Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Enes TARIM


EBU SÜFYANCI RUHU KUTSAMAK

Enes Tarım'ın yeni yazısı;


 

Allah Resulü hayattayken kurduğu devletin gelir kaynağı halktan toplanan zekâtlar ve sınırlı miktardaki ganimetti. 

O, bu gelirleri halka dağıtır; adaletle davranmaya dikkat ederdi.

Vefatından sonra bu durum Ebu Bekir zamanında fazla bir değişiklik olmadan devam etti. 

Halife Ömer'le beraber Müslümanlar büyük fetihlere giriştiler ve İslam toprakları büyümeye başladı.

O dönemin en büyük devletlerinden Sasani İmparatorluğu ve beraberinde Irak toprakları Müslümanların egemenliğine geçti. Bizans’a üstünlük sağlanıp Azerbaycan, Ermenistan, Kıbrıs ve Kuzey Afrika’da fetihlere devam edildi.

İslam devleti artık Allah resulünün bıraktığı değil; ekonomik, siyasi ve askeri olarak çok güçlü idi.

Medine’ye hicret ederek orada küçük bir şehir devleti kuran Müslümanlar kısa sürede dünya siyasetinde söz sahibi olmuş; fethedilen yerlerde yaşayan halk İslam devletine dâhil olmuştu.

Böylece Müslümanlar kısa zamanda zengin ve köklü bir mirasa sahip oldu. Elde edilen ganimetler ve bölgeden alınan vergilerle devlet hazinesi dolup taşarak bir anda ummadıkları bir refaha ulaştılar.

Bu büyük zenginliği ifade etmesi açısından bir örnek vermek gerekirse Halife Ömer'in Bahreyn Valisi Ebu Hureyre topladığı muazzam gelirlerle Medine'ye geldiğinde valisine bu malların değerini sorduğu: “500.000 dirhem” cevabını aldığında inanamayıp hayrete düştüğü ve “Anlamadım sen herhalde yol yorgunusun git biraz dinlen” dediği rivayet edilir.

Halife bir anda böyle bir rakamı algılayamamıştı.  

Hz. Peygamber ve Ebu Bekir dönemlerinde dağıtılan gelirler Ömer döneminde dünya geçimliğini kat kat aştı ve kaynaklar, o vefat etmeden bir yıl önce İslam devletinin hazinesinin on milyon dirheme ulaştığını yazmakta. 

Osman’ın halifeliği yıllarında adeta patlama yaşanmış; Ömer’i hayrete düşüren rakam 500 bin dirhemken sadece Kisra’nın hazinelerinden gelen rakam 800 milyon dinarı bulmuştu.

Bunlar büyük rakamlardı.

Toplum lüks ve eğlenceye dalmış zenginlik beraberinde savurganlığı ve dünyaya/ mala bağlılığı getirmişti. 

Sahabe hayattaydı ve bu durum çoğunu rahatsız ediyordu.

***

Halife Osman döneminde karışıklıklar ve sorunlar daha çok Emevi hanedanı mensupları kaynaklı idi. Onlar Halife Osman'la olan akrabalıklarını istismar ediyor, açgözlü davranıyordu.

Her geçen gün güçlenen büyüyen ve zenginleşen devlet idaresini ele geçirmeye çalışıyor; her geçen gün siyasi/ekonomik/sosyal konumlarını büyütüyorlardı.

Mekke, fethedilmeden önce onların yönetiminde idi ve Kureyş'in en güçlü/ en kalabalık soyu idiler. Ve onlar Mekke'nin fethiyle birlikte zoraki olarak kitle halinde Müslüman olan son kabile idi. 

Hz. Osman’ın hilafeti ile beraber eski iktidarlarının özlemini duymuş; devlet sadece kendi hanedanlıklarına aitmiş gibi davranmaya başlamışlardı. 

Nitekim Osman’ın kapısında Ümeyyeoğullarını eleştirmek için toplanan kalabalığa halifenin kâtibi Mervan b. Hakem'in: “Ne oluyor size! Yağma yapmak için toplanmış insanlar gibi bir araya gelmişsiniz. Ey yüzleri çirkinler ne istiyorsunuz. Yoksa iktidarımızı elimizden mi alacaksınız?” dediği rivayet edilir.

Bu dönemde halife Osman Hz Peygamber'in sürgüne gönderdiği ve nerede yakalanırsa öldürülmesini emrettiği isimleri devlette önemli görevlere getirerek yüklü miktarda mal ve para vermesi yüzünden eleştiriliyordu.

Devlet gelirleri ile hazineye ait mallar keyfi uygulamalarla dağıtılıyor ve bundan en büyük payı Emevi ailesi mensupları alıyordu.

Buna bir de fuzuli harcamalar yapan valilerle yöneticilerin saltanat hevesleri eklenince her geçen gün sorun daha da derinleşiyordu. 

Muaviye ise bol keseden dağıttığı maaşlar ile toplumun teveccühünü kazanıyor, insanların mal ve para hırsından yararlanarak halktan aldığı destekle her geçen gün güçleniyordu.

Bu şekilde devlet hazinesinden keyfi ödemeler yapılarak mutlu bir azınlık sınıfı türemişti. 

Devlet gelirleri pastasından pay alan insanlar tabiatıyla idarecilerden yana tavır koyuyor ve eleştirileri görmezden geliyordu.

Yönetim ise eleştiri yapanlara hiçbir şekilde acımıyor, muhalifleri hapsediyor, dövüyor, işkenceden geçiriyor ya da uzak yerlere sürüyordu.

Bir korku iklimi oluşturulmuş, insanlar mal ve dinar ile susturuluyor, susmayanlar da cezalandırılıyordu. 

*** 

Hz. Osman dört halife içerisinde en çok eleştirileni şüphesiz,

Onun tenkit edilen uygulamalarından en önemlisi devlet imkânlarını akrabalarına tahsis etmesi idi. 

Sahabe onu bu ithamla eleştirince bunun kötü bir şey olmadığını söylüyor; akraba kayırmacılığını sıla-i rahim ile izah ediyordu.

Oysa Allah Resulü Ali hariç hiçbir akrabasını önemli bir göreve getirmemişti.

Ebu Bekir ile Ömer de bu konuda hassasiyet göstermiş; bununla da Hz. Peygamber döneminde üstü küllenen kabilecilik ruhunun yeniden canlanmasına engel olmak istemişlerdi. 

Ancak bu dönemde gerçekleşen politika değişikliği ilk önce Kureyş içinde tarihten gelen Emevi-Haşimi rekabetini tekrar canlandırdı.

Hz. Peygamber'in kabileler üstü konumu sebebiyle bu mücadele ağırlığını kaybetmişti.

Sonuçta Müslümanlar Emevi taraftarları ve Haşimi taraftarları şeklinde ikiye bölündü; beraberinde Kureyşli olan ve olmayan Araplar şeklindeki rekabet de ilerleyen dönemlerde sürece eklendi…

Ve tarih şu an okumuş olduğumuz geçmişi anlatan sayfalarda malum olduğu üzere adı İslam tarihi olarak anılmasına rağmen klanlar kabileler sülaleler arası krallıklar savaşı tarihi olarak gerçekleşti maalesef…

***

Tüm bu geçmişe yaptığımız yolculuktaki yaşanmışlıklardan bugün de farklı bir hayat yaşamıyoruz aslında. Bugünlere geldiğimizde İslam dünyasında bu eski kodların aynısının bugün de aynen yaşandığını, hatta bazı konuların o günlere rahmet okutacak düzeyde olduğunu görmekteyiz.

O günden bugüne yeryüzündeki her kötülükle mücadeleyi emreden bir kitabın bağlıları olarak yaşadığımız her yüzyılda hiç te iyi performanslar sergileyemedik. Yaşadığımız her coğrafyada, her ülkede kötülüklerin öznesi olmamız ahvalimizin hiç de iç açıcı ve yüz ağartıcı olmadığını ortaya koymakta.

Her alanda adam kayırmacılığının, savurganlığın, kamu kaynaklarını kötüye kullanmanın, devlet imkânlarının dost ahbaba peşkeş çekmenin, kendi aile fertlerini önemli yerlere atamanın, kamu hazinesini kendi sülalesinin malı saymanın, itiraz edenleri aynı Mervan gibi “iyilikleri unutan nankörler!” olarak görmenin tavan yaptığı dönemi bir türlü atlatamıyoruz.

Bu üzücü durumda Allah Resulünün vefatından sonra içi boşaltılmış teslimiyetçi bir anlayışın asırlardır bu coğrafyada hüküm sürmesi fail olarak gösterilebilecekken; beraberinde bu bozulmayı yüzyıllar boyu gözlerden gizleyerek dini sadece bir ritüeller yığınına çevirmemizin de önemli bir payı olsa gerek.

Amacımız klasik bir Emevi hanedanlığı eleştirisi yapmak değil aslında.

Ondan öte o gün yaşanan olayların ve sömürü çarklarının, o gün itiraz edilen uygulamaların, o gün eleştirilen iktidarların aradan 1500 yıl geçmesine rağmen hala iktidarını sürdürdüğü ve İslam dünyasının hala aynı yerde sabit durduğunu bir nebzede olsa irdeleyebilmek.

İslam düşünce tarihinde Allah Resulünün ölümünü müteakip “Zalimde olsa fasık tâ olsa yöneticilere itaati” emreden uyduruk rivayetlerin çıkışı İslam krallarını ve onların saltanatlarını Allah’ın yönetimi gibi gösteren bir meşrulaştırma faaliyetidir. 

İdarecilerin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi/vekili/eli olduğu anlayışı eski muharref müşrik kabileci anlayışı meşrulaştırma çabalarından başka bir şey değildir.

Yapılan ameliye Nebinin ağzından uydurulan rivayetlerle saltanat yönetimlerine kılıf sunmak, İslam krallarını meşrulaştırmaktır.

Ebu Süfyancı ruhu kutsamaktır…

Selam ve dua ile…

 

 



YAZARLAR