Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Enes TARIM


GEÇMİŞTEN BUGÜNE SALGIN NOTLARI

Yazarımız Enes TARIM'IN 'YENİ' YAZISI...


Bazı konular vardır ki fark ettirmeksizin diğer tüm gündemleri değersizleştirir. Gerçekleştiğinde sadece o konuşulur. Bu geçmiş yüzyıllarda da böyleydi. Çünkü lanetli günlerde tüm başka şeyler, sanki Moğol saldırıları her yanı kasıp kavururken temiz olmayan bir seccadede kılınan namazın caizliğini tartışmanın absürtlüğüne dönüşür.  Salgınlar hep böyledir. Başladığında uğradığı her konağı yok ederek ilerler, çaresiz bırakır, hayatın değersizliği üzerine uzun lirik ilahiyat dersleri verir. Orduları yenilmiş ekin yaprakları gibi un ufak eder, krallar öldürür, saltanatlar yıkar, nüfus dengelerini değiştirir, yeryüzü haritalarını yeniden çizdirerek geleceği şekillendirir…

***

“…Geçmiş yüzyıllarda salgınlar, sıçanlar ve pirelerden oluşan bir ordunun sırtında hızla kıtalara yayılırdı. Yöneticiler böylesi bir felaket karşısında elleri kolları bağlı, çaresiz bir şekilde bırakın hastaları tedavi etmeyi, salgını durdurmak için toplu dualar ve ayinler düzenlemek dışında ne yapacaklarını bilmiyordu. İnsanlar modern çağa dek hastalıklardan kötü havayı, şeytanları ve kızgın tanrıları sorumlu tuttu ve bakterilerle virüslerin varlığından asla şüphelenmedi. Onlar melek ve perilere inanmaya hazırlardı ama minik bir pirenin ya da tek bir damla suyun katil avcılardan bir ordu oluşturabileceğine asla ihtimal veremiyorlardı...” (Yuval Noah Hararı, Homo Deus)

Yüksek ateş, kan kusma ve solunum güçlükleri hastalığın neticeleriydi. Yakalananların çoğu iki ila yedi gün içinde ölüyordu. Uğradığı şehirler ölü birer kent hâline gelir; sokaklar çürümüş ve hayvanlar tarafından parçalanmış cesetlerle dolar, gökyüzünden akbaba sürüleri eksik olmazdı. Büyük çukurlar kazılarak cesetler gömülür, bazen de kayıklara doldurularak denizde yakılırdı.

Onlar kötü tanrıların geceleri köy köy dolaşıp insanları hasta ettiğine inanıyordu. Rahip ve doktorlarına danışıyor; onlar da dua etmek, soğuk banyo yapmak, vücudu katranla ovmak ve yaralara ezilmiş hamamböceği sürmek gibi tavsiyelerde bulunuyordu. Cesetlere kimse yaklaşmaya cesaret edemediğinden on binlerce ceset sokaklarda çürüyordu.

Papazlar salgınları ahlaki bozulmaya bağlıyor, tanrının bir cezası olarak görüyor, dünyanın sonunun geldiğine inanıyordu. Din adamları ve hekimlerin yaşananlar karşısında uzun dualar, muskalar ve baharat karışımlarından başka önereceği hiç bir şey yoktu. Hastalığın tıbbi tedavisi olmayınca salgın bölgelerinde karantina uygulanıyor, cesetler kaldırılmaya çalışılıyor, bazen de görüldüğü evler içlerindeki insanlarla birlikte tahtalar ile örülerek birer mezarlığa dönüşüyordu. Salgınlar karşısında çaresiz kalan halkta sadece büyü, sihir ve efsunlardan yardım umuyordu. 

İslam dünyasında da salgınlarda karantina uygulanması rutin tedbirlerdendi. Müslüman hekimler salgınların nedenini bozulmuş havaya bağlıyor, yüksek yerlerde temiz hava getiren, havadar evlerde oturulmasını tavsiye ediyordu. Sağlığı koruma yöntemleri arasında en yaygın olanı ise hacamattı. Yanı sıra merhem, şurup, yakı, veba duaları, büyü reçeteleri, muskalar, tılsımlar vb. yer alıyordu.

Cahiliye döneminde Mekkeli Arapların çocuklarını sütanneye vererek çöle göndermelerinin sebeplerinden biri de, yine onları veba gibi bulaşıcı hastalıklardan korumaktı.

Osmanlıda da o dönem yazılan veba risâlelerinde hastalığın bulaşıcılığı belirtilerek ilginç tedavi yöntemleri önerilmekte idi. Limni adasında yer altından özel bir killi toprak çıkarılarak tablet haline getiriliyor ve bu toprağın vebaya iyi geldiği söyleniyordu. Hamamda kullanılan banyo tasları üzerinde de Kuran'ı Kerim'den ayetler yazılıyor; bu tasların içine su koyarak vücudun yıkanmasının şifa vereceği düşünülüyordu. Osmanlı hanedan üyeleri ise genellikle şehri terk ediyordu salgınlarda. Güvenli bölgelerde bekliyor, hastalık geçince tekrar şehre dönüyorlardı.

***

Şunu görmek lazım ki salgınların gözle görülemeyecek kadar küçük organizmalar tarafından bulaştığı bilgisi, 19. yüzyıla ait çok yeni bir bilgi ve o güne kadar dünyada hiç kimse bu hastalıkların nedenini bilmiyordu. Bu dönem hijyen koşullarının kötü olması,  bakımsızlık, surlarla çevrili şehirlerin kalabalık oluşu, batıl inançlar ve savaşlar salgın hastalıklar için uygun bir zemin hazırlamıştı. Avrupa’da yaşayan insanlar, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde ruhlarını kurtarmak için beden temizliğini ihmal ederlerdi. Evlerinde banyo, hela ve su bulunmazdı. Oysa İslam dünyasındaki şehirler havadar ve temiz olup burada yaşayan insanlar hamamları bedenlerini temizlemek için kullanıyorlardı.

Bugün yaşadığımız salgın da aynı geçmiş yüzyıllarda yaşanan benzerleri gibi cadde, sokak ve meydanlarda kalpleri panik, bedenleri de korkuyla dolduruyor. Haber merkezleri ve sosyal medyadan naklen izlediğimiz korku dolu sahneler karşısında bizler, dünyanın sonu, kıyamet alametleri ve güneşin batıdan doğması hakkında anlatılan rivayetleri hatırlayarak tedirgin dokunuşlarla bekleşip duruyoruz.
Kitapta kıyamet alametleri bahislerinde anlatılan ölümler gibi virüs salgınları ile gelen ölümler de aynı öyle korku, dehşet ve olağanüstülük barındırıyor. Beyazlar içerisinde yüzlerinde maskelerle etrafımızda gezinen sağlık çalışanları da, şehirlerin ıssız yalnızlığı da, duyarsız mimiklerle zikredilen vaka sayıları ve ölüm adetleri de sanki hepimize bir kıyamet arifesinde olduğumuzu çağrıştırıyor. Tüm dünyanın anlattığı günümüz Pandemi hikâyeleri de aynı eski çağlara ait salgınların çaresiz hüznünü yansıtan dehşet tablolarını anımsatıyor.
Avrupası, ABD'si, İngiltere’si, Afrika’sı, Ortadoğu’su tüm insanlık hangi dinden olursa olsun  korku içerisinde. Ortak kanı ise insanlığın, tüm dünyada mazlumların mağduriyet, açlık, kıtlık, savaş ve ölümlerine kayıtsız kalmalarının bir neticesi olarak Allah’ın gazabını hak ettiği yönünde.
Dünyanın dört bir köşesinde modern laboratuvarlar, büyük imkan ve zengin bütçelerle gece gündüz koordineli çalışarak bir aşı bulmanın savaşını verirken; dünya halkları çıplak gözle göremeyecekleri kadar küçük canlıların tüm insanlığı istila teşebbüsü karşısında sessiz, çaresiz ve suskun bir bekleyişle bekliyor.
Bilim insanları virüse karşı bir aşı bulmak için yoğun çaba ve koordinasyon sergilerken “dervişlik artıyor, sosyal paylaşım siteleri “dualarla” dolup taşıyor.
Tüm dünyayı etkisi altına alan şu an yaşadığımız Pandeminin insanlık aleminde bir özeleştiri ve muhasebeye yol açabileceği düşüncesi geldiğimiz demde belki tek avuntumuz.
Yaşadığımız bu büyük musibetin zihinlerimizi ıslah ederek, bizleri mezhep savaşlarından, işkenceden, adaletten, hak ihlallerinden uzak tutabileceğini umalım. 
Dua edelim.

Çünkü dua, aczimizi göstererek sığınma talebinde bulunabileceğimiz en samimi amelimiz…

Selam ve dua ile…



YAZARLAR