Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Fikrî iktidar

Yazarımız Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


Artık neredeyse hayatın her alanına egemen olmuş ama bir tek şeyi elinden kaçırmış olan bir hayıflanma. Ama öyle bir şey ki, egemenliğin öteki biçimlerini anlamsızlaştırıyor ve boşa çıkarıyor.

Belki şöyle bir zan da var dilin altında yatan: İktidarı elimden kaçıran ne? Dahası gerçekte iktidar kimin? Veya bir imkânsızı isteme; öyle ki hakikat benim denebilsin: Mutlak iktidar.

Bu nokta belli belirsiz bir itirafı da getirmekte. Öyle ya, bunca seneden ve bunca hengâmeden sonra giderilemeyen o eksiklik, damaktaki o asla giderilemeyen buruk tat… 


Aslında bu bir açıdan da kendisini Hakikat yerine koymaya şartlanmanın aldanmaya teşne yanılgısı ve yalnızlığı değil midir?

Bu, Hakikat'in iktidar olduğuna dair Schmittçi yaklaşımın içerisine düştüğü bir imkânsızlık olarak, Hakikatin ulaşılamazlığını öngöremeyen bir bilinç zafiyetine de işaret eder.

Çünkü insan zihni kadar erki de sınırlıdır ve bu sınırlılığını bilemediği ölçüde paranoyasından da kurtulamaz. 


Sorunun özü ise belki de egemenliğin mutlaklaştırılabileceğine dair şu mahut tanrılaşma özleminde yatar.

Bu ister yeryüzünde Allah'ın halifesi olma babından bir tanrımsılık, isterse vahdeti vücutçu (kamutanrıcı) bir tanrı parçacığı nevinden olsun, sonuçta insan oluştaki esprinin bir "arada oluş"u aşmamaya yazgılılığa vukufiyetsizliğin işaretidir.

Ama kim bilir, belki de örtük bir biçimde vurgulanmak istenen tam da aksidir: Bu da eksik kalsın!


Şüphesiz ki danışmanlar ağının zihinlerinden kopmuş bu cümlecikten hareketle bir karakter analizi yapmak mümkün ve de gerekli değil.

Ama kendisine çokça umutlar bağlanmış, öyle ki bu uğurda başka ve önemli bir üniversitenin bile faaliyetine son verilmiş bir üniversitenin açılışı esnasında söylenmiş olan bu "kilit" cümle, boşa söylenmediği gibi, bir boşlukta da durmamakta.

Esasında eğitim sistemiyle ilgili zaaflara, bu, aynı zamanda bir iktidar eleştirisi de olsa, zaman zaman değinilmekte. Ama mutlakçı tavır yine de şu basit gerçeğin görülmesini önlemekte:

"Yüzde elli bir"in lideri olunsa da, bütün milletin Cumhurbaşkanlığının yürütülmekte olunduğunun. Dolayısıyla şu mahut "hepsi değil" paranoyasından kurtularak biraz olsun rahatlanması, milleti de rahatlatacaktır. 


Yapılması gereken ise iktidarla toplumu eşitlemekten ve toplumsal üretimlerin tamamına egemen olma sevdasından vaz geçerek, kendi iktidar bloğuna ait olmasalar da toplumsal farklılıklara ve bunların fikirlerine saygı duymak ve bu fikirleri tasfiye etme çabası yerine bunları canu gönülden desteklemektir.

Zira iyi kötü bir demokrasiyle yönetiliyoruz ve bu, farklılıkların katılımıyla gerçekleşen olumluluğun üretimi ve paylaşımı anlamına gelmekte.

Paylaşım ise "kitab"ın söylediği gibi adil ve hakkaniyete bağlı olmalı ve sınıfsal bir temerküze karşı durmalı. Şüphesiz ki gidişat bununla uyarlı değil ve böyle olduğu sürece de sahici bir barışın sağlanması imkânsız.

Tam da burada, giderek dilden de gönülden de uzaklaştırılan Yunus Emre'yi anarak, asıl meselenin kalpleri kazanmak olduğunu, bunun için de farklı bir siyasal strateji güdülmesi gerektiğini, çok da karşılığı olmasa da, bir kere daha hatırlatalım.

Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.


Gönülleri kazanmak içinse, siyasetin bir savaş değil, bir rekabet ilişkisi olduğunu kabullenmek bile yeterli aslında.

Siyasal eğilimlere ise giderilmesi gereken sorunlar olarak değil, tam aksine toplumsal üretkenliği artıran avantajlar olarak bakılmalı.

Bu eğilimler arasındaki gerilim ve rekabet ise, tüm toplumun seviyesini yükselten olumlu bir etkene de dönüşebilir.

Ama medya araçlarındaki göstermelik teatral tartışmalarla günü idare etmek yerine, gerçek ve ağırlıklı fikir erbabıyla sahici tartışmaların yürütülmesi şartıyla.

Aksi ise tüm toplumun giderek daha da sığlaşacağı sıkıcı bir benzeşme olacaktır.


Kaldı ki fikirlerin düzeyi ancak sahici bir tartışma atmosferinde yükselebilir ve bu da bir özel üniversitenin akademik performansıyla sınırlanamaz.

Esasında ise mevcut yönetim tekniğiyle, yani üniversiteleri ve toplumsal tüm üretim alanlarını tepesinde bir kişinin bulunduğu piramidal bir dizgenin içerisine hapsetmek, yani belli bir iktidar ağının parçası haline getirmek, bu üretimsel odakların özgürlüklerini bir güvenlik ve baskı mekanizması içerisinde eritmek, çeşitli kaygılarla farklı fikirlerin ortaya çıkmasını önlemek, daha en baştan bu üretimlerin sınırlandırılması ve güdükleştirilmesi demektir.

Kuşkusuz ki iyi ücretlerle iyi hocalar ve zeki öğrenciler bulmak mümkündür. Ama yeryüzünün hiçbir yerinde bilim, sanat ve düşüncenin üretimi, sermayeye ve kurumlara endekslenemez.

Kısacası düşünce özgürlüğünün olmadığı hiçbir yerde, burası uluslararası bir üniversite de olsa, bilim ve düşünce üretilemez.

Şayet bu mümkün olsaydı, Osmanlı Devleti önündeki o altın fırsatı kaçırmazdı. Ve şayet bu gerçekten de çok önemsenseydi, televizyonlardaki o pahalı diziler, kılıçların yücelttiği kahramanlar yerine, biraz da Osmanlının kaçırdığı, dolayısıyla şimdilerde de tekrarlanmakta olan o fırsatın da üstüne eğilirdi.


Bu tür bir yakınmanın piyasadaki dolaşımı, geçmişte, "kültürel iktidar" eksikliği biçimindeydi. Zira iktidarın bu veçhesi solun elindeydi. Bu da oldukça doğal değil mi?

Zira kim, hangi uğurda gayret gösterirse ulaşacağı da odur. Okumayı ve düşünmeyi küçümseyen ve hatta bazı kesimlerince büsbütün yasaklayan bir akımın bu konuda mesafeler kat etmesi beklenebilir mi?

"Fikrî iktidar" sözündeki garabetin üzerinde ise durmak bile gereksiz. Ucu bir tür "ütopizm"e varacak olan bu eğilimin dünyayı hangi gailelere sardığı, faşizmin ve sosyalizmin yirminci yüzyıl maceralarıyla yeterince belirginleşmiş olmalı.

 Ama kast edilenin "düşüncenin yükselmesi" olduğunu varsayarsak, bu da ancak ve ancak düşünsel ve eleştirel özgürlüğün güvencesiyle ve içselleştirilmesiyle mümkündür. 


Eleştiri, çokça zannedildiği gibi bir aşağılama değildir ve eleştiriyi hazmetmeyi elbette hepimiz de öğrenmeliyiz.

Kuşkusuz ki eleştiri, kendi sınırlarını da bilen bir düşünce yoludur. Ve zaman zaman canımızı yaksa da, bu, üzerinde yürüyeceğimiz yolun daralmasından veya çoraklaşmasından daha fazla can yakıcı değildir.

Hele ki bunca uzun bir iktidardan sonra "neden işler yolunda gitmiyor?"a dair bir serzeniş, salt akıllarda kalacak bir söz etme sevdasından daha ileri giderek, bu konularda sonuçlarına saygı duyulacak ve salt belli bir muteberlik ölçütüne bağlı olmayan bir tartışmalar sürecini çoktan başlatmalıydı.

Ama görülen o ki iktidar çevreleri "aman dilimiz sürçmesin", muhalif olanlar da "aman başımıza bir şey gelmesin" diye, aslında bu oldukça önemli meseleyi tartışma konusunda pek de istekli değiller.

Bilimi ve düşünceyi özendirmek bir yana, aydınların ve düşünürlerin baskı altında tutulduğu böylesine bir vasatta, nasıl bir inkişaf beklenebilirdi ki? 


Gerçi aydınları ve düşünürleri hiçbir zorluk düşünceden ve eleştiriden uzak tutamaz, tutmamalı da. Ancak düşünce geleneği zaten zayıf ve sorunlu olan bir toplumun iktidara tabiliğe alış-tırıl-mış okumuşları açısından bu kadar ürküntü bile suskunluğa gömülmek için yeterli olmakta.

Bu meseleden samimi olarak mustarip olan bir iktidar ise, bu konuda yetişmiş olan beyinlerini üniversitelerinden kovarak buraları bir "yüksek lise"ye dönüştürmek ve hatta birçok aydını Batı'ya kaçmak zorunda bırakmak yerine, bu nazenin iklimi örselemeye ve ürkütmeye asla girişmezdi.

Dolayısıyla görülen o ki hem benim iktidarım mutlaklaşsın, karşımda kimsenin gıkı çıkmasın deyip hem de fikrin iktidarına ulaşılamadığından söz etmek, sadece bir açılışta öylesine bahsi geçmiş oxymoron bir aforizma olmaktan öteye gidemeyecek, bir tartışma atmosferi oluşturmak şöyle dursun, suyu bile dalgalandıramayacaktır.


Peki, ilahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin kaldırıldığı veya sınırlandırıldığı, felsefe bölümlerine neredeyse parayla öğrenci arandığı; felsefenin, yani düşüncenin bu denli itibarsızlaştırıldığı bir yerde, eleştirel düşünme babında nasıl mesafe alınacaktır?

Akademik kadroların neredeyse atamalarla belirlendiği, üniversitelerin özerkleştirilmek şöyle dursun daha da devletleştirildiği, eften püften nedenlerle oldukça değerli öğretim üyelerinin işlerine son verildiği bir vasat içerisinde fikir nasıl kıymet bulacak ve yükselecektir ki?

Tabi ki bu meselenin tüm kabahati iktidar çevrelerine ait değil. Düşünce, sanat ve bilim de sadece akademi ile sınırlı tutulamaz ve birçok önemli bilim, sanat ve düşünce insanı akademinin dışında yetişmiştir.

Bu konudaki bir başka temel sorun ise bilim, sanat ve düşünce "erbabı"nın, amacı sadece ve sadece doğruları aramak ve dillendirmek olan bir çabanın peşinde olmaktansa, kendilerine mansıp getirecek koşuşturmacalar içerisinde ilmin değerini düşüren ve gerçekten de Hakikat'i siyasete ve güce atfeden bir gayrısahihliği muteberleştirmeleridir.   


Hakikatin iktidara atfedilmesi ise, Foucaultcu bir bakışla bilginin ve hakikatin (gerçekliğin) bir iktidar ilişkisi olduğunu ve iktidar çatışmaları içerisinde üretildiğini, dolayısıyla da hakikati de üretenin bu süreç olduğunu savunan bir anlayıştır.

Bu ise tabiata olduğu kadar, topluma karşı da ilişkilerin adeta bir savaş ilişkisi gibi addedilmesini gerektirir. İşte ancak bu tür bir yaklaşımla ulaşılacak bir "fikrî iktidar" hakikatin iktidarı anlamına gelir ki, doğrusu bu, oldukça netameli bir anlayıştır.


"İnsan"ı, özellikle de "halife-i ruy-i zemin"i yeryüzünde "Allah'ın halifesi" kılan benzeri bir anlayış, tasavvufi yaklaşımlarla da birleştirilince, adeta Hegel'in "yeryüzünde yürüyen tanrı"sı gibi bir imge ile karşılaşırız.

Tüm bunların özellikle teosofik/mistik yaklaşımlar vasıtasıyla İslam'la ilgisi kurulabilmiş olsa da, itidal üzere olan bir İslamî anlayışa uyarlılığı oldukça tartışmalıdır.

Zira İslam açısından insan, beşerilikten insanileşmeye doğru olan kesintisiz bir seferiliğin sıradan bir yolcusudur ve onu bu sıradanlıktan çıkaracak olan bu seferiliğinin kemâlâtına dair emareler taşımasıdır.

Bu emarelerin haksız, hukuksuz ve adaletsiz yargılarla ve payelerle elde edilemeyeceği ise oldukça açıktır.


Peki, görünür bir getirisi olmadığı ve iktidarın giderek tartışmalı bir hale geldiği koşullarda böylesine netameli bir konuya niçin girilir?

İktidarın baskı gücüyle basın yayın camiası üzerinde bir egemenlik oluşturulmuş olsa da, bundan duyulamayan tatmin, arzulanmış olanın salt güçle elde edilemediğini itiraf etmek bir yana, daha ileri hedefler peşinde olmayı da şart koşmakta.

Zorun ve sermayenin başka alanlardaki başarısı belki daha kolaydır ama bunun mutlaklaştırılma arzusu, ister istemez iktidarın bazı bileşenlerinin kaybedilmesi gibi bir paradoks da içermekte.

Bu mutlaklaştırma arzusunu eksik kılan başka bir etken ise, iktidarlarla başları pek hoş olmayan sanat, düşünce ve kültür alanlarının direnişidir.

Bu alanlarda iktidarını her pekiştirme çabası ise, tam aksine, mevcut sanat, kültür ve fikir insanlarını daha da kaçıracak veya uğraşlarından uzaklaştıracaktır.

Nereye kaçacaklardır: Yurt dışına, cezaevlerine, pasifizme ve suskunluğa. İktidarın veya paranın gücüyle bunların yerine ikame edilecek isimler ise bu ikameyi asla gerçekleştiremeyecek olan taklitçiler, yeteneksizler ve simsarlar olacaktır.

Bunlar ise bu boşluğa yerleşmiş olsalar da, doğal olarak arzulanan performansı gösteremeyeceklerdir.  


Belki de tüm bunları boşuna konuşmaktayız ki bu gerçekliğe daha yakın bir ihtimaldir. Zira bir başka kavle göre hakikati oluşturan doğrudan söylemdir, iktidarın söylemi.

Söylersiniz ve bu artık gerçekliğe yükselir, üzerinde tartışılır, zamanla unutulmaya yüz tutar ama tarihin bir yerlerine yazılır.

İktidarda olmak da, daha doğrusu iktidarın söylemi de işte böyle bir şeydir. Aksi durumda oldukça aptalca olabilecek bir söz, iktidarın dilinden çıktığında, abes de olsa bir gerçeklik haline gelmektedir.

Amaç bir gerçekliğin, bir sorunun ifadesi ve bunun giderilmesine ilişkin kaygının dile getirilmesi, dahası çözüme ilişkin bir arzu, bir hareket oluşturmaktan ziyade, sadece suları bir süre de olsa dalgalandırabilecek bir retorik üretmektir; daha fazlası değil.

Zira bizim üzerinde konuşadurduğumuz mesele, çoktan unutulmuştur bile.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: İndependent Türkçe



YAZARLAR