Hasan KÖSE


FETÖ Kalkışması Bağlamında Türkiye'de Din Devlet İlişkileri, Cemaat ve Tarikatların Eğitimden Teberrisinin Lüzumu (2)

Hasan KÖSE'NİN YAZISI


“Ciddi tedbirler alınmazsa en geç on yıl içinde Türkiye’de Afganistan gibi olur.” (Prof. Dr. Ali KÖSE, 2017)

Bütün bu tespitler ışığında baktığımızda, kendini, inançlarını, iş ve eylemlerini tartışılmaz kılan (la yenkatı, 1966) FETO yedi kollu şamdanın gölgesinde yedi başlı ejderhaya dönüşürken, emdiği bizim analarımız, yediği bizim çocuklarımızın ömrü ve eti iken kurumları, yasaları ve kendilerini tartışılmaz kılan devletimizi yönetenlerin körebe oynadığını söyleyebiliriz.
Konumuz politik olsa da FETÖ bağlamında ilk önce merkeze alarak tartışıp yeniden konumlamamız gereken mesele din-devlet ve toplum ilişkisidir. Çünkü milletçe ve devletçe halen gözümüze bağlanan bir taraftan saplantılı din diğer taraftan arkaik ideolojiler bağıdır. Türkiye’de muhafazakâr sağın gözü dinle, solun gözü ideolojilerle körleşmiştir. İslam – devlet ilişkisi ile Müslümanların devletle ilişkileri cem edilip, cemaat devlet ilişkilerine indirgenmektedir. Bu durum tarih bilimine de akla da realiteye de uymamaktadır. En optimist yaklaşımla Türk toplumunun %15’i kendisini bir cemaatle alakalandırıyorken, devletin toplumla bunlar üzerinden temas kurması ve kamu yönetimini bunlarla yürütmesi % 85’i dışarıda bırakan temsil nispetini, temsil adaletini, temsil gerçekliğini ve temsil doğrudanlığını ihlal eden temsil krizidir. Kaldı ki bu oran gerçekte % 6-7 civarındadır. Siyasi karar noktalarının belirlenmesinde dahi temsil krizine neden olan bu durum demokratik nispete göre değil, liyakat, ülke ve ulusa sadakatle belirlenmesi gereken bürokratik alanı da etkili patronaj aygıtları cemaat/tarikatlar üzerinden çürütmüştür. Çürütmeye devam etmektedir. Oysa siyasi alan demokrasi, bürokratik alan otokrasi ile akademik alan ise özgürlük ile yürütülmelidir.
Başka türevleri ve benzerleriyle de karşı karşıya olduğumuz FETÖ benzeri yapılar din üzerinden motive edilmiş, din üzerinden örgütlenmiş ve din üzerinden iş ve politika üreten yapılardır. Üstelik bunlar dinin değişkenleri, seçimli alanları ile değişmezlerini tebarüz ettirmemekte/ettirememektedirler. Açmaz Müslümanların tarihinde yazılan ve yaşanan her şeyi din olarak görmeleridir. Böyle olunca da hem kişileri hem de kurum ve kurallarını zaman ve mekânla mukayyet olmayan mutlak değişmezler olarak anlamakta, inanmakta ve öylece taktim ve tebliğ etmektedirler. Buraya kadar kolektif ve bireysel haklar bağlamından izah edilebilse de bunların birinin devletin bir bölümünü veya tamamını ele geçirerek uygulanmaya koyulmasıyla hakların sınırları aşılmaktadır. Cemaatinin referansı ile bürokratik bir makama getirilmiş birisi kamu hizmetinin genellik, objektiflik ve adalet prensiplerini rahatça cemaat motivasyonuyla aşıp ihlal edebilmektedir. Kamu otoritesi karşısında birey olarak bulunan bürokratın yanlışları ile kollektif bir cemaat kararının uygulayıcısı bürokratın yanlışları aynı bağlamda mücadele edilecek konular değildir. Devlet okullarında kadrolaşan, derste müfredatın dışına çıkmakta meslek etiği açısından sorun görmeyen kadrolar örgütledikleri öğrenciler üzerinden istedikleri dersi, hocayı veya idareciyi sabote edebilmektedir.
Özel okul kılıfıyla kurumlar açmakta cemaat müfredatıyla cemaatine eleman yetiştirip imkân ve istidadına göre siyasi partilerle kurduğu angajmanlar üzerinden kamu kurumlarında yapılanmaktadır. Bunların hemen hiçbiri toplum ortalaması inanç ve ahlakını temsil etmemektedir. Homojen adacıklarda yetişmişlerdir. Bu durum, tarih ve kültür üzerine söylem benzerliklerinin yanıltıcılığı ülke, dil ve kültür, kavim veya millet sevgisi ve bağlılığı ile kavmiyetçiliğin, ırkçılığın veya milliyetçiliğin aynı olduğunun zannedilmesi kadar ironiktir.
5
Cemaat ve tarikatların hemen tamamı zaman ve çoğu vakitte de mekândan kopuk kişi gurup ve yapılardır. Bu toplulukların din ve hayır işleri perdesi arkasında saltanat sürmeyeni yok gibidir. Kendilerini isnat ettikleri mezhep ve meşreple de alakaları isimlendirmeden ibarettir. Mütenasip olanlar da sosyal, psikolojik, kültürel ve daha ötesi siyasal olarak tarih dışı kalmışlardır.
Konunun ya alt dini ihtilaflar ve farklılıklar zemininde ya da salt güvenlikçi bir mantıkla tartışılıyor olması büyük eksikliktir.
Dernek, vakıf, sendika, siyasi parti ve odalar gibi formel olmasalar da cemaat ve tarikatlar da uhrevi olanın dışında, ve uhrevi amaçlarıyla uyumlu tanımlı amaçları ve işlevleri olan/olması gereken kurumlardır ve tanımlanmış amaç ve işlevlerini ifa edemedikleri veya bu amaç ve işlevlerin dışına çıktıkları zaman velev ki meşru amaç ve işler olsun, kamu otoritesinin bunları yönlendirme, sınırlandırma veya tamamen yasaklama hakkı her zaman ve her şartta vardır. Bu yapıların kısmen ya da tamamen yasaklanması veya sınırlandırılması işlevleri ne olursa olsun, din karşıtlığı olmadığı gibi kamu maslahatı adına kamu otoritesine yüklenmiş akli, ahlaki ve dini asli görevlerdendir. Din/İslam Müslümanlardan “fitneye karşı uyanık olmalarını ve fitneye karşı mücadele ve mücahede etmelerini” istemektedir. Eğer toplumsal faydadan fazla zarara neden oluyorlarsa “def-i mazarrat celb-i menafiden evladır”.
Eşitlik, adalet, özgürlük ve en genel ifadesiyle hukukun içine sızamadığı her yapı fitne ve fesat üretmekten başka bir işe yaramaz. İslam dini Müslümanların varlık nedeni olarak “yeryüzünün fitneden arındırılması” uğruna çaba göstermeyi koymaktayken bizzat Müslümanlara ait kurumların kapalılıkları, denetimden uzaklıkları ve tarih dışı kalmaları nedeniyle fitne ve fesadı büyütmesi kabul edilemez. Afganistan ve Pakistan da birbirini tekfir edip hasım görmeyen daha da ötesi Afganistan’da birbiriyle silahlı mücadeleye tutuşmayan yapı yok gibidir.
Devletin bu tarikat ve cemaatleri yasaklaması ya da sınırlaması için bu yapıların illa dini veya ahlaki sapkınlık içinde olması gerekmez.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettiriyor ve hem kendisinin hem de ailesinin mallarına el koyuyor. Ak Şemsettin’i memleketi Göynük’e sürgün ederken Halveti Tarikatı’na tahsis edilmiş tüm tekke ve zaviyelere el koyuyor, vakıflarını ilga ederek tımara veriyor. (Mustafa Kara, Gölpınarlı, İnalcık) Söz konusu olaylardan ilkinde Halil Paşa’nın trajik idamı ve kendisi ve ailesinin mallarına el koyularak sürgün edilmelerinde, “ihanet ve rüşvetten” söz edilse de inandırıcı delillere dayanmamaktadır. İkincisinde de mesele Halvetilerin veya Ak Şemsettin’in kötü olması, batıl olması değil devlet otoritesinin tesisi meselesidir. Fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet’le hocası Ak Şemsettin arasında “Fethin II. Mehmed’in kılıcıyla mı yoksa veliyullahın yardımıyla mı” olduğu tartışması da işin bahanesi olmuştur. Burada II. Mehmet’le Ak Şemsettin arasında bir zihniyet farkı ve olası bir otorite zaafına neden olabilecek itibari bir iktidar paylaşımı olduğu tespitini yapmak gerekir. Kaldı ki daha sonra isyan eden ve sindirilen Otman Baba vakasında da aynı zihniyet ve durum görülmektedir. Otman Baba II. Mehmed’in kendisine “biat etmesi gerektiğini” söylemiştir. ( Haşim Şahin, “Otman Baba, DİA, İstanbul, 2007) Oysa saltanat “teşrik” kabul etmez. Bu bağlamda sulta ve teba, emir ümmet ilişkisi kendisine gizlice biat edilmek istenen Hz Ali tarafından “nikaha” benzetilmiş (Nedvi) hem de II. Bayezid tarafından kendisine karşı isyan eden kardeşi Cem ile saltanatı bölüşmesi gerektiği halası tarafından söylendiğinde “güzide geline” (İ. H. Uzunçarşılı) benzetilmiştir. Bu anlamda nikâhın görücü usulüyle mi olduğu yoksa kendi seçimleriyle mi olduğunun da önemi yoktur. Bu otorite kullanımının doğasıyla ilgilidir.
Bugünkü mantıkla cemaatler İslam ve Türk-İslam Toplumlarında fitne sayılmıştır. “Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir. Tarikat/ cemaat kapısı Cuma mescidinin kapısı gibi kamuya açık olmak zorundadır. Selçukiler devrinde Karmatîleri Nizâmülmülk feci halde te’dib ederken, Osmanlı tarihinde de Kadızadelileri siyasete karıştıkları için bilhassa 17’nci
6
asırda, Köprülü Mehmed Paşa şiddetle cezalandırmıştır. Siyasete bulaşması kaçınılmaz olan bu gibi kitlelerin gelişimine hoşgörüyle yaklaşılmamıştır. Hatta 19-20’nci yüzyıl dönemecinde ortaya çıkanların durumuna bakarsak İslam dünyasının bugünkü başlıca problemlerinden birinin cemaatler olduğunu söylemek hiç de haksız sayılmaz.”
Osmanlı devletinin merkezi otoritesinin güçlenmesi ve imparatorluğa evrilmesi de bu ve benzeri güçlerin kırılması ve merkezden uzaklaştırılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Hülasa bu bağlamda konu Büyük Selçukluları zayıflatan Hasan Sabbah, Anadolu Selçuklularını zayıflatıp yıkılışın eşiğine getiren Baba İlyas ve Baba İshak, Kripto Yahudi Sabatay Sevi veya bir gece rüyasında Mehdi olduğunu öğrenip ertesi gün insanlardan biat almaya başlayan proje Ticani, sübyancı Kemal Pilavoğlu (Hüseyin Akyol, Türkiye’de Sağ Örgütler) ve benzerlerine indirgenerek, sapkınlık veya yabancı misyon aygıtları olarak tanımlanarak geçiştirilmemelidir.
Kamu eğitiminin meşruiyeti cemiyete maruf insan yetiştirme amacına matuftur. Cemaat ve tarikatlar kendi anlayışları doğrultusunda homojen adanmış cemaat adamları yetiştirmektedir. Bu bağlamda cemaatler, cemiyetten iki şey almak için uğraşıyor, para ve insan, bunların dışında cemiyetten istediği hiçbir şey yok ve cemiyete vermek istediği hiçbir şey de yok. İnsanlara asla tanımlı genellemelerle yardım etmiyorlar, asla Müslümanlarla beraber hareket etmiyorlar, asla Müslümanlarla tartışmıyorlar. Kendi fikirlerini cemiyete sunmuyorlar, tartışılmasını istemiyorlar, mensuplarının tartışmalara girmesine müsaade etmiyorlar. -Zaten zamana hitap edecek veya aşacak bir retorik oluşturabileni de yok- Fethullah Gülen’in müntesiplerini, Müslüman cemaatlerden tecrit ederek” topluma yabancılaşmalarını sağlaması gibi kurumlarına çektikleri çocukları tecrit ediyorlar. Bu tecritlerde Fetullah Gülen, “yaklaşma, yakınlaşma, alışma, ortak düşmanlar icat etme, kötülemede süreklilik, ortak düşmanla korkutarak ittifakı pekiştirme, ortak dostlar ve dostluk alanları kurma, hemen sınanabilecek basit, herkesçe sınanması mümkün olmayan hikâyeler, uzak ve yüksek ümitler ve ütopyaları endoktrine etmeyle ortaya çıkan sorgulanamaz inanç” üretiyorlar. Eric Hoffer’ın, The True Believer’da (1951) sözünü ettiği Kesin İnançlılık durumu tam da böyledir. Diğerleri de öyle. Masum yurttaşı öldüren cani FETÖ’cü darbecinin suyunu çömelerek üç yudumda besmeleyle içmesi veya darbe girişimi gecesi insanları katledenlerin Fetih Suresi’ni okuyarak bu katliama kendilerini motive ettiklerini gördük. Diğerleri de bir birlerine ve topluma karşı işlenen her türlü ahlaksızlığı “cemaat/tarikat maslahatı” veya “hikmet-i hükümeti” adına örtebiliyorlar. (Eric From, İnsan Yıkıcılığının Kökenleri I, II). Oysa kamu eğitiminin meşruiyeti “fikri hür, vicdanı hür” asil bireyler yetiştirmeyi hedeflemesidir.
Kamu alanıyla ilgili her şeyi dini norm veya mistik aforizmalar üzerinden sorgulama alanı dışına çıkarabilen yapıların geniş kitleler üretebilmesinin önüne geçilmelidir.
Bu benzeri yapıların içinde mevzilenerek İslam toplumlarına sızan İngilizler “1925’te Afganistan’da Emanullah Han’a Topal Molla lakaplı ajanıyla 300 bin kişiyle beraber isyan ettirmiştir. Bu isyanda Emanullah Han devrilmiş İngiliz yanlısı bir yönetim oluşturulurken, 2003’de ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Irak ordusunda örgütlenmiş Kesnizaniler direnmemiş ve Saddam Hüseyin ordularının yenilgisi mukadder olmuştur.
Gülen hareketi başlangıcından (1966) itibaren bir “istihbarat yapılanması” Hablemitoğlu’nun ifadesiyle “ajan borsası”, ikinci olarak “bir ticaret ağı ve şirket”, üçüncü olarak “mafyatik bir çete” dördüncü olarak, “gizli hükümet ortağı”, beşinci olarak “Vatikan taşeronu”, altıncı olarak “Kara Para transfer ve temizlik organizasyonu”, yedinci olarak “psikolojik harpçi”, sekizinci olarak “özel harpçi”, dokuzuncu olarak “operasyonel baskı ve şantaj çetesidir”. Diğer yapılar bu özelliklerin en az yarısına sahiptir ki zaman ve şartlar içinde onlarda FETÖ gibi “kemale erecektir”.
7
Hiçbir toplum kendi içinde “bağımsız” karar alma ve uygulama mekanizmaları olan bir siyasal yapının kamusal bir meşruiyetle eğitim vermesine ve kamuda yapılanmasına izin vermez. Veremez. Üstelik bunların her biri devletin tamamını ele geçirmek ve kendi egemenliğinde bir devlet kurmak gibi bir amaca sahipse. Cemaatlerin cemiyete en hafif zararı insanları kendi toplumuna yabancılaştırmasıdır. Bu da klan, kavim ve mezhep, tarikatlardan daha üst ve ileri bir sosyal aidiyet asabiyesi olan millet olmayı geriletmektedir. Vara vara vardığı yer 30 yıldır birbiriyle savaşan Afganistanlı Müslüman toplum ve oradan neşet eden vatansız “El Kaide” ve kendine vatan yaratmaya çalışırken ahlak, akıl, yüksek töre ve İslam’da çiğnemedik ilke bırakmayan DAİŞ ve türevleri oluyor.
Din diyerek uyuşturulan ve kimlik ve kişilikten mahrum edilen insancıklar üreterek özgür insanın yaratıcı imkânlarının Müslümanlar arasında yükselmesini engelliyorlar. Cemaatler olmayan bir ihtiyacın sanal mallarını satarak yaşayan insanları yaşayan canlılar haline döndürerek hem kendilerini hem de onları kullanarak başkalarını sömüren kurumlardır ve hemen bütün dinler sokaklarda özgür doğmuş gizli mahfillerin teşkilatı cemaat ve tarikatlarda kurumlaştırılarak dondurularak öldürülmüştür.
Din, sorumlu tutulacak kadar zekâya ve erginliğe sahip herkesin birkaç cümleyle anlayabileceği ve birkaç günde de ilmihalini öğrenebileceği basitliktedir.
Bunu daha karmaşık hale getirilmesi sunidir. Din eğitimi, kucağında sakatlanmış ya da engelli gösterilen bir çocukla insanların merhamet duygularını sömüren dilencinin “isteme gerekçesi” kadar geçerli bir gerekçeyle cemaat ve tarikatlara tevdi edilmiştir. Ahlakın gerekliliğini her akıl sahibi bilir, teklif edilecek iman bunu koruyor olmalıdır ve imanın gereği menasikte insanı ve toplumu koruyor olmalıdır. Basit bir örnek basit bir soru! Allah insanlar arası bağın koparılmasını yasaklamakla kalmıyor lanetliyor da ve İsrailoğulları’nın lanetlenme nedenlerinden biri olarak da bunu sayıyor! O halde Müslüman bir toplumda üç kardeşin aynı zaman dilimi içinde ayrı “cemaat/tarikat” okulları içinde yetişmesi durumunda birkaç yıl sonra ailelerine ve birbirine nasıl yabancılaşıp hasım oluyorlar. Ve aralarına nasıl Ashab’ı Kehf ile fırıncı bilinci kadar 300-500 yıllık farklar giriyor? Bu nasıl din ki aynı dine inanan üç kardeş üç yıl sonra bir araya gelemiyor?
Bu durum kemaliyle fitnedir ve “fitne katilden eşeddir.”
Yazara kavuşmak isteyenler bu mail'den kavuşabilirler.
hfkose@hotmail.com

 



YAZARLAR