Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ömer Naci YILMAZ


GÜCÜN KADAR BAĞIMSIZSIN

Yazarımız Ömer Naci Yılmaz'ın "yeni" yazısı...


Güç kavramı göreceli olduğu gibi bağımsızlık kavramı da görecelidir. Bu kavramlara yüklenen anlamlar, kişinin hayat tasavvurundan ve ideolojisinden bağımsız değildir. Bir devlet, kendi meclis kararıyla bağımsızlığını ilan etmekle, diğer devletlerin onu bağımsız bir devlet olarak kabul ettiğini açıklamasıyla bağımsız olmuyor. Bağımsızlığın birden çok dinamik unsuru vardır. Askeri anlamdaki başarılar, siyasal anlamda bağımsızlığa giden yolda çok önemli aşamalardan birini teşkil ederken, diğer başarılarla taçlandırılmadığında pek bir anlam ifade etmiyor demektir. Bunun için Cumhuriyetin ilanından önce İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) Mustafa Kemal’in: Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz.” şeklindeki sözü, 99 yıl önce nasıl geçerliyse bugün de öyle geçerlidir. Bağımsızlığın sürekliliği, ekonomik başarıların sürekliliği sayesinde sağlanabilir. Bağımsızlığın tüm unsurlarının ana kaynağını ekonomik bağımsızlık oluşturmaktadır. Altyapıdan, sağlık sektörüne, spor sahalarından yeşil alanlara, güvenli sınır boylarından güçlü kalekollara, yurdun dört bir yanına dağılan demiryollarından, karayollarına, deniz limanlarından hava limanlarına, toplu konutlardan, millet bahçelerine ve en önemlisi de güçlü bir savunma sanayiine varıncaya kadar bütün bunların hepsi ekonomik güç istemektedir.

Kabul edilmesi gereken bir gerçek vardır ki, bütün bunlar dört dörtlük olsa da –böyle bir şey mümkün değildir de- yine de tam bir bağımsızlıktan söz edilemez. Küresel anlamda bir takım sosyal ve siyasal olaylar, baskı grupları, terör örgütleri, dış politik anlamda kuşatılmışlık, jeopolitik konum, politik anlamda siyasal bağımsızlığı sınırlandırmaktadır. Bir devletin üniter yapısına yönelik tüm hareketler, tam bağımsızlığa giden yolda karşımıza çıkartılan engellerdir.

Anıtkabir bayrak direğinin yapılıyor olması ve büyük bir başarı gibi sunulması o günlerdeki ekonomik gücümüzün göstergelerindendir. 1965’lerden sonra Avrupa’ya çalışmaya giden insanlarımızın duvarlara sürünerek caddelerden gidiyor olması devletimizin gücüyle alakalıdır. 1070’lerden sonra yurt dışından üç kapılı otobüslerin ithal edilmesi ve bunların insanımız tarafından hayranlıkla izlenmesi ülkemizin güç anlamında geldiği noktayı göstermektedir. Oysa bugün o otobüslerin ülkemizde üretiliyor olması hiç kimse tarafından güç olarak algılanmamaktadır.

Ülkemiz yöneticilerinin yurt dışındaki muhataplarının tavırları gücümüzü göstermekteydi. Bir İMF temsilcisinin Başbakan Ecevit’in yanağını okşaması onursuz bir davranıştı. Başbakanımızın yanağına uzanan eli tutamamış olmamız ülkemizin gücüyle alakalıydı. O günlerde İMF memurunun yanak okşama hareketini, bugün Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanına yapabilecek bir delikanlı lider(!) acaba var mıdır? Yöneticilerimizi saatlerce kapılarında bekleten devletler, aylarca randevu vermeyenler, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanından randevu alabilmek için 6 ay öncesinden talepte bulunmaktadırlar.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan süreçte savaşı durdurmak için bütün dünya devletlerinin çabası(!) bir yana Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çabası bir yanadır. Böyle durumlarda hakem olmak zordur. Zaten içinde bulunduğumuz NATO İttifakı da buna pek izin vermez. Yıllarca Emir Postası muamelesi yapılan ülkemiz, bu kez buna müsaade etmemiştir. Sen ne yapıyorsun? Diyenlere, herkes işine baksın, bu savaşın kazananı olmayacak, kaybedeni ise insanlık olacaktır deyip her iki ülke liderleriyle görüşebilen tek liderdir. Batı’nın boynuna taktığı tasmadan kurtulamayan Ukrayna lideri Zelenski’nin Batı hayranlığının bedelini masum halk canıyla ödemiştir. Türkiye’nin her iki ülke liderleriyle görüşerek savaşa son vermek konusundaki iradesi bütün dünya liderleri tarafından bilinmekte; ancak itiraf edilememektedir. Tahıl koridoru açılması meselesi tamamen Türkiye’nin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir başarıdır. 22 Temmuz 2022’deki imza töreninde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri AntonioGuterres’in varlığı sadece konu mankeni olmaktan ibarettir. Bunu kendisi de çok iyi bildiğinden törende yaptığı konuşmanın sonunda Reis’imize özel ve özellikle teşekkür etmiştir. Bunlar durup dururken olan gelişmeler değildir. 20 yıl önce dünyanın muhatap almadığı, almak istemediği Türkiye, bugün dünya siyasetinde tavrı en çok merak edilen ülke konumuna gelmiştir. Bütün bunlar güçlenmenin, güçlü olmanın yansımalarıdır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”(53/Necm, 39) İlahi ilkesinin en somut örneği, son 20 yıldaki Türkiye’nin güçlenmesi hikâyesidir. Haklı olan güçlüdür, haklının haksızlığa uğramaması, güçlü olmasıyla doğrudan orantılıdır. Haklılığın korunması güçle mümkündür. Haklı olduğun oranda güçlü, güçlü olduğun oranda haklısın. Dünya siyasetinin geldiği nokta budur. Bu uğurda verilen mücadeleler güçlü olmayı beraberinde getirirken aynı zamanda bu güç, bağımsızlığın da kaynağını oluşturacaktır.

YAZARLAR