Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Abdurrahman ATEŞ


Gemideki Samimiyet ve Gemiden İndikten Sonra...

Yazarımız Abdurrahman Ateş'in, Özgün İrade Dergisi 2020 Haziran (194.) saysında yayımlanan yazısı...


Allah Teala, en inatçı ve inkârcı insanların bile, çaresiz kaldığı durumlarda kendisine yönelip yalvarmak zorunda kalmalarını, rahat bir ortama ulaştıklarında ise Allah'ı unutmalarını, genellikle batma tehlikesi geçiren gemideki yolcular temsiliyle anlatmaktadır:

Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Gemide olduğunuz zamanı düşünün: Hani gemiler, hoş bir rüzgârla içindeki yolcuları alıp götürdüğü ve yolcular da bununla neşelendikleri sırada, birden şiddetli bir fırtına kopar, dalgalar her taraftan onları sarar ve 9artık kendilerinin tamamen kuşatılıp bir daha kurtulamayacaklarını zannedince, dine sarılarak tam bir ihlasla yalnız Allah'a dua eder ve ‘söz veriyoruz eğer bizi bu felâketten kurtarırsan, kesinlikle şükreden kullarından olacağız’ derler.” (Yûnus 10/22. Benzer ifadeler için bak. Ankebût 29/65-66, En’âm 6/63, İsrâ 17/67, Lokman 31/32)Elbette bu, sadece batma tehlikesi geçiren gemideki insanlara ait bir tavır değildir. Bu durumun, genel olarak insanın nankörlüğü ile ilgili olduğu farklı bağlamlarda vurgulanmaktadır. (En’âm 6/40-41, Yûnus 10/12, Nahl 16/53-54, Rum 30/33) Hatta ebeveynlerin, çocuklarının doğumunu beklerken sahip oldukları halet-i ruhiyeleri de böyledir:

Allah, sizi bir tek candan yaratan ve kendisiyle huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. Erkek eşiyle birleşince, eşi hafif bir yük yüklenir, hamile kalır ve onu bir süre taşır. Hamileliği ağırlaşınca her ikisi de Rab'leri olan Allah'a yönelip “eğer bize sağlıklı, kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle sana şükreden kullarından oluruz” diye dua ederler. Fakat Allah onlara sağlıklı, kusursuz bir çocuk verince de, Allah'ın kendilerine verdiği çocuk sebebiyle O'na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (A’râf 7/189-190)

Aslında bu ve benzeri ifadeler, müşriklerin/inkârcıların durumunu anlatan gerçekler olsa da zaman zaman Müslüman olduğunu iddia edenlerin de düştüğü bir durum olabilmektedir. Oysa Müslümanları inkârcılardan ayıran önemli farklardan birisi de, her şartta Allah'a muhtaç olduğunun farkında olmaları, hem rahat hem de sıkıntılı zamanlarında Allah'ı unutmamalarıdır. Sadece çaresiz kaldığı veya işine geldiği durumlarda Allah'a yönelerek dua etmek, sıkıntıdan kurtulduğu ve rahata erdiği zaman ise Allah'ın dışındaki güçlere yönelmek, ancak müşriklerin/inkârcıların özelliğidir.

Bilindiği gibi, Allah Resulünün (s) doğumundan kısa bir süre önce, Ebrehe’nin “fil ordusu”, siyasi ve ekonomik bahanelerle Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Mekke’nin yakınlarına kadar ilerleyen Ebrehe’nin gücü karşısında acizliğini ve yıllardır tapmakta oldukları Kâbe’nin içindeki putlarının hiçbir gücünün olmadığını anlayan Mekkeliler, o dönemde liderleri konumunda olan Abdülmuttalib aracılığıyla Kabe'nin rabbi olan Allah'ın Kabe’yi koruyacağını ve bu nedenle de Ebrehe’ye karşı herhangi bir direniş gösteremeyeceklerini bildirdiler. O güne kadar putlardan medet bekleyen Mekkeliler, Ka'be'de bulunan putları unuttular, sadece Allah'a dua ettiler. Abdulmuttalib'in Allah'a yaptığı şu dua, tam anlamıyla samimi bir Müslümanın duasından farksızdır: “Ya Rab!Onlara karşı, senden başka kimseden ümidim yoktur. Ya Rab! Onlara karşı haremini koru! Bu evin düşmanı senin de düşmanındır, senin olan bu yeri harap olmaktan koru!” (Taberî, Câmiu’l-Beyân (Tefsiru’t-Taberî), 24/640-641)

Mekkeliler bu olaydan sonra yıllarca Allah'tan başkasına kulluk yapmadılar. (Mevdudi, Tefhim, 7/242) Ancak çok geçmeden yaşadıkları bu olayı unuttular ve eski alışkanlıkları olan putperestliğe döndüler ve Allah Resulünün(s) kendilerini İslam’a davet ettiği zaman putlarına daha sıkı bir şekilde sarıldılar.

Ayetlerde temsili olarak anlatılan gemi olayının benzerini yaşayanlardan birisi de İkrime’dir. Mekke’nin fethine kadar babası Ebu Cehil ile birlikte İslam’a ve Allah Resulüne (s) karşı düşmanlıkta öncülük yapan ve asla affedilmeyecekler listesinde bulunduğu için Mekke’nin fethi günü bir yolunu bulup kaçan İkrime, birçok müşrikle birlikte bir gemiye binmişti. Deniz yolculuğu sırasında şiddetli bir fırtınaya yakalanmışlar, bu sırada kurtulmaları için uzun bir süre yalvardıkları putlarının hiçbir faydalarının olmadığını anlayıp hep birlikte Allah'a yalvarmaya başladıklarını görünce “eğer denizde bize Allah'tan başka yardım edecek kimse yoksa karada da ondan başka kurtaracak yoktur” diyerek yaşadıkları felaketten kurtulduğu takdirde iman edeceğini ilan etmiş, yolculuğun bitiminde verdiği sözü tutarak Allah Resulüne (s) gelerek iman etmiştir. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/341)

Sadece belli zaman ve olaylarla sınırlı olmayan bu davranış türü, aslında birçok insanın, hayatın birçok aşamasında karşılaştığı türden olaylardır. İnsanın,kendisini aciz bırakan musibetler karşısında genellikle takındığı tavır, normal şartlarda önemsemediği halde, zor zamanlarda daha büyük olduğunu kabullenmek zorunda kaldığı bir güce/ilaha/tanrıya başvurmaktır. Bu durum sadece bireysel alanla sınırlı kalmamaktadır. Her türlü teknolojik imkân ve gücün sahibi ve dünyanın süper gücü olma iddiasında olan birçok devletin de nihai noktada başvurmak zorunda kaldığı çözüm, daha önce gücüne inanmadıkları Allah'a dua etmek veya bir takım dini ritüellerdir. Nitekim “düşmekte olan uçakta ateist olmaz” sözü de bu gerçeğin itirafı kabilindendir. Bütün dünyanın yaşadığı salgın hastalık döneminde de benzer anlayışların fazlasıyla ön plana çıktığına tanıklık yaptık.

Türkiye’de de, belli başlı ibadetler dışında ticaret, hukuk, aile, ceza hukuku gibi sosyal hayatın birçok alanında hükümleri geçersiz kılınan Allah'ın sığınılacak nihai güç olarak kabul edilmesi, salgının bir felakete dönüşmemesi için kendisinden yardım istenmesi, bu amaçla her gün minarelerden duaların yapılması da, ayetlerde bildirilen fırtınaya yakalanan gemideki insanların durumunu hatırlatmaktadır. Çünkü felaket zamanlarında çokça hatırlanan ve sığınılan, rahata erince de unutulan ya da en azından gereği gibi hatırlanmayan Allah inancı bu durum için de geçerlidir. Oysa olması gereken, gemide iken hatırlandığı kadar, gemiden indikten sonra da Allah'ın hatırlanması, hayatın O’nun istediği şekilde yaşanmasıdır. Bu nedenle önemli olan, sadece gemide iken, yani bir musibetle karşılaşıldığı zaman samimi ve ihlaslı olmak değil, gemiden indikten sonra da ihlas ve samimiyetin devam etmesidir. Kaldı ki cahiliye dönemi insanının bu konudaki anlayışı, modern dönem insanına nazaran daha ilkeli ve dürüst görünüyor. Çünkü onlar, en azından felaket ve musibetin yaşandığı süreçte Allah'ın dışında hiçbir ilaha/tanrıya değer verip güç atfetmiyorlardı. Oysa modern dönem insanı, felaket ve musibet yaşanmakta iken bile Allah'ın gazabına neden olabilecek her türlü ahlaksızlık ve isyandan kaçınmamakta, yardımını istedikleri Allah'a ve onun insanlığa kurtuluş için gönderdiği İslam’a savaş açan düşmanlarını yüceltmeye devam etmektedir. Hatta salgının daha fazla yayılmasını önlemek amacıyla namaz, oruç, hac gibi Allah-kul ilişkisini güçlendiren ibadetler ile ilgili faaliyetlerin durdurulduğu bir dönemde bile, ölmüş olan kimi insanların yüceltilmesinden/kutsanmasından vazgeçilememektedir.

Ölüm korkusu ve tedirginliği...

Sadece zor ve sıkıntılı zamanlarda hatırlanan Allah'a yalvarmanın asıl nedeni, olması gerektiğinden fazla hayata değer vermektir. Aynı şekilde rahat zamanlarda zevk ve sefaya dalarak Allah'ı unutmanın veya Allah'ı hayata karıştırmamanın başlıca nedeni de ölüm ve sonrasını ciddiye almamaktır, hatta belki de inanmamaktır. Çünkü ahirete inanıp inanmamak, insan-Allah ve insan-insan ilişkisini şekillendiren en önemli faktördür. Ahirete kesin inanmak şöyle dursun, ahiretin varlığının ihtimal olarak görülmesi bile tedbirli davranıp bilerek ve ısrarla yanlış yapmaya yeterince engel olacağı muhakkaktır. Trafikte radarla hız tespitinin yapıldığı bir noktada daha önce kendisine ceza yazılmış olan bir sürücünün, sonraki zamanlarda aynı noktadan her geçişinde cezaya maruz kalacağı ihtimalini dikkate alarak hızını ayarlamasının nedeni, o noktada radar cihazının mutlaka bulunması değil, bulunma ihtimalinin olmasıdır. Bu ihtimal bile gerekli tedbirleri almasına yetmektedir. Aynı şekilde bir sınava hazırlanan her öğrencinin, sadece sınavda sorulacak sayıda soruya çalışmak yerine, yüzlerce soru tipine çalışarak hazırlanmasının nedeni de, çalıştığı soru tiplerinin sınavda çıkma ihtimalinden dolayıdır. Dolayısıyla “ne olur, ne olmaz” diyerek hayatının birçok alanında tedbir alan insanın, bilerek ve tekrarlayarak yanlış yapmaması için ahirette görülecek hesabın kesin olduğuna inanmasa da ihtimal olarak görmesi bile yeterlidir. Peki,inandığını söylediği ahiret (inandığı değil), aynı yanlışları sürekli yapmasına engel ol(a)mıyorsa...

İnsanların ölüm ve ahirete inandıklarını söylemeleri, inandıkları anlamına gelmez elbette. İnanmak ayrı, inandığını söylemek ayrıdır. Çünkü kişiyi mü’min yapan, inandığını söylemesi değil, inanmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ “öyle insanlar vardır ki ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; Oysa onlar mü’min değildirler.” (Bakara 2/8) buyurarak bu farka işaret etmektedir.

İşte bu nedenle ölüm korkusu ve bunun hayatı alt üst edecek kadar etkili olup olmaması, insandaki ahirete olan inanç ile doğrudan ilişkilidir. Haddi zatında ölüm gerçeğine inanmak için Müslüman olmak gerekmez. Müşrikler, Budistler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindular...da ölüme inanırlar. Bu gerçek herkes tarafından bilinmesine rağmen, yine de bir insana “öleceksin!” demek kadar etkileyici bir söz yoktur. Bundan dolayıdır ki, modern dönem insanının duymak istemediği veya duyduğunda en çok rahatsız olduğu söz “ölüm”dür. Bu konu ne zaman gündeme gelse, yıllar önce İstanbul Zincirlikuyu mezarlığının girişine, yoldan geçen herkesin görebileceği şekilde büyük puntolarla “her canlı ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân 3/185, Enbiyâ 21/35, Ankebût 29/57)ifadesinin yazılmasına gösterilen tepkiler akla geliyor.

Bu ifade ile ilgili olarak gazeteci yazar Ruhat Mengi köşesinde şu değerlendirmeyi yapıyordu: “O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor. “Her canlı ölümü tadacaktır.” İyi, güzel de sabahın 8'inde işine ya da okuluna giden bir genç örneğin bunu hatırlamak zorunda mı?”[1]Deniz Arman ise “böyle bir densizlik, böyle bir düşüncesizlik olur mu? Oradan her gün geçen yüz binlerce kişiye durduk yerde ‘ölüm’den söz etmenin onların moralini bozmanın Allah için ne anlamı var?”[2] diyerek; Ayşe Özgün ise “bu, Demokles’in Kılıcı gibi bir tehdit bir taciz gibi algılanabilir. Ne gereği var? Ne lüzumsuz bir işlem? Türkiye’yi dünya âleme rezil etmeye ne hakkınız var? Yok yani! Bu kadar düşüncesizlik bu kadar saçmalık Türklere mal edilemez”[3]diyerek bu hatırlatmadan dolayı rahatsızlığını dile getirmişti.

Önceki dönemlerde insanların geçtiği yolların üzerinde ve geçerken herkesin kolaylıkla görebileceği şekilde yapılan mezarlıkların, günümüzde yerleşim yerlerinin uzağına, mümkünse kolay görülemeyecek yerlere yapılması da insanların ölümü hatırlamak istememelerinin önemli bir nedeni olabileceğini düşünüyorum. İnsanların ömürlerini geçirdiği evlerinde değil de daha çok hastanelerde, yakınlarının olmadığı ortamlarda vefat emesi; morga konulması; vefat edenlerin tabutlarının insanlar tarafından değil de araçlarla taşınması; teçhiz, tekfin ve defin işlemlerinin neredeyse tamamen belirlenmiş görevliler tarafından yapılması; vefat edenin yakınlarının bile cenaze ile irtibatının neredeyse yok edilmesi gibi birçok uygulama da ölüm ile aramıza ciddi mesafelerin oluşmasına neden olmuştur.

Gerçekten de ölüme hazır olmayanlar veya ölmek istemeyenler(!) için ölümden söz edilmesi bile rahatsız edici olabiliyor. Salgının etkili olduğu dönemlerde insanların psikolojilerinin bozulmasına neden olan şey de her an virüse yakalanma ve ölme ihtimali idi. Oysa ölmek için hasta olmak gerekmediği her kes tarafından bilinen bir gerçek. Birçok insanın hiçbir hastalık belirtisi olmadan aniden öldüğü çok iyi bilinmesine rağmen bu gerçek kabullenilemiyor.

Oysa Allah Resulü (s), uyumadan önce ve uyandıktan sonra yaptığı ve her Müslümanın yapmasını istediği duanın ana teması da ölüm ve ölümden sonraki diriliştir. Allah Resulü (s), uyuyacağı zaman “Allah’ım! Senin adınla ölür senin adınla dirilirim”; uyandığı zaman ise “öldürdükten sonra bizi dirilten ve huzurunda toplanılacak olan Allah'a hamd olsun,” derdi. (Buhârî, “Daavât”8 ve 15; Müslim, “Zikir ve Dua”59) Buna göre Müslüman, her gün ölebileceği ihtimalini hatırlayarak uyur, öldükten sonra kendisini dirilten Allah'a hamd ederek de uyanır. Böyle bir duanın yapılmasında, uyku ile ölüm, uyanma ile diriliş arasındaki yakın ilişkinin etkili olduğunu ifade edelim. “Allah, insanların ruhlarını ölümleri sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır, vefat ettirir. Hakkında ölüm hükmü verdiği rûhu yanında tutar, ölüm hükmü vermediği rûhu ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için birçok ibretler vardır.” (Zumer39/42) ayeti de bu ilişkiyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenledir ki ölüm büyük uyku, uyku ise küçük ölümdür.

Hanginizin daha güzel işler yaptığınızı ortaya çıkarmak amacıyla sizi denemek için ölümü ve hayatı yaratan Allah’tır” (Mülk 67/2) ayetinden hareketle, hayat gibi Allah tarafından yaratılan ölümü kötü görmek, zannedildiği gibi sadece bireysel sorunlara ve travma boyutuna çıkacak rahatsızlıklara neden olmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal zaafa, hatta muhaliflerin kendilerini güçlü hissetmesine neden olabilmektedir. Allah Resulünün (s) şu ifadeleri de bu gerçeğe dikkat çekmektedir:

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin başkalarını sof­ralarına davet ettikleri gibi size karşı koymak içinde birbirlerini davet edecekler. ‘Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ diye sorulması üzerine Allah Resulü (s) ‘hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gi­bi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma hissini çıkarıp alacak, sizin kalplerinize de vehn yerleştirecek’ buyurdu. ‘Vehn nedir ey Allah Resulü?’diye sorulunca da, ‘vehn, dünyayı fazla sevmek ve ölümü kötü görmektir’ buyurdu.” (EbûDâvûd, “Melâhim” 5)

Çaresiz ve âciz kaldığımız salgın dönemlerindeki samimiyetimizin yapmacık ve konjonktür gereği olmadığının göstergesi, hayatın normale döndüğü dönemlerde davranışlarımızı gözden geçirerek daha önce düştüğümüz yanlışlara tekrar düşmemektir. Diğer bir ifadeyle, gemideki samimiyetimizin, gemiden indikten sonra da devam etmesidir. Bu itibarla, ticarî hayatımız, Allah ve Resulü ile savaşmak diye tanımlanan (Bakara 2/279) faizden arındırılmayacaksa; ahlaksızlığı eleştirmek suç, ahlaksızlık ise özgürlük ve çağdaşlık olarak görülmeye devam edilecekse; “Allah'ın emriyle...” diye başlattığımız düğünlerimiz Allah'a isyan edilen bir ortamdan arındırılmayacaksa; israfın her türlüsüne son verilmeyecekse; Ramazanlar yeniden kültür ve eğlence faaliyetlerine döndürülecekse; Müslümanları aynı ideal uğrunda bir araya getiren mescitlerin bu misyonu ihmal edilecekse; hac ve umreler turistik seyahat olarak yapılmaya devam edecekse; tesettür önemsenmeyip örtülü çıplaklık revaçta olacaksa; yönetimde adalet, liyakat ve ehliyet ilkeleri yerine adam kayırma devam edecekse; aileyi parçalayan yasa yürürlükte kalmaya, karı-koca birbirine eş değil rakip olarak görülmeye ve benimsetilmeye devam edecekse... bu ve benzeri yanlışlar devam edecekse eğer, sahte ve gösterişçi dindarlıktan başka bir şey yapmıyoruz demektir.

[1]http://www.gazetevatan.com/ruhat-mengi-11996-yazar-yazisi-olumun-hatirlatilmasi-gerekli-midir-gercekten-/



Furkan Demir
10.06.2020 22:36:12
Yine okurken düşündüren, düşündürürken hizaya sokan mükemmel bir yazı kaleminize ilminize sağlık

YAZARLAR