Mustafa DOĞU


ELİ SOPALI DEVLET ANLAYIŞI

Yazarımız Mustafa DOĞU'NUN 'YENİ' YAZISI...


Türkiye Cumhuriyeti anayasasının ikinci maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” 1921 ve 24 anayasalarının ikinci maddesinde yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” fıkrası 10 Nisan 1928 tarihinde İsmet İnönü ve 120 arkadaşının meclise sundukları teklifin kabulüyle kaldırılmıştır. Bu teklifte 26. maddenin baş tarafındaki “şeriat hükümlerinin TBMM tarafından yürütüleceği belirtilen cümle de kaldırıldı. Ayrıca Milletvekilleri ve Cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde kullandıkları “Allah” adına yemin, “Namus” üzerine ant içme olarak değiştirildi. O gün, bugündür bu maddeler son haliyle caridir.

Cumhuriyetin ilanından önce, kurtuluş savaşı ve yeni bir devletin kurulması gibi son derece olağanüstü hallerin yaşandığı bir zaman diliminde kurulan TBMM Hükümeti döneminde de din hizmetleri ihmal edilmemiş, 3 Mayıs 1920 tarihinde oluşturulan hükümette, Osmanlı dönemindeki Şeyhülislamlık ve Evkaf Nezaretinin hizmetlerini deruhte etmek üzere Şer’iye ve Evkaf Vekâleti adı altında bir bakanlık yer almış ve 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluncaya kadar ülkede din hizmetlerini yürütmüştür. Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerektiği düşüncesinden hareketle kaldırılan bu bakanlık, Osmanlı devletindeki Şeyhülislamlık ile Türkiye Cumhuriyetindeki Diyanet İşleri Başkanlığı arasında köprü vazifesi görmüştür. 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı kanunla, Başvekâlet bütçesine dâhil ve Başvekâlete bağlı, “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” ifadesiyle Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur*

Osmanlının iyiden iyiye dağılma süreci içerisine girdiği ve büyük toprak kayıplarının yaşandığı süreçte başta iktidar erki olmak üzere, ulema ve bir takım entelijansiya bu kötü gidişi durduracak çareler üzerinde kafa yormaktaydı. Kurtuluş reçetesi olarak üç düşünce akımı öne çıkıyordu; İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük.

İslamcılık, asırlardır bu toprakların en güçlü mayasını oluşturduğundan diğer iki akıma nazaran biraz daha fazla ön plana çıkıyor ve tartışılıyordu. Zira bu toprakların var oluşunu ve asırlardır büyüyerek sürekliliğini sağlayan yegâne unsur, İslam inancının insanlarda neşvünema bulması ve hayatın büyük kısmına egemen kılınmasıydı. Kurucu iradeyi oluşturan kadrolar, tebaa olarak kendi sınırları ve himayesi altında yaşayan tüm etnik ve dini azınlıklara en az kendilerinin inanç ve kültürlerine saygı duyduğu kadar saygı duyuyor ve değer veriyordu. Yeni cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştirecek kadrolarca da bu konu tartışılıyor ve neticede halkın kahir ekseriyetinin Müslüman, ulema ve din adamlarının toplum nezdinde itibar sahibi olmaları ve verilecek mücadeleye kutsal bir söylem ve eylem olan “cihad” ruhunun etkin kılınması için İslamcı söylem ve eylemler ön plana çıkarılıyordu.

İşte 1920 ruhu denilen ve oluşan meclisin yapısından tutunda ortaya konulan tüm politikalara, söylem ve eylemlere varana kadar her şeyde İslami motiflerin kullanımına azami derecede önem veriliyor, aykırı bir tutum ve davranışı çağrıştıracak her türlü icraatlardan uzak duruluyordu. Yeni cumhuriyette devletin yapısı Osmanlı’da olduğu gibi bir İslam devleti görüntüsü veriyor, geçmişe ait tüm kurum ve kuruluşlar varlıklarını etkin bir şekilde sürdürüyordu. Ne zamanki taşlar yerine oturmaya başladı, devletin bir Osmanlı bakiyesi olmadığı, dolayısıyla onu çağrıştıracak kurum, kuruluş ve düşünce yapısını oluşturan olgu ve algıların hafızalardan ve hayattan kazınması, kurucu meclisi oluşturan temel unsur ve kişilerin hızla tasfiye edilmesi için devrimlere start veriliyordu. İslamcı söylem ve eylemler “out”, Batıcı söylem ve eylemler “in” olmaya ve yeni cumhuriyet yepyeni bir paradigmayla tarih sahnesine çıkmaya başlıyordu. Saltanat kaldırılıyor, hilafetin yetkileri TBMM’ne tevdi ediliyor, harf inkılabı gerçekleştiriliyor, şeri hukuktan batıcı medeni hukuka geçiliyor, kılık kıyafette batılı kreasyonlar tercih edilerek yasa ile dayatılıyor, tevhidi tedrisat kanunu ile eğitimde medreseler yerini okullara bırakıyor, müfredat daha batılı bir mantıkla hazırlanıyordu. Osmanlı hanedanından bir kişi bile kalmayacak şekilde tamamı ülkeden sürgün ediliyordu. Problem oluşturabilecek tüm oluşum ve girişimler şiddetli bir şekilde cezalandırılıyor, İstiklal Mahkemeleri tarihin tanık olduğu bir hukuksuzluğa imza atarak şehirlerin meydanlarına kurduğu darağaçlarıyla infazlarını gerçekleştiriyordu. Özetle İslam’ın tüm motifleri ve Müslümanların cihad ruhuyla gerçekleştirdikleri mücadelelerle kurulan yeni cumhuriyet çok kısa bir zaman içinde bu mücadelenin öncülleriyle saflarını ayrıştırıyor ve adeta düşman ilan ederek ötekileştiriyordu. Yani devrim yoldaşlarını yiyordu. İşte oluşan bu yeni paradigmanın adına “Kemalizm” denmektedir.

Bu süreçte kurulan bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) en dar anlamıyla laik bir devletin din işlerini düzenlemek, yürütmek ve gerekli teşkilatlanmayı sağlamakla görevli kılınmış bir kurumdur. Halkın nasıl bir dini yaşam sürmesi gerekliliğini belirleme, yürütme işleri de yine bu kurumun uhdesine tevdi edilmiştir. Bir bütün halinde bakıldığında laik bir devlet, hayata ve her şeye dönük bir söylemi-eylemi ve hukuku olan bir dini nasıl şekillendirecek, nasıl bir dar kalıba sığdıracak ve insanların muamelat başta olmak üzere taleplerine ve ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti?

Devletin tercih ve kabul ettiği siyasi, ekonomik ve hukuki alanlarla din çatışmaya girdiğinde –ki bu kaçınılmazdır- bu kurum nasıl bir tercihte bulunabilecekti? Bu aslında bir paranoyaydı ve bu paranoya bitmeksizin hâlâ da devam etmektedir. Bir asırlık ömrü tamamlamaya birkaç yılı kalmış yeni cumhuriyetin trajedilerle dolu ömrünün, çok daha trajik boyutunu bu kurum yaşamıştır. Devlet erki gerçekleştirmek istediği her söylem ve eylemin halkın vicdanında karşılık bulmasını arzuladığında bu kurum devreye alınmış ve gerekli tüm destekler sağlanmıştır. Bunun dinin temel emir ve nehiyleriyle (farzlar ve haramlar) çatışıyor olmasının da hiçbir önemi yoktu ve hâlâ yok. Dönem dönem göreve getirilen başkanların kendi gayret ve çabalarından kaynaklanan farklı girişimler istisna hareketler olagelmiş, fakat genel kaideyi ve görüntüyü bozamamıştır.

Diyanet yüzde yüz resmi bir kurumdur. Başkanın atanmasından tüm personelin istihdamına, maaşlarının ödenmesinden görev ve yetkilerinin belirlenmesine kadar her şeyiyle yasa ve mevzuatlara bağlıdır. Dolayısıyla aksi ve farklı tutum-davranışlar birtakım müeyyideleri de beraberinde getirmektedir. Normal şartlarda laik bir devletin dine ve dini oluşumlara (gayri yasal olmadıkça) müdahil olmaması gerekirken Türkiye’de DİB sadece sünni-Hanefi bir çizginin adeta yegâne temsilcisi gibi hareket etmektedir. Odalar, teşekküller kadar dahi bağımsızlığı ve özerkliği olmayan bu kurumun en önemli başkanı, yardımcıları, şûraları oluşturan üyeleri bile hükümet tarafından atanmakta, istenildiğinde azledilmekte veya istifaya zorlanmaktadırlar. Bu da ister istemez kurum önde gelenleri başta olmak üzere tüm çalışanlarının elini-kolunu bağlamakta ve çizilen sınırlar –ki bu bile hükümetlere göre değişebilmekte- içerisinde bağımsız(!) hareket etmesi istenilmektedir.

DİB geçen aylarda “GİZLİ” ibaresiyle bir rapor kaleme aldı. Gizliliği ayrı bir tartışma konusu ama şu anda sağır sultan dahi duyduğuna göre bu kısmı pas geçelim. Bu raporu popüler kılan ve gündemde kalmasını sağlayan nokta ise, Türkiye’deki mevcut “İslami” yapı ve oluşumların önemli bir kısmını masaya yatırarak, röntgenlerini çekip, tahlillerini yaparak kendince teşhislerde bulunuyor olmasıdır. Peki, DİB bu raporu hangi ihtiyaç, gerekçe ve saikler üzerine yapmıştır. Ülke’de din adına kendini tek yetkili mercii ve organ olarak gördüğünden dolayı mı? Yoksa bir görevlendirme neticesinde mi yapıldı? Değerlendirmelerdeki kıstas nedir ve neye göre belirlendi? Neden sadece “İslami” olan kişi ve yapılarla ilgilenilmekte? Mesela bu raporun bir benzerini diğer azınlık dinler veya farklı oluşumlar -mesela Aleviler- içinde yapabilir mi diye insan merak etmekten kendini alamıyor.

Bu rapor, çok iyimser ve saf bir bakış açısıyla değerlendirilecek olursa, muhtemelen 15 Temmuz hain darbe girişiminin baş planlayıcısı ve aktörü olarak gözüken Fethullah Gülen ve örgütünün ülkeye yaşattığının bir benzerinin yaşatılmaması için yapılmış olabileceğidir. Ki muhtemelen resmi söylemde bu minvaldedir. Ama rapor okunduğunda bu resmi söylemden ziyade raporda ismi geçen ve geçmeyen tüm oluşumlara “aba altından sopa göstermeye” yönelik olduğu çok net gözükmektedir. Diyanetin hazırladığı iddia edilen rapor, bir hizaya sokma gayretinin satırlara kelime ve cümleler olarak yansımasıdır. Koşulsuz-sorgusuz-yargısız itaatin istendiği ve en küçük bir eleştirinin dahi çok acımasız, ihanete varacak kadar ağır itham/suçlama ve aşağılamalara kadar götürüldüğü bir ortamda iyimser düşünebilmek imkân kabilinde olmasa gerek. Dolayısıyla yaklaşık 250 sayfalık raporun adil olması mümkün olmadığı gibi, objektif olmasını beklemek bile biraz aşırı safdillik olur. Hükümetin adeta arka bahçesi gibi hareket eden, başkanın atanmasından tutun da ortaya konulacak tüm söylem ve eylemlerde asla bağımsız hareket edemeyen bir kurumun objektif bir bakış açısıyla rapor hazırlayabilmesi neredeyse imkânsız.

Diyanet, her gelen iktidara göre alması gereken rengi büyük oranda almış ve devletin kendisine biçtiği rolü başarılı bir şekilde icra etmektedir. Gün olmuş trajikomik fetvalara bile imza atmış, yeri gelmiş dine ve dindarlara karşı açılan mücadelelerde ya iktidarın yanında saf tutmuş, buna uygun söylemler icra eylemiş ya da sessiz kalarak zimmi destek sağlamıştır. Bütün bunlara rağmen nadirattan da olsa, başkanın kendi kişisel onurlu-ilkeli duruş sergilemesiyle birtakım oyunların bozulmasına veya sürecin uzamasına neden olduğu zamanlarda olmamış değil tabi. Hatta idam talebiyle yargılanan başkanlara bile rastlamaktayız. Ama bunlar kişisel gayretler olduğundan kurumla çok özdeşleşip bütünlük arz edememiş ve neticesinde de iktidarlar kendi çıkarlarına halel getirdiğini düşündüğü bu kişileri çok hızlı “der dest” ederek görevlerinden el çektirmişlerdir. Üstelik bunu yaparken de bu onurlu duruşu sergileyen başkanları tartışılır kılarak itibarsızlaştırmaktan geri durmamışlardır!

Peki, hakikat ne? Hakikat şu ki, Allah resulü hayatın her aşamasında devlet başkanından en sıradan tebaaya kadar herkesin kendisinde mutlak surette en güzel örneklikleri bulabilecekleri bir yaşam sürmüş ve ümmetine sünnet-siret olarak her daim müracaat edebilecekleri dolu dolu bir miras bırakmıştır. Ama her konuda olduğu gibi iş bu güzel örneklikleri nefislere ve yaşam alanlarına aksettirmeye geldiğinde bin bir türlü teville iş sulandırılır, konu mecrasından başka yerlere taşınır. Sünnet sadece bedensel değil, aynı zamanda mekânsaldır da. Şehirlerin imarından, mabetlerin inşasına, adaletin ihyasından zulümatın karanlık dehlizlere gömülmesine, hayatın her anında ve alanında tevazudan, dostluklara gösterilen vefaya kadar zamana ve mekâna taalluk eden her şeyde -samimi olarak arandığında bulunacak- çok güzel örneklikler var. İşte mescid/cami kültürü ve bunların kullanımının niteliğini ve niceliğini ortaya koyan sünneti gibi.

Mescid/cami yaşamın merkezine yerleşmiş zamanın kendi etrafında döndüğü bir mekândır. En mutlu günlerden, en hüzünlü günlere, anlaşmazlıkların çözümünden bilinçli-şuurlu-ahlaklı-edepli bir neslin yetiştirilmesine kadar etrafında kurulmuş sokaklara-mahallelere-semtlere-köylere-kasabalara-şehirlere rengini veren bir mekân. Günün başladığı ve bittiği, hayatın muhasebesinin yapıldığı, etrafında şekillenen mesken-çarşı-pazarları oluşturan insanların hemhal olup cem olduğu, cemaat olduğu, tüm sınıfsal oluşumlara meydan okunduğu mekânlardır bu mabetler.

Türkiye’de diyanete bağlı cami sayısı neredeyse yüz bine dayandı. Ama ne yazık ki camiler sadece namazların kılındığı bir mekân olmaktan öteye bir fonksiyon icra edememekte. Namaz kılma oranlarının diğer İslam ülkelerine göre daha düşük seyrettiği ülkemizde camiler sadece cuma ve bayram namazlarında belirli doluluk oranlarına ulaşabilmektedir. Zaten çok düşük olan cemaat sayısının yaş ortalamasının çok yüksek olması ülkenin bugünkü din anlayışının hangi noktada olduğunun da en güzel göstergelerinden birini teşkil etmekte.

İmamlar kahir ekseriyetle bordro mahkûmu klasik bir devlet memuru refleksleri ile hareket ettiğinden camisini bir devlet dairesi-kurumu gibi görmekte, çoğu zaman “merkezi okutulan ezan”lar sayesinde kurumuna bile ezan bitmeye yüz tuttuğu vakitlerde gelmekte, namaz kıldırma işlemi tamamlar tamamlamaz da dairesini terk etmektedir.

Ezanlar-vaazlar merkezi, hutbeler de merkezden geldiğine göre imamları hiç yormayıp ta namazları da merkezileştirecek bir formül üretilse nasıl olur dersiniz? Hatta kimse evinden-işyerinden camilere kadar zahmet buyurmadan bulundukları yerlerden üretilen bu formülle (mesela TV’den canlı namazlar verilse ve bu aletler kıble istikametine konsa) imama uyup namaz kılınsa olmaz mı? Bulundukları lüks otellerin odalarından, balkonlarından Kâbe imamına uyanlar olduğuna ve buna da bir “olur fetvası” kopardıklarına göre bizim magazin ve şov dünyasının renkli ilahiyatçılarından veya namı diğer “güney müftüleri”nden de bir fetva koparılır gibi. DİB çok daha önemli(!) konularla meşgul olduğundan dolayı, bunlara ayıracak zaman bulamayacaktır. Dolayısıyla bu fetvalar arada kaynar gider.

Diyanet, şayet din konusunda özgür, bağımsız ve özgün hareket ederek samimi bir duyguyla kalıcı şeyler yapmak istiyor ise, öncelikle kendisine bir çeki düzen vermesi gerekmektedir. Bu biraz hükümetler üstü olmayı ve bağımsız kalmayı gerektirmektedir. Öncelikle teşkilat yapısına neşter vuracak adımlar atılmalı, başta başkan olmak üzere, yardımcıları ve şûra üyeleri atamayla değil seçimle işbaşına gelmeli. Bu köklü ve yapısal değişim, görevlendirmelerin “yakini” olmasına göre değil, “liyakat” sahibi olmasına göre gerçekleştirecektir. En azından odalar-borsalar-teşekküller kadar kendini bağımsız hissedebilmelidir.

Diyanet, muamelat dediğimiz kısımla ilgili anayasal sınırlamalardan dolayı laik bir devlette çok büyük değişim ve dönüşümleri gerçekleştirmeye güç yetiremeyebilir. Ama bu milletin adil, ahlaklı, fazıl, erdemli bir yapıya kavuşması başta olmak üzere, toplumun akıl, din, nesil, mal ve can emniyetlerinin iktidar sahiplerince güvence altına alınmasını sağlayacak tüm hukuki ve yaşamsal alt yapıların oluşmasına ciddi katkılar sağlayabilir ve bunun güçlü bir şekilde denetleyebilir. Bütün bunları yaparken kuşatıcı olmak babından bu konuda çaba ve gayret içerisinde olan teşekküllerle omuz omuza, dirsek dirseğe temaslarda bulunarak yelpazenin geniş tutulmasını sağlayabilir.

Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde TCK’da zinayı suç saymaktan çıkarılan süreç cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmaya matuf “İstanbul sözleşmesi” ile devam ettirilmiştir. İlk bakışta kadın-erkek eşitliği gibi sunulan bu sözleşme, tamamen insanın yaratılış fıtratını bozma, aileyi yok etme, eşcinsellerin, gaylerin, lezbiyenlerin, homoseksüellerin haklarını savunma girişimiydi. Sözleşmede “kadının beyanının esas kabul edileceği” maddesi “masumiyet” karinesini ortadan kaldırıyor ve kadına hangi ortam, yaş ve statüde olmasına bakılmaksızın istediği gibi, istediği kişiyi (bu isterse birinci derecede babası, dedesi, amcası vd. olsun) tehdit ve şantajla etkisiz hale getirme ve istediğini koparma hakkını veriyordu. Asırlardır oluşturduğumuz medeniyetimizin ve kültürümüzün en güçlü ayağı, sağlıklı toplumun var oluş kaynağı aile müessesesini darmadağın edecek tüm bu sözleşmelere ve yasal düzenlemelere diyanet camiasının sessiz kalması ne ile izah edilebilir?

“Kadın cinayetleri” başlığı altında sunulan vicdan ve iman sahibi hiç kimsenin kabullenmesinin mümkün olmadığı şiddet ve vahşet görüntülerini sağlayan olayları, sadece sonuç eksenli düşünenlerin ekmeğine yağ sürercesine bu “hazin sonu” hazırlayanlarla aynı safta durmak tam bir aymazlık, ferasetsizlik ve cahillik örneğinden başka bir şey olmasa gerek. Modernist ve batılı kafa yapısına sahip toplum mühendisleri ilmek ilmek bu toplumu dininden, örfünden, gelenek ve göreneğinden uzaklaştırmakta ne doğulu ne batılı olduğu belli olmayan kendine bile yabancı bir nesil yetiştirmenin ve bir toplum yaratmanın keyfini yaşamaktadırlar. Diyanet gibi resmi ve diğer cemaat yapılanmaları gibi sivil oluşumlar üç maymunu seyreder gibi bu oyunları seyretmekte ve çoğunlukla sempatik ve şirin(!) gözükmek uğruna azgın azınlığın projelerine alt yapı oluşturacak söylem ve eylemlerde bulunmaktadırlar. Kadın erkek ilişkilerinden tutun, evlenme ve boşanma gerekçelerine, ticaret yapış şeklinden, dostluk-arkadaşlık-komşuluk-akrabalık ilişkilerine, çocuk yetiştirmeden, ebeveyn hak ve hukukuna kadar bizi biz yapan değerlerden hızla uzaklaşıldığı ayan beyan ortadadır.

İnsanlar adeta “cinnet” geçirircesine gözünü bile kırpmadan anne-babasını, çocuklarını, eşini, kardeşini, kayınbaba-anne-biraderini ve yakın akrabalarını hunharca katletmekte. Bunlar birer magazin malzemesi olarak medyada faş edilmekte ve izleyenlerin dünyasında telafisi imkânsız sorunlar oluşturmaktadır. İktidara yakın ve adeta onun propagandisti konumunda olan kanallar gayri resmi birliktelikleri meşrulaştıracak, eşlerin birbirlerini aldatmalarını pembe kaçamaklar olarak mubahlaştıracak, cinsel tercihleri körükleyecek, kısaca aile kurumunu yok edecek yerli ve yabancı dizilerle arzı endam ederlerken diyanetin hiçbir şey yapmıyor olmasının izahı var mıdır? Önüne bir takım akademik unvanların veya ilahiyatçı gibi sıfatların eklendiği kişilerin konuk olduğu ve reyting rekorlarının kırıldığı! söylenen programların toplumda oluşturduğu magazinleştirilmiş yanlış bir din anlayışının egemen kılınmasına diyanet ne kadar müdahil olabilmektedir?

Sonuç itibariyle Diyanet cemaatlere aba altından sopa göstereceğine toplumda belirgin bir şekilde artış gösteren sosyal konulara sebep-sonuç ilişkileri bağlamında el atarak, çözümler üretme çabası içerisine girse hem fonksiyonel açıdan hem de “hanelerine yazılacak hayır” açısından daha faydalı işler yapmış olur. Başta aile olmak üzere toplumun tüm kesimlerinde ciddi problemler yaşanmakta.

Adalet başta olmak üzere hukuka olan güven sürekli azalmakta. “Bal tutan parmağını yalar” kelamı kibarına konu olan yolsuzluk-hırsızlık-rantiyecilik-kolay yoldan para kazanma yöntemleri parmaklardan ellere, dirseklere kadar inerek yeniden yorumlanmakta. Kadın-erkek ilişkilerinde sınırları belirleyecek had-hudut kalmadığından evlilikler çok ileriki yaşlara ötelenmekte ve doğal olarak seçicilik artmakta ve bütün bu geç evliliklere rağmen boşanma oranları çok vahim boyutlara ulaşmaktadır. Ahlaki değerlerde ciddi yozlaşmalar yaşanmakta, uyuşturucuya ulaşımın kolaylaşmasından olsa gerek ki kullanım anormal derecede artmaktadır. İnsanlar birbirleri ile sükûnet ve suhulet içerisinde konuşamamakta, ağır itham ve iftiraların kurbanı yapılmaktadır; özetle Diyanet ve diğer sivil yapılar bir şeyler yapmak istiyorlarsa, ülkenin gerçekten çok ciddi sorunları var ve arka bahçe olmaktan kendilerini özgürleştirerek bunlara hasbi olarak eğilme zamanı geldi de geçiyor vesselam.l

Türkiye Cumhuriyeti anayasasının ikinci maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” 1921 ve 24 anayasalarının ikinci maddesinde yer alan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” fıkrası 10 Nisan 1928 tarihinde İsmet İnönü ve 120 arkadaşının meclise sundukları teklifin kabulüyle kaldırılmıştır. Bu teklifte 26. maddenin baş tarafındaki “şeriat hükümlerinin TBMM tarafından yürütüleceği belirtilen cümle de kaldırıldı. Ayrıca Milletvekilleri ve Cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde kullandıkları “Allah” adına yemin, “Namus” üzerine ant içme olarak değiştirildi. O gün, bugündür bu maddeler son haliyle caridir.

Cumhuriyetin ilanından önce, kurtuluş savaşı ve yeni bir devletin kurulması gibi son derece olağanüstü hallerin yaşandığı bir zaman diliminde kurulan TBMM Hükümeti döneminde de din hizmetleri ihmal edilmemiş, 3 Mayıs 1920 tarihinde oluşturulan hükümette, Osmanlı dönemindeki Şeyhülislamlık ve Evkaf Nezaretinin hizmetlerini deruhte etmek üzere Şer’iye ve Evkaf Vekâleti adı altında bir bakanlık yer almış ve 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluncaya kadar ülkede din hizmetlerini yürütmüştür. Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerektiği düşüncesinden hareketle kaldırılan bu bakanlık, Osmanlı devletindeki Şeyhülislamlık ile Türkiye Cumhuriyetindeki Diyanet İşleri Başkanlığı arasında köprü vazifesi görmüştür. 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı kanunla, Başvekâlet bütçesine dâhil ve Başvekâlete bağlı, “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” ifadesiyle Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur*

Osmanlının iyiden iyiye dağılma süreci içerisine girdiği ve büyük toprak kayıplarının yaşandığı süreçte başta iktidar erki olmak üzere, ulema ve bir takım entelijansiya bu kötü gidişi durduracak çareler üzerinde kafa yormaktaydı. Kurtuluş reçetesi olarak üç düşünce akımı öne çıkıyordu; İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük.

İslamcılık, asırlardır bu toprakların en güçlü mayasını oluşturduğundan diğer iki akıma nazaran biraz daha fazla ön plana çıkıyor ve tartışılıyordu. Zira bu toprakların var oluşunu ve asırlardır büyüyerek sürekliliğini sağlayan yegâne unsur, İslam inancının insanlarda neşvünema bulması ve hayatın büyük kısmına egemen kılınmasıydı. Kurucu iradeyi oluşturan kadrolar, tebaa olarak kendi sınırları ve himayesi altında yaşayan tüm etnik ve dini azınlıklara en az kendilerinin inanç ve kültürlerine saygı duyduğu kadar saygı duyuyor ve değer veriyordu. Yeni cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştirecek kadrolarca da bu konu tartışılıyor ve neticede halkın kahir ekseriyetinin Müslüman, ulema ve din adamlarının toplum nezdinde itibar sahibi olmaları ve verilecek mücadeleye kutsal bir söylem ve eylem olan “cihad” ruhunun etkin kılınması için İslamcı söylem ve eylemler ön plana çıkarılıyordu.

İşte 1920 ruhu denilen ve oluşan meclisin yapısından tutunda ortaya konulan tüm politikalara, söylem ve eylemlere varana kadar her şeyde İslami motiflerin kullanımına azami derecede önem veriliyor, aykırı bir tutum ve davranışı çağrıştıracak her türlü icraatlardan uzak duruluyordu. Yeni cumhuriyette devletin yapısı Osmanlı’da olduğu gibi bir İslam devleti görüntüsü veriyor, geçmişe ait tüm kurum ve kuruluşlar varlıklarını etkin bir şekilde sürdürüyordu. Ne zamanki taşlar yerine oturmaya başladı, devletin bir Osmanlı bakiyesi olmadığı, dolayısıyla onu çağrıştıracak kurum, kuruluş ve düşünce yapısını oluşturan olgu ve algıların hafızalardan ve hayattan kazınması, kurucu meclisi oluşturan temel unsur ve kişilerin hızla tasfiye edilmesi için devrimlere start veriliyordu. İslamcı söylem ve eylemler “out”, Batıcı söylem ve eylemler “in” olmaya ve yeni cumhuriyet yepyeni bir paradigmayla tarih sahnesine çıkmaya başlıyordu. Saltanat kaldırılıyor, hilafetin yetkileri TBMM’ne tevdi ediliyor, harf inkılabı gerçekleştiriliyor, şeri hukuktan batıcı medeni hukuka geçiliyor, kılık kıyafette batılı kreasyonlar tercih edilerek yasa ile dayatılıyor, tevhidi tedrisat kanunu ile eğitimde medreseler yerini okullara bırakıyor, müfredat daha batılı bir mantıkla hazırlanıyordu. Osmanlı hanedanından bir kişi bile kalmayacak şekilde tamamı ülkeden sürgün ediliyordu. Problem oluşturabilecek tüm oluşum ve girişimler şiddetli bir şekilde cezalandırılıyor, İstiklal Mahkemeleri tarihin tanık olduğu bir hukuksuzluğa imza atarak şehirlerin meydanlarına kurduğu darağaçlarıyla infazlarını gerçekleştiriyordu. Özetle İslam’ın tüm motifleri ve Müslümanların cihad ruhuyla gerçekleştirdikleri mücadelelerle kurulan yeni cumhuriyet çok kısa bir zaman içinde bu mücadelenin öncülleriyle saflarını ayrıştırıyor ve adeta düşman ilan ederek ötekileştiriyordu. Yani devrim yoldaşlarını yiyordu. İşte oluşan bu yeni paradigmanın adına “Kemalizm” denmektedir.

Bu süreçte kurulan bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) en dar anlamıyla laik bir devletin din işlerini düzenlemek, yürütmek ve gerekli teşkilatlanmayı sağlamakla görevli kılınmış bir kurumdur. Halkın nasıl bir dini yaşam sürmesi gerekliliğini belirleme, yürütme işleri de yine bu kurumun uhdesine tevdi edilmiştir. Bir bütün halinde bakıldığında laik bir devlet, hayata ve her şeye dönük bir söylemi-eylemi ve hukuku olan bir dini nasıl şekillendirecek, nasıl bir dar kalıba sığdıracak ve insanların muamelat başta olmak üzere taleplerine ve ihtiyaçlarına nasıl cevap verebilecekti?

Devletin tercih ve kabul ettiği siyasi, ekonomik ve hukuki alanlarla din çatışmaya girdiğinde –ki bu kaçınılmazdır- bu kurum nasıl bir tercihte bulunabilecekti? Bu aslında bir paranoyaydı ve bu paranoya bitmeksizin hâlâ da devam etmektedir. Bir asırlık ömrü tamamlamaya birkaç yılı kalmış yeni cumhuriyetin trajedilerle dolu ömrünün, çok daha trajik boyutunu bu kurum yaşamıştır. Devlet erki gerçekleştirmek istediği her söylem ve eylemin halkın vicdanında karşılık bulmasını arzuladığında bu kurum devreye alınmış ve gerekli tüm destekler sağlanmıştır. Bunun dinin temel emir ve nehiyleriyle (farzlar ve haramlar) çatışıyor olmasının da hiçbir önemi yoktu ve hâlâ yok. Dönem dönem göreve getirilen başkanların kendi gayret ve çabalarından kaynaklanan farklı girişimler istisna hareketler olagelmiş, fakat genel kaideyi ve görüntüyü bozamamıştır.

Diyanet yüzde yüz resmi bir kurumdur. Başkanın atanmasından tüm personelin istihdamına, maaşlarının ödenmesinden görev ve yetkilerinin belirlenmesine kadar her şeyiyle yasa ve mevzuatlara bağlıdır. Dolayısıyla aksi ve farklı tutum-davranışlar birtakım müeyyideleri de beraberinde getirmektedir. Normal şartlarda laik bir devletin dine ve dini oluşumlara (gayri yasal olmadıkça) müdahil olmaması gerekirken Türkiye’de DİB sadece sünni-Hanefi bir çizginin adeta yegâne temsilcisi gibi hareket etmektedir. Odalar, teşekküller kadar dahi bağımsızlığı ve özerkliği olmayan bu kurumun en önemli başkanı, yardımcıları, şûraları oluşturan üyeleri bile hükümet tarafından atanmakta, istenildiğinde azledilmekte veya istifaya zorlanmaktadırlar. Bu da ister istemez kurum önde gelenleri başta olmak üzere tüm çalışanlarının elini-kolunu bağlamakta ve çizilen sınırlar –ki bu bile hükümetlere göre değişebilmekte- içerisinde bağımsız(!) hareket etmesi istenilmektedir.

DİB geçen aylarda “GİZLİ” ibaresiyle bir rapor kaleme aldı. Gizliliği ayrı bir tartışma konusu ama şu anda sağır sultan dahi duyduğuna göre bu kısmı pas geçelim. Bu raporu popüler kılan ve gündemde kalmasını sağlayan nokta ise, Türkiye’deki mevcut “İslami” yapı ve oluşumların önemli bir kısmını masaya yatırarak, röntgenlerini çekip, tahlillerini yaparak kendince teşhislerde bulunuyor olmasıdır. Peki, DİB bu raporu hangi ihtiyaç, gerekçe ve saikler üzerine yapmıştır. Ülke’de din adına kendini tek yetkili mercii ve organ olarak gördüğünden dolayı mı? Yoksa bir görevlendirme neticesinde mi yapıldı? Değerlendirmelerdeki kıstas nedir ve neye göre belirlendi? Neden sadece “İslami” olan kişi ve yapılarla ilgilenilmekte? Mesela bu raporun bir benzerini diğer azınlık dinler veya farklı oluşumlar -mesela Aleviler- içinde yapabilir mi diye insan merak etmekten kendini alamıyor.

Bu rapor, çok iyimser ve saf bir bakış açısıyla değerlendirilecek olursa, muhtemelen 15 Temmuz hain darbe girişiminin baş planlayıcısı ve aktörü olarak gözüken Fethullah Gülen ve örgütünün ülkeye yaşattığının bir benzerinin yaşatılmaması için yapılmış olabileceğidir. Ki muhtemelen resmi söylemde bu minvaldedir. Ama rapor okunduğunda bu resmi söylemden ziyade raporda ismi geçen ve geçmeyen tüm oluşumlara “aba altından sopa göstermeye” yönelik olduğu çok net gözükmektedir. Diyanetin hazırladığı iddia edilen rapor, bir hizaya sokma gayretinin satırlara kelime ve cümleler olarak yansımasıdır. Koşulsuz-sorgusuz-yargısız itaatin istendiği ve en küçük bir eleştirinin dahi çok acımasız, ihanete varacak kadar ağır itham/suçlama ve aşağılamalara kadar götürüldüğü bir ortamda iyimser düşünebilmek imkân kabilinde olmasa gerek. Dolayısıyla yaklaşık 250 sayfalık raporun adil olması mümkün olmadığı gibi, objektif olmasını beklemek bile biraz aşırı safdillik olur. Hükümetin adeta arka bahçesi gibi hareket eden, başkanın atanmasından tutun da ortaya konulacak tüm söylem ve eylemlerde asla bağımsız hareket edemeyen bir kurumun objektif bir bakış açısıyla rapor hazırlayabilmesi neredeyse imkânsız.

Diyanet, her gelen iktidara göre alması gereken rengi büyük oranda almış ve devletin kendisine biçtiği rolü başarılı bir şekilde icra etmektedir. Gün olmuş trajikomik fetvalara bile imza atmış, yeri gelmiş dine ve dindarlara karşı açılan mücadelelerde ya iktidarın yanında saf tutmuş, buna uygun söylemler icra eylemiş ya da sessiz kalarak zimmi destek sağlamıştır. Bütün bunlara rağmen nadirattan da olsa, başkanın kendi kişisel onurlu-ilkeli duruş sergilemesiyle birtakım oyunların bozulmasına veya sürecin uzamasına neden olduğu zamanlarda olmamış değil tabi. Hatta idam talebiyle yargılanan başkanlara bile rastlamaktayız. Ama bunlar kişisel gayretler olduğundan kurumla çok özdeşleşip bütünlük arz edememiş ve neticesinde de iktidarlar kendi çıkarlarına halel getirdiğini düşündüğü bu kişileri çok hızlı “der dest” ederek görevlerinden el çektirmişlerdir. Üstelik bunu yaparken de bu onurlu duruşu sergileyen başkanları tartışılır kılarak itibarsızlaştırmaktan geri durmamışlardır!

Peki, hakikat ne? Hakikat şu ki, Allah resulü hayatın her aşamasında devlet başkanından en sıradan tebaaya kadar herkesin kendisinde mutlak surette en güzel örneklikleri bulabilecekleri bir yaşam sürmüş ve ümmetine sünnet-siret olarak her daim müracaat edebilecekleri dolu dolu bir miras bırakmıştır. Ama her konuda olduğu gibi iş bu güzel örneklikleri nefislere ve yaşam alanlarına aksettirmeye geldiğinde bin bir türlü teville iş sulandırılır, konu mecrasından başka yerlere taşınır. Sünnet sadece bedensel değil, aynı zamanda mekânsaldır da. Şehirlerin imarından, mabetlerin inşasına, adaletin ihyasından zulümatın karanlık dehlizlere gömülmesine, hayatın her anında ve alanında tevazudan, dostluklara gösterilen vefaya kadar zamana ve mekâna taalluk eden her şeyde -samimi olarak arandığında bulunacak- çok güzel örneklikler var. İşte mescid/cami kültürü ve bunların kullanımının niteliğini ve niceliğini ortaya koyan sünneti gibi.

Mescid/cami yaşamın merkezine yerleşmiş zamanın kendi etrafında döndüğü bir mekândır. En mutlu günlerden, en hüzünlü günlere, anlaşmazlıkların çözümünden bilinçli-şuurlu-ahlaklı-edepli bir neslin yetiştirilmesine kadar etrafında kurulmuş sokaklara-mahallelere-semtlere-köylere-kasabalara-şehirlere rengini veren bir mekân. Günün başladığı ve bittiği, hayatın muhasebesinin yapıldığı, etrafında şekillenen mesken-çarşı-pazarları oluşturan insanların hemhal olup cem olduğu, cemaat olduğu, tüm sınıfsal oluşumlara meydan okunduğu mekânlardır bu mabetler.

Türkiye’de diyanete bağlı cami sayısı neredeyse yüz bine dayandı. Ama ne yazık ki camiler sadece namazların kılındığı bir mekân olmaktan öteye bir fonksiyon icra edememekte. Namaz kılma oranlarının diğer İslam ülkelerine göre daha düşük seyrettiği ülkemizde camiler sadece cuma ve bayram namazlarında belirli doluluk oranlarına ulaşabilmektedir. Zaten çok düşük olan cemaat sayısının yaş ortalamasının çok yüksek olması ülkenin bugünkü din anlayışının hangi noktada olduğunun da en güzel göstergelerinden birini teşkil etmekte.

İmamlar kahir ekseriyetle bordro mahkûmu klasik bir devlet memuru refleksleri ile hareket ettiğinden camisini bir devlet dairesi-kurumu gibi görmekte, çoğu zaman “merkezi okutulan ezan”lar sayesinde kurumuna bile ezan bitmeye yüz tuttuğu vakitlerde gelmekte, namaz kıldırma işlemi tamamlar tamamlamaz da dairesini terk etmektedir.

Ezanlar-vaazlar merkezi, hutbeler de merkezden geldiğine göre imamları hiç yormayıp ta namazları da merkezileştirecek bir formül üretilse nasıl olur dersiniz? Hatta kimse evinden-işyerinden camilere kadar zahmet buyurmadan bulundukları yerlerden üretilen bu formülle (mesela TV’den canlı namazlar verilse ve bu aletler kıble istikametine konsa) imama uyup namaz kılınsa olmaz mı? Bulundukları lüks otellerin odalarından, balkonlarından Kâbe imamına uyanlar olduğuna ve buna da bir “olur fetvası” kopardıklarına göre bizim magazin ve şov dünyasının renkli ilahiyatçılarından veya namı diğer “güney müftüleri”nden de bir fetva koparılır gibi. DİB çok daha önemli(!) konularla meşgul olduğundan dolayı, bunlara ayıracak zaman bulamayacaktır. Dolayısıyla bu fetvalar arada kaynar gider.

Diyanet, şayet din konusunda özgür, bağımsız ve özgün hareket ederek samimi bir duyguyla kalıcı şeyler yapmak istiyor ise, öncelikle kendisine bir çeki düzen vermesi gerekmektedir. Bu biraz hükümetler üstü olmayı ve bağımsız kalmayı gerektirmektedir. Öncelikle teşkilat yapısına neşter vuracak adımlar atılmalı, başta başkan olmak üzere, yardımcıları ve şûra üyeleri atamayla değil seçimle işbaşına gelmeli. Bu köklü ve yapısal değişim, görevlendirmelerin “yakini” olmasına göre değil, “liyakat” sahibi olmasına göre gerçekleştirecektir. En azından odalar-borsalar-teşekküller kadar kendini bağımsız hissedebilmelidir.

Diyanet, muamelat dediğimiz kısımla ilgili anayasal sınırlamalardan dolayı laik bir devlette çok büyük değişim ve dönüşümleri gerçekleştirmeye güç yetiremeyebilir. Ama bu milletin adil, ahlaklı, fazıl, erdemli bir yapıya kavuşması başta olmak üzere, toplumun akıl, din, nesil, mal ve can emniyetlerinin iktidar sahiplerince güvence altına alınmasını sağlayacak tüm hukuki ve yaşamsal alt yapıların oluşmasına ciddi katkılar sağlayabilir ve bunun güçlü bir şekilde denetleyebilir. Bütün bunları yaparken kuşatıcı olmak babından bu konuda çaba ve gayret içerisinde olan teşekküllerle omuz omuza, dirsek dirseğe temaslarda bulunarak yelpazenin geniş tutulmasını sağlayabilir.

Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde TCK’da zinayı suç saymaktan çıkarılan süreç cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmaya matuf “İstanbul sözleşmesi” ile devam ettirilmiştir. İlk bakışta kadın-erkek eşitliği gibi sunulan bu sözleşme, tamamen insanın yaratılış fıtratını bozma, aileyi yok etme, eşcinsellerin, gaylerin, lezbiyenlerin, homoseksüellerin haklarını savunma girişimiydi. Sözleşmede “kadının beyanının esas kabul edileceği” maddesi “masumiyet” karinesini ortadan kaldırıyor ve kadına hangi ortam, yaş ve statüde olmasına bakılmaksızın istediği gibi, istediği kişiyi (bu isterse birinci derecede babası, dedesi, amcası vd. olsun) tehdit ve şantajla etkisiz hale getirme ve istediğini koparma hakkını veriyordu. Asırlardır oluşturduğumuz medeniyetimizin ve kültürümüzün en güçlü ayağı, sağlıklı toplumun var oluş kaynağı aile müessesesini darmadağın edecek tüm bu sözleşmelere ve yasal düzenlemelere diyanet camiasının sessiz kalması ne ile izah edilebilir?

“Kadın cinayetleri” başlığı altında sunulan vicdan ve iman sahibi hiç kimsenin kabullenmesinin mümkün olmadığı şiddet ve vahşet görüntülerini sağlayan olayları, sadece sonuç eksenli düşünenlerin ekmeğine yağ sürercesine bu “hazin sonu” hazırlayanlarla aynı safta durmak tam bir aymazlık, ferasetsizlik ve cahillik örneğinden başka bir şey olmasa gerek. Modernist ve batılı kafa yapısına sahip toplum mühendisleri ilmek ilmek bu toplumu dininden, örfünden, gelenek ve göreneğinden uzaklaştırmakta ne doğulu ne batılı olduğu belli olmayan kendine bile yabancı bir nesil yetiştirmenin ve bir toplum yaratmanın keyfini yaşamaktadırlar. Diyanet gibi resmi ve diğer cemaat yapılanmaları gibi sivil oluşumlar üç maymunu seyreder gibi bu oyunları seyretmekte ve çoğunlukla sempatik ve şirin(!) gözükmek uğruna azgın azınlığın projelerine alt yapı oluşturacak söylem ve eylemlerde bulunmaktadırlar. Kadın erkek ilişkilerinden tutun, evlenme ve boşanma gerekçelerine, ticaret yapış şeklinden, dostluk-arkadaşlık-komşuluk-akrabalık ilişkilerine, çocuk yetiştirmeden, ebeveyn hak ve hukukuna kadar bizi biz yapan değerlerden hızla uzaklaşıldığı ayan beyan ortadadır.

İnsanlar adeta “cinnet” geçirircesine gözünü bile kırpmadan anne-babasını, çocuklarını, eşini, kardeşini, kayınbaba-anne-biraderini ve yakın akrabalarını hunharca katletmekte. Bunlar birer magazin malzemesi olarak medyada faş edilmekte ve izleyenlerin dünyasında telafisi imkânsız sorunlar oluşturmaktadır. İktidara yakın ve adeta onun propagandisti konumunda olan kanallar gayri resmi birliktelikleri meşrulaştıracak, eşlerin birbirlerini aldatmalarını pembe kaçamaklar olarak mubahlaştıracak, cinsel tercihleri körükleyecek, kısaca aile kurumunu yok edecek yerli ve yabancı dizilerle arzı endam ederlerken diyanetin hiçbir şey yapmıyor olmasının izahı var mıdır? Önüne bir takım akademik unvanların veya ilahiyatçı gibi sıfatların eklendiği kişilerin konuk olduğu ve reyting rekorlarının kırıldığı! söylenen programların toplumda oluşturduğu magazinleştirilmiş yanlış bir din anlayışının egemen kılınmasına diyanet ne kadar müdahil olabilmektedir?

Sonuç itibariyle Diyanet cemaatlere aba altından sopa göstereceğine toplumda belirgin bir şekilde artış gösteren sosyal konulara sebep-sonuç ilişkileri bağlamında el atarak, çözümler üretme çabası içerisine girse hem fonksiyonel açıdan hem de “hanelerine yazılacak hayır” açısından daha faydalı işler yapmış olur. Başta aile olmak üzere toplumun tüm kesimlerinde ciddi problemler yaşanmakta.

Adalet başta olmak üzere hukuka olan güven sürekli azalmakta. “Bal tutan parmağını yalar” kelamı kibarına konu olan yolsuzluk-hırsızlık-rantiyecilik-kolay yoldan para kazanma yöntemleri parmaklardan ellere, dirseklere kadar inerek yeniden yorumlanmakta. Kadın-erkek ilişkilerinde sınırları belirleyecek had-hudut kalmadığından evlilikler çok ileriki yaşlara ötelenmekte ve doğal olarak seçicilik artmakta ve bütün bu geç evliliklere rağmen boşanma oranları çok vahim boyutlara ulaşmaktadır. Ahlaki değerlerde ciddi yozlaşmalar yaşanmakta, uyuşturucuya ulaşımın kolaylaşmasından olsa gerek ki kullanım anormal derecede artmaktadır. İnsanlar birbirleri ile sükûnet ve suhulet içerisinde konuşamamakta, ağır itham ve iftiraların kurbanı yapılmaktadır; özetle Diyanet ve diğer sivil yapılar bir şeyler yapmak istiyorlarsa, ülkenin gerçekten çok ciddi sorunları var ve arka bahçe olmaktan kendilerini özgürleştirerek bunlara hasbi olarak eğilme zamanı geldi de geçiyor vesselam.l

*(https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/1)



YAZARLAR