Hasan KÖSE


FETÖ Kalkışması Bağlamında Türkiye'de Din Devlet İlişkileri, Cemaat ve Tarikatların Eğitimden Teberrisinin Lüzumu

Hasan KÖSE'NİN Eğitim Yazıları;


Cemaat, tarikat ve görünen yüzleri dernek ve vakıflar daha çok eğitim alanında olmak üzere, belli alanlarda açık ve gizli kamu hizmeti veren yasal/legal olmasa da ahlaki ve hukuki meşruiyete sahip kurumsal varlıklardır. Nasıl ki devletin, yasaları, alt ve üst kurumları ve yöneticileri amaca uygunluk ve başarı açısından eleştirilebilir, denetlenebilir ve değiştirile-bilirlikleri oranında hukuki ve akli meşruiyete sahipse cemaat ve tarikatların da aynı bağlamda konumlandırılması ve kamu yararı açısından sınır ve alanlarının çizilmesi gerekir. Bu durum cemaatler cemaat, tarikatlar de tarikatsalar böyledir. Değiller ve öyle davranıyorlarsa bu durumun, hem kendilerini refere ettikleri din ve sosyal nizam açısından hem de alt yol/tarik açısından ayrıca değerlendirilmeye tabi tutulması gerekir. Burada esas ele almak istediğimiz işin ekonomik, politik ve pedagojik sınırları ile haksız yollarla elde ettikleri ve kamu menfaati aleyhine pervasızca kullanarak sistemi ve toplumu çürüttükleri/fesat, özelde eğitim genelde kamu kurumlarında edindikleri angajman ve patronaj yönüdür.
Bu bağlamda cemaat ve tarikatlar;
• Yatay ve komünal örgütlenmelerdir, ilmi/manevi liderle toplum arasında ikinci kişiden fazla hiyerarşi yoktur. Başka bir ifadeyle yöneten yönetilen ilişkisi yoktur. Bundan fazlası ticari ya da politiktir. Türkiye’deki “cemaat ve tarikatların” tamamı ulusal sınırlar içinde ve dışında dikey hiyerarşik yönetim kademe ve alanlarıyla örgütlenmiş, otokratik yönetim hiyerarşine sahip yapılardır. Resmi gayri resmi, coğrafi ve mesleki alanlarda sivil ve bürokratik alanlarda tepeden tırnağa örgütlenmiş hiyerarşik yapılardır.
• İslam Tarihi tecrübesinde cemaat Müslüman ya da gayrimüslim herhangi bir topluluk anlamında kullanılmıştır. Bu topluluktaki insanlar hakkında ortalama inanç ve hal birliği ifade etse de hiyerarşik bir bağlılığı ve/veya bir idari ya da siyasi birliği ifade etme anlamında Müslümanlarla ilgili kullanılmamıştır. Müslümanlar için her hangi bir amel için bir araya toplanan inorganik kalabalık anlamında kullanılmıştır. Müçtehid İmamları taklid eden kalabalıklar anlamında kullanılsa da bunların arasında idari ya da siyasi bir örgütsel bağ yoktur. Olduğunda bu şekavet ve fitne amaçlı “gaile veya bağy” olarak yorumlanmıştır. İdari ve siyasi örgüt anlamında cemaat emperyalizmin sömürgesi altındaki İslam coğrafyasının Müslüman siyasi iradelerinden ümidi kesmeleri sonrasında Nebevi topluluklar olarak örgütlenme zorunluluğu ile doğmuştur. Tarikatlar ise Antik Yunan kültüründe Neoplatonistlerle başlamıştır. Sonra Yahudilik, Hristiyanlık ve doğu dinlerini etkilemiştir. İslam tarihinde de hicri ikinci asırda başlamıştır. (M. A. el Cabiri, Arap İslam Kültürünün Akıl Yapısı) Bir farkla ki manevi liderlik ve öğretmenlik ilişkisiyle yürümüştür. Siyasi ve örgütsel davranış gösterdiklerinde çatışmaya neden olmuştur. (Bâtıniler, Hasan Sabbah, Babailer vb…)
• Dili açık kendisi şeffaf yapılardır. Türkiye’deki “cemaat ve tarikatların” tamamı topluma ve devlete karşı hatta kendi içlerinde katman katman çift dilli ve kapalı yapılardır.
• İslami epistemolojinin kabul edebileceği “tercih hürriyeti ve “itaatin marufta olması” ilkesine karşı Türkiye’deki “cemaat ve tarikatlarda” lidere sorgusuz sualsiz teslimiyet “ittiba” yalnız dini terbiye alanıyla sınırlı kalmamaktadır. “Akabe biatı” analojisyle ekonomik ve politik, “savaş biatı” analojisiyle de askeri bağlılıkla örgütlenmiştir. Çünkü İslamcılık “dini otoritenin aynı zamanda dünyevi otorite de olmasını zorunlu…” görmektedir. Bir de “dünyevi hiçbir alan dini normların dışında olamayacağı için dini otorite yaşamın her alanına hükmetmek zorundadır.” Dolayısıyla “dini alandaki emirlerinin mutlaklığı gibi sosyal, ekonomik ve siyasi alandaki emirler de mutlaktır ve uyulması da farzdır”.
• Maruf Müslüman cemaatlerin tamamı ilim ve irfan cihetinden hakikatleri ortaya çıkarmak/içtihat bireysel ve toplumsal olarak hak bildiğini ve inandığını aktarmak, eğitim ve ıslah amacı ve işlevi sürdürürken, Türkiye’deki “cemaat ve tarikatlar” bunun yegâne yolunu “küfür nizamına” karşı İslam Devleti kurmak” olduğuna inanan ve bu minvalde biatli yapılardır. Tabi olarak bu devlette yukarıdaki İslamcı düşünce çerçevesinde şekillenecektir. Başka bir ifadeyle toplumun bir bölümünü boşluktan yararlanarak ikna edip örgütleyerek genelini ele geçirip, zorla ya da gönüllü endoktrine etmeyi istemektedir.
• Cemaat ve tarikatlar kendi paradigmaları çerçevesinde liyakat esaslı olarak lider değişimi sağlarken, Türkiye’deki “cemaat ve tarikatların” liderlerinin hemen tamamı makamlarını sulbiyet olmadı sıhriyetle kazanmaktadırlar. Bunun süreğinde de doğal olarak tepeden tırnağa nepotik patronaj söz konusu olmaktadır.
• Cemaat ve tarikatlarda taban ve tavan arasındaki sosyal, ekonomik makas sürekli olarak yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru hareket halindedir. Türkiye’deki “cemaat ve tarikatlarda” yönetici zümre ve onların yakınları sosyal ve ekonomik olarak lidere sadakatları oranında artarken işçi, köylü, memur ve hizmetçi gurubu bu yapılara yürüyerek gelmekte, yıllarca çarkı omuzlarında döndürmekte ve bu “Allah rızası için” hamallıktan emekli olmadan teneşire, oradan da kabre doğru ilerlemektedir. Hatta “…güçlü olup mücahede etmek için…” elinde avucunda ne varsa alıp şirketler, televizyonlar ve basın yayın organları kurup sonra da üzerine yatmışlardır.
• Cemaat ve tarikatlar ilmi ve irfani özgünlük, açıklık ve mutlak sivillik içerisinde hareket edip, yalnızca dini ve ahlaki sorunları dışarıda bırakmalarını bekleyip, kapıları gelene de gidene de rahmetle açık tutarken, Türkiye’deki cemaat ve tarikatler gelenden tüm inanç ve amellerini dışarıda bırakmasını ve mutlak itaat etmesini beklemektedir. Kadim yapılar “meşrebi bizim kapımıza uygun değil” derken, şimdiki tarikat ve cemaatler kendilerine gelmeyeni de gelip sonra gideni de “nasipsiz”, veya “zamanın imamına biatı terk eden sapık” olarak yaftalamaktadır.
• Kadim cemaat ve tarikatların vakıfları yoktur. Cemaat ve tarikatlara sivil veya resmi “özel kişilerce tahsis edilmiş” vakıflar vardır ve bu vakıflar “bağış kurumları” değil, amacı dışında harcanan her kuruşu kıyamete kadar lanetlenmiş vakıfnamelerle sınırları çizilmiş ve mahkemelerce de sınırları korunan kurumlardır. Türkiye’deki vakıf isimli dernekler veya hayır kurumları derneklerdir. Vakıf yapamazlar, vakıf kabul edemezler. Bağış kurumlarıdır ve bağışlanan “sadaka” benzeri yardım veya akarları olan mülklerin gelirlerini tasarruf konusunda reel olarak hiçbir üst, muadil veya alt kurum tarafından denetlenmemektedir. İşin yolsuzluk boyutu bir yana sistem İslam’ın yasakladığı “kenzle” temerküz ettiği taşınır taşınmaz malları a) “beyan ettiği” amacına uygun sarf etmemekte, b) faize ve ranta yatırarak toplumsal üretimden aldığı payı cemaat ve tarikat elitine yüksek standartlı yaşam ve imtiyaz sağlamak için kullanmaktadır. Başka bir ifadeyle kadim tarikatlar Mevlana’nın meşhur metaforuyla “Bir eliyle Haktan aldığını diğer eliyle halka dağıtmakta” iken Türkiye’deki yapılar “halktan aldığını cemaat ve tarikat elitlerine” aktaran işletmelerdir. Hülasa, anlam da, yapı da zemin de kaymış olduğu için, yaygınlaşmış galat hakikatin yerini almış durumdadır.
• Müslümanların tarihinde Müslüman cemaat ve tarikatların hiçbirinin medrese/örgün dini ve beşeri eğitim müfredatı da kurumu da yoktur. İslam Medreselerinin hiç birinde reşit olmayan (16/18 yaş altı) çocuklara tasavvuf dersi veya tarikat eğitimi verildiği görülmemiştir. Bunun aksinin düşünülmesine neden olan bazı müderrislerinin özel hayatlarında bir “seyr-i sülûk’a” sahip olması ve hatta bazılarının bizzat bir veya birkaç tarikatın şeyhi olmasıdır. Fakat bunların işle aşkı karıştıramayacağı bir sistem mevcuttu. Zaten “Şeriat bilmeyene tarikatın verilemeyeceği” tasavvufi eğitimin temel postulalarındandır.
• Kadim İslam medeniyetinin maruf hiçbir medresesinden mezun olan öğrenciler ile müderrisleri arasında şeyh mürit veya lider tabiet ilişkisi yoktur. Öyle olsaydı her medrese ayrı bir klik olurdu. Buna asla müsaade edilmemiştir. Ekol ile klik karıştırılmamalıdır. Yaygın veya örgün eğitim kurumları ile toplumun ayrışması insanın ve eşyanın tabiatı gereği ihtilaf değil, hizipleşmeye, fırkalaşmaya, şiy’alaşmaya ve şikaka neden olan maraz olarak görülmüştür. Türkiye’deki gerek kurs, gerekse okulların mezunları söz konusu kurumların müntesibi olmakta ve ömür boyu bağlılık göstermektedir. Başından itibaren bu amaca matuf açık ve gizli telkinler işlemektedir.
• Müslümanların tarihinde medreselerin müfredatları tamamen sivil ulema tarafından yazılmış makbul, muhalled (sünni bölgelerde sünni, şii bölgelerde şii kaynaklar) olurken vakıfname sahibi sultanlar dahi müfredat yazdırma cihetine gitmemiştir. (Örn. Sahn-ı Seman ve II. Mehmed, Süleymaniye Medresesi ve Sultan Süleyman) Dersler ve kitaplar sivil, bağımsız âlimlerin yazdığı kaynaklar olmuştur. Özellikle din eğitiminde halkın sevad-ı azamına yaslanılmış, olana müdahale edilmemiştir. Bu bağlamda devşirmelerin İslamlaşması bile Türkmen ailelere bırakılmıştır. Medreselerde din eğitimi değil, dini ve beşeri ilimler okutulmuştur. Din eğitimi aileler ve mahalle mekteplerinde ilmihal ve Kur’an okuma düzeyinde verilmiştir. Tarikatların alanı ise katiyen yaygın ve yetişkin eğitimiyle sınırlı kalmıştır.
• Kadim gelenekte çocuk Kur’an ve din eğitimini mahalle mekteplerinde veya en yakın muallim veya hocada ailelerin ve mahallenin gözü önünde “ilmihal” düzeyinde başlayıp Kur’an öğrenirken, şimdi yaşdaşlarıyla oyun oynayarak kimlik ve karakteri oturması gereken 10 yaşındaki çocuklar, doğal çevresinden koparılarak boyun büküp, elpençe durarak ezber yaptıkları 2-3 seneyi kapalı Kur’an kurslarında diğerlerinden, ailelerinden ve toplumdan uzak aldıkları için, fıtratlarına, insanlıklarına, ailelerine, topluma ve devlete yabancılaşıyor/yabancılaştırılıyorlar…
• İbn Haldun bu noktada;
“Kadı Ebu Bekir İbnu’l-Arabî’ye göre öğrencilere Kur’ân ve öbür ilimlerden önce, Arap Dili’nin ve şiirin öğretilmesi lazımdır. Bundan sonra da hesap öğretilmesi icap eder. Kur’ân öğrenimine ancak bundan sonra geçilmesi lazım”. Kadı şöyle diyor: “Ey gâfiller! Küçük yaştaki çocukları Kur’ân ile karşı karşıya getiriyor, onlara anlamını bilmedikleri bir şeyi okutuyor ve daha önemli hususlar varken onları bununla uğraştırıyorsunuz!” İbn Haldun bu görüş için, “Vallahi bu güzel bir yöntemdir ne var ki gelenekler bunun uygulanmasına imkân vermez. Adetler öğretimin hâllerine hâkim olur. Bunun da sebebi Kur’ân’a duyulan saygı ve umulan sevap ile küçükken Kur’ân öğrenmeyenlerin ileride bunu öğrenmelerinin daha da zorlaşacağı konusundaki kaygıdır”(İbn-i Haldun, 1249, 53) diyor.
• Kadim İslam Medeniyetinde tüm eğitim kurumlarının finansmanı sağlık ve alt yapıda da olduğu gibi vakıflar üzerinden sağlanmıştır. Burada vakıfların özel mülk kaynaklı ciddi akarı olan mülkler olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Türkiye’deki vakıflar akarı olan mülk ve gelirlerini daha çok kamu arazileri ve devam eden bağışlar ve onların faizlerinden sağlamaktadırlar. Bir şekilde devletten rol çalmakta, bir taraftan iktidardan pay alırken diğer taraftan da halktan bağış adı altında vergi toplamaktadırlar.
• 18. ve 19. Yüzyıl sonrası Osmanlı uygulamalarındaki durumda tamamen farklıdır.
Son dönem Osmanlı toplumunda mesleki eğitimin dışında, dokuz tür eğitimden söz edebiliriz.
İlki her toplumun geleneğinin devamını sağlayan ailelerin ve toplumun verdiği eğitim. İkincisi yarı örgün yarı yaygın mahalle mektepleri, üçüncüsü yaşamın içinde belli alanlarda uzmanlaşmış alimlerin sürdürdüğü açık eğitim, dördüncüsü yaygın yetişkin eğitimi olarak tekke ve zaviyelerin tasavvuf eğitimi, dördüncüsü medreselerin örgün dini ve beşeri eğitimi, altıncısı azınlık okulları, yedincisi yabancı özel ve misyon okulları, sekizincisi Müslüman özel okulları, dokuzuncusu devlet okulları. Burada cemaat okulu olarak izin verilen yalnız iki yapı vardır. İlki gayrimüslimlere ait azınlık okulları, Müslim tarikatların yönetiminde yetişkin eğitimi veren tekke ve zaviyeler.
Türkiye’deki eğitim kurumları ise kadrolarına cemaatlerce sızılmış devlet okulları, mülkleri, kadroları ve gizli müfredatları cemaatler tarafından oluşturulmuş cemaat kurs ve okulları (kreş ve anaokulları, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteler), özel okullar şeklindedir. Türkiye’de özel okul tabelası altındaki okulların çoğu cemaat ve tarikat okullarıdır. Kadim İslam devletlerinde cemaat okulları ancak kendi varlıklarını sürdürmeleri için gayrimüslimlere tanınmış bir haktır. Müslüman toplumda Müslüman cemaat okulu “Müslüman Mahallesinde salyangoz satmaktan” daha şaşkınca bir ironidir.
• Yetişkin eğitimiyle memur cemaat ve Tarikatların temsilcilerinin görevli bulundukları yerlerde devlet adamlarıyla veya yabancı misyonlarla yalnız temas kurmaları, bağış veya hediye kabul etmeleri, evlenmeleri, tekke ve zaviyelerini diğer tarikatlara ve halka kapatmaları” bizzat kendi tarikat şeyhleri tarafından yasaklanmış ve aksi davranışlar tarikattan tard ve sürgünle cezalandırılmışken Türkiye’de yaşananları zikretmek bile malumun ilamı olacaktır.



YAZARLAR