanların ve İsa’nın Rabbi”, “İsa’nın babası” olarak literatürdeki yerini almıştır.

Freud’a göre Musa ismi İbranice değil, Kıbticedir; nitekim bu isim Mısır anıtlarında sıkça karşımıza çıkar. Yunan filozoflar dilinde de Musa veya Musalara rastlanır. Freud’a göre Musa’nın bir sandığa konulup Nil’e bırakılması bir efsanedir, benzer efsaneler Akkad’lı  Sargon, Keyhusrev ve Romulus için de anlatılır ama yine de Musa’nın ki diğerlerinden farklıdır, tersine temel bir sapma ile işlemektedir. Freud, Musa’nın İbrani/Yahudi değil, Mısırlı olduğunu iddia eder, sonraları İsrailoğulları onu kendilerine mal ederlerken efsanevi söylemlere başvurmuşlardır. Musa’nın tam olarak hangi dönemde yaşadığını tespit etmek kolay değildir, Freud özellikle bunun altını çizer çünkü geliştirdiği tezini temellendirirken böylece “döneme ait tarih”in tezine engel olmasının önüne geçer.

Freud dürüstçe şunu söyler: Hiçbir ihtimal insanı yanılmaktan kurtaramaz, hatta bir sorunun parçaları dürülüp bükülebilir bir oyun gibi bir araya getirilip tutarlı bir bütün oluşturulabilir, bunun da illa da Doğru’nun da her vakit ki muhtemel durumunu göstermeyebilir.

Benim de tarih kurgucuları ve antropologlar için öne sürdüğüm fikir budur. Genellikle antropolog ve tarihçiler kendi zihni tutumlarını yansıtıp doğrulayacak malzeme arayışı içinde bilim yaparlar. Bunu kasti yaptıkları da söylenemez, çoğu iyi niyetli insanlardır lakin doğruluğuna inandıkları temel bilgi veya kurucu fikir (paradigma) onları böyle bir yöntem izlemeye mecbur etmektedir.

Buradan ilerlemeye çalışan Freud’a göre Musa’nın İsrailoğullarına yeni bir din getirdiği doğrudur ama bu bir Mısırlı’nın getirdiği dindir ve bu din kökeni itibariyle de bir Mısır dinidir. İsrailoğullarının inandığı tektanrı inancıyla çoktanrıcı Mısır dinleri arasında temel bir karşıtlık vardır; İsrailoğullarının Tanrısı soyuttur, erişilmez, ismi bile ağza alınmaz, uzak tanrıdır; Yahudiler inançları itibariyle sihirden nefret ederler, puttan ve heykelden uzak dururlar, ölümden sonrası için pek berrak inançları yok, hatta yok gibidir. Mısır dininde ise birden fazla tanrı var, putlar ve heykeller ortalıkta sergilenir, büyü rahiplerin en önemli meşgalelerinden biridir, özel olarak büyücüler var ve ölümden sonraya kuvvetli biçimde inanırlar.

Freud’a göre, Musa’nın İsrailoğullarına getirdiği din bildik Mısır dini değil ama Mısır dinlerinden biridir ki, o da Ahen Aten’in çoktanrıcılığa ve heykellere karşı başlattığı tektanrıcı dindir (XVIII. Sülale zamanı M: Ö. 1375). Mısır’a tektanrıcılık fikri de muhtemelen Asya’dan gelmişti, özellikle kralların Suriye bölgesinden evlendikleri kadınlar bu intikalde önemli roller oynamışlardır.

Önceki yazımızda da anlattığımız üzere, Ahen Aten’in dilinden düşürmediği cümle şudur: “Ey biricik Tanrım, Sen’den başka tanrı yoktur!” Tevhitçi kral son derece adaletliydi, yeni bir hukuki düzenleme başlattı, gel gör ki Amon rahipleri bundan hoşnut değillerdi. Kendisini daima “Maat (Hakikat ve adalet üzere) yaşayan” şeklinde tanıtıyordu. Ölümünden sonra ondan öç almakla yanıp tutuşan rahipler ve eski iktidar seçkinleri belli bir anarşi döneminden sonra tekrar iktidar aygıtını ellerine geçirmeyi başardılar. Açık ki Amon rahiplerinin kini ve öç alma hırsı olmasaydı Ahen Aten ve dini hakkında çok daha fazla bilgilere sahip olacaktık.

Freud’a göre işte Ahen Aten dinini benimseyen Mısırlı/Kıpti Musa, tevhid dinini sürdürmek ve başka yerlere taşımak üzere İsrailoğullarının başına geçip onları kölelikten kurtardı, Kenan iline götürüp orada tevhid inancına dayalı yeni bir toplum kurmaya çalıştı. Ahen Aten dini ile İsrailoğullarının dini arasındaki bilgiler bir tür sis perdesi arkasındadır, zira Musa’nın dinini yaklaşık 800 (veya 900) sene sonra sürgün olayını izleyen dönemde Yahudi din adamları tarafından kayıt altına alınmış biçimiyle, yani en son gelişmiş durumuyla tanımaktayız. Öylesine benzerlikler var ki şaşırtıcıdır: Mısır tanrısı Aton (ya da Atum) ile İbranice Adonai sözcüğü ve Suriye tanrısı Adonis arasındaki benzerlik tesadüfi olamaz. Yahudi amnetüsü şöyle der: “Dinle İsrail! Tanrımız Aton (Adonai) tek ve biricik Tanrı’dır.”

Mısırlı Musa, İsrailoğullarına yeni bir din getirmekle kalmamış, bir Mısır geleneği olan sünneti de inanca sokmuştur. Sünnet Mısırlıların diğer kavimlere olan üstünlüklerinin nişanesiydi.

Kısaca Freud’un tezini şöyle özetleyebiliriz:

Musa, Ahen Aten saltanat döneminde yaşamış, onun dinini benimsemiştir (neredeyse Musa Ahen Aten’dir diyecektir). Kralın yeni dini üst sınıflar arasında küçük bir azınlık arasında benimsenip halka inmemişti. Musa bu yeni dinin samimi bir taraftarıydı, Ahen Aten öldükten sonra ülkede bir anarşi başladı, otorite boşluğu doğdu. Musa, yüzyıllardır Mısır’da yaşayan ve fakat son dönemlerde köleleştirilen İsrailoğullarının başına geçip onları Kenan İline götürmüştür. Mısır’dan Kenan’a yürüyüş (göç) de (1368-1350 arası) Tevrat’ın anlattığının aksine olaylı geçmemiş, zaten ona karşı koyacak merkezi bir otorite de yoktu, hatta bu intikalde bazı Sami kabileleriyle de anlaşmalar sağlanmıştı.

Musa’nın amacı Mısırlılardan geri kalmamaları gereken İsrailoğullarını yüceltmekti, onlar bütün kavimlerden üstün olmalıydılar, bu çerçevede “seçilmiş kavim” efsanesi ortaya çıktı; sünneti onlara kabul ettirmesi onları en azından Mısırlılarla eşit düzeye getirmeyi sağlamak amaçlıydı. Musa’nın anlatıldığı gibi kekeme olması düşünülemez, o aslında başlarına geçtiği İbranilerin dilini bilmiyordu ve tercüman olarak kardeşi Harun’u kullanıyordu.

Musa’nın tarihsel kişiliğini inkâr etmekten yana olan Ed. Meyer, onun Kadeş ve Midyan’la (Medyen) ilişkisinden sıkça bahseder, ardından Medyen’de Musa’nın artık bir Mısırlı olmaktan çıkıp Sına-i Horeb (Tur-u Sina) da oturduğuna inanılan Yehova’nın kendisiyle konuştuğu bir çobana döner. Freud biri Mısır’lı diğeri Midyanlı olmak üzere “iki Musa”dan bahseder. Gerçekte “iki Musa ve iki tanrı” figürü söz konusudur, daha sonraları iki Musa tek bir Musa ve iki tanrı tek Tanrı olarak yeni bir anlatıma tabi tutulmuşlardır.

Bu konuda dikkat çekici tez öne Süren Ed. Sellin’e göre (1922), Musa önderliğini yaptığı asi ve dik başlı kavmi tarafından bir ayaklanma sırasında Ürdün’ün doğusunda Schitim denen yerde öldürülmüştür. Onun öldürülmesiyle getirdiği din de bir kenara atılmıştır. Bu anlatı sonraki bütün dönemlerin Mesih beklentilerinin temelini oluşturur. Babil sürgününden sonra Yahudiler bu yüz kızartıcı cinayet ve günahtan sonra tekrar Musa figürüne dönmüş, günün birinde peygamberlerinin ölülerin arasından dirilip tekrar geleceği ve günahından pişman olan kavmini kurtaracağı söylemi geliştirilmiştir.

Freud, Musa gibi bir Mısırlı’nın tek başına İsrailoğullarının başına geçip yola çıkması düşünülemezdi, der. Onun yanında yazıcılar, uşaklar, yakın adamları, akrabaları ve bunlar gibi ona inanan kalabalık bir topluluk olmalıydı ki, işte Levit denen kimseler bunlardı. Mısırlı Levitler, İbrailoğullarını eğittiler, onlara Mısır kökenli çok sayıda şeyi öğrettiler. Bugün bildiğimiz İsrailoğulları Mısır’dan gelen İbraniler, diğer Mısırlılar (Levitler) ve Kadeş’te yerleşik kavimlerin birleşmesinden müteşekkil bir halktır. Bu birleşme muhtemelen M.Ö. 1350-1215 arası tarihlerde gerçekleşmiştir.

Freud’a göre elimizdeki Tevrat verdiği bilgilerle değeri paha biçilmez bir kaynaktır. Ancak verdiği bilgiler birtakım güçlü eğilimlerin etkisiyle tahrif edilmiş ve şairlere özgü uydurma ürünlerle bezenmiştir. İlk beş kitapla ilgili en eski kaynak Jahvist’e (Yehova) dayandırılmaktadır. Jahvist’e ise son zamanlarda Davud zamanında yaşamış bir rahip gözüyle bakılmaktadır. İkinci kaynak ülkenin kuzey bölgesinde Elohist görülmektedir (M.Ö. 722). Ülkenin yıkılışından sonra iki rahip J. ve E. den parçalar alarak bunları birleştirmiş, ayrıca kendisi de birtakım eklemelerde bulunmuştur. Bu rahibin yazılı kaynakların üçüncüsü sayılan derlemesi ise JE diye adlandırılır. Kitabın yeniden ele alınıp işlenmesi Süleyman Mabedinin yıkılışında sonra başlayan Babil sürgünü (M.Ö. 586) sırasında gerçekleşmiştir. Tevrat kesin şeklini V. yüzyılda almış, bundan sonra da üzerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Freud’a göre bu işlemde her defasında Tevratı’ın içeriği yeniden alınmış, gizlenen amaçlar doğrultusunda metin tahrifata uğratılmış, sakatlanmış, genişletilmiş, içerik tersine anlamlara uğratılmıştır. Kesin olan şu ki Tevrat metninin Ezra (Uzeyr) ve Nehemie zamanında kayda geçirilişine kadar yaklaşık 850 senelik bir sürenin geçmiş olması gerekir. Tahrif hem nesnenin yerini değiştirmek hem anlamını dönüştürmek şeklinde vuku bulmuştur.

Tahrif’in belli başlı sebepleri Mısır dini ile Midyan’da Yehova dinini birbirine katmak –ki bu hayli zor bir işti-, Mısır’dan gelenlerin Mısırın üzerlerindeki izlerini tamamen silmek amaçlıydı. Aslında Yehova Yahudilere yabancı bir tanrıydı ama yeni sentezi sağlamak üzere Yahudilere İbrahim, İshak ve Yakup gibi atalar icad edildi. Sanki İbrahim’den beri Yahudiler Yehova’ya tapmaktaydılar. Üretilen söylemlerden biri de “seçilmiş kavim”dir. Tuhaf olan şu ki, genel olarak bir kavim kendine tanrı seçer veya beğenmediği tanrısını değiştirirken, Yahudilerin tanrısı kendine bir kavim seçiyor ve bu kavmi diğer bütün insan topluluklarına üstün tutuyor. Bunu anlamak kolay çünkü Mısır’dan gelenlerin ele geçirmek istedikleri topraklar (bugünkü Filistin) sanki kadim zamanlardan beri kendilerininmiş, atalarınınmış gibi göstermek istediler.  Uydurma anlatıya göre onlara bu toprakları tanrıları vaat etmişti (Arz-ı mev’ud). Yahudiler Tevrat’a ustaca Tanrı’nın bu toprakları kendilerine geri vereceğine dair uydurmalar eklemişlerdir.

Sellin’e göre dinini benimsetmeye çalışırken Musa’nın bunca sert ve katı kurallar vaz’etmesinin sebebi başından geçenlere tanık olduğu Ahen Aten’dir. O Ahen Aten’den de daha sert kurallar (şeriat) koymuştur, başka türlü de isyankâr ve itaat etmez kavmi yola getirmek mümkün değildir, Yahudiler her itaatsizlik ettiklerinde şeriat biraz daha katılaşmış, kurallar ağırlaştırılmıştır. Kavminin ayaklanıp Musa’yı öldürmeleri buna dayanır, uysal Mısırlılar ise Ahen Aten’in eceliyle ölmesini beklemişlerdi.

Musa’nın, Samiri’nin döktürdüğü Altın Buzağı olayı üzerine on emri içine alan Levhaları yere çalıp kırması da ustaca uydurulmuş bir söylencedir. Zira aslında itaate gelmeyen kavim Şeriat’e başkaldırmış yani hükümlerini yürürlükten kaldırıp dini bir kenara itmiş, ama sonraları sanki Musa levhaları kayalara atıp kırmış gibi kayda geçirilmiştir.

Freud’un bu konuyu enine boyuna irdelemesinin sebebinin kendi kuramı olan pskinalizmle ilgili olduğunu söylemiştik. Sonunda Karl Marx gibi dinin afyon olduğuna değindikten sonra kendi hüküm cümlesini şöyle kurar: “Çalışmamızın bizi ulaştırdığı sonuç, dinin insanlığın başına musallat olmuş bir nevroz durumuna indirgediğine ve ondaki muazzam güce hastalarımızda rastladığımız nevrotik saplantılar olarak açıkladığına göre elbette yaşadığımız toplumda egemenliği elinde tutan kurumların gazabını üzerimize çekeceğiz.”

Freud, Musa’nın tarihsel kişiliğinden şüphe etmiyor, Tevrat’ın hayli değerli bir bilgi kaynağı olduğunu da kabul ediyor ama kendi psikolojik teorisini kanıtlamak amacıyla olayları, olguları dilediği gibi kullanıyor, tarihleri ileri veya geriye çekiyor, bir kısmını görmezlikten gelip bir kısmının vuku bulmadığını öne sürüyor, ustaca analojilere başvuruyor, kısaca Psikanalizm uğruna Musa’yı, Tevrat’ı ve tarihi yeniden inşa ediyor. Bu işlemi yaparken de kolayca tarihten, buluntu ve anlatılardan malzeme bulabiliyor.

Önümüzdeki yazıda Edouard Schure’nin Musa’sını ele alacağız.

Konuyla ilgili bir önceki yazı için tıklayın

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR