Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Musab Aydın


DOSLUK ÜZERİNE

Musab Aydın; Mevsim her zaman yaz değildir. Zaten yüreğimizi yakıp kavuran da yazın sıcağı değildi.


 

 

Mevsim her zaman yaz değildir. Zaten yüreğimizi yakıp kavuran da yazın sıcağı değildi. Bu yüzden sonbaharın serinliği soğutmuyordu yüreğimizi. İyileşmeyen, hiçbir zaman iyileşmeyecek bir yaramız vardı. Kimsenin göremeyeceği yaramız içerdeydi ve bu yüzden kanadığını da gören olmamıştı. Kâh Afganistan’da akıyordu kanımız kâh Filistin’de. Bir gün Keşmir’de vuruluyorduk, bir başka gün Moro Dağlarında. Kimsenin görmek istemediği bir yerlerde düşüyorduk toprağa. Yine de düşünce ve direniş ruhumuzu hep canlı tutan dostlarımız vardı. Zira o vakitler düşman bizden değildi.  Henüz birbirimizi öldürmek için bin bir çeşit fetva(!) bulamamıştık…

Dostluklar kurmak için hep çabalamıştık. Bunun için büyük fedakârlıklara zaten hazırdık. Aynı inancı paylaştığımız insanlardan seçmeliydik dostlarımızı, aynı hassasiyetlere sahip olmalıydık... Öyle de yapmıştık, aynı hedefe yöneldiğimiz dostluklar için çabalamıştık. Büyük bedeller ödemeyi göze almıştık, hatta boyumuzu aşan bazı bedeller de ödemiştik. Zaman zaman ihanetler ile sınanmıyor değildik. Lâkin yakınımızda bazı dostlarımız vardı ki onlar için büyük bir güven duygusu besliyorduk. Elbette onlara ihtiyaç duyduğumuzda, yanımızda olmalarını arzuladığımız zamanlarda onlara ulaşamadığımız oluyordu. Ama hep hayra yoruyorduk ve başımıza bir musibet gelse onları yanı başımızda bulacağımızdan emindik. Oysa geleceğin bize neler getireceğini kestiremiyorduk. Hüsnü zan beslemek inancımızın emriydi. Bu yüzden kahırlı zamanlarımızda bizimle üzüleceğine inandığımız dostlarımızın, sevinçli demlerimizde de büyük bir tebessüm ile bizimle sevineceğine şüphe duymazdık. Dahası böyle bir şüpheyi iman zayıflığı sayardık.

Lafı dolandırmanın bir gereği, faydası var mıdır? Elbette yoktur. Bu duygularımızın, düşüncelerimizin bir karşılığının olmadığını öğrenmemiz çok uzun sürmedi. Daha ilk sınavlarımız da dökülmeye başlamıştık. Önceleri biraz mahcup bir ifadeyle mazeretlerimizi bir bir sıralıyorduk. Karşı tarafın da yapacağı bir şey yoktu, mecburen hoş görmeliydi. Bunca fedakârlıkla ve emekle kurulan bir dostluğu bitirmek biraz babayiğitlik isterdi. O da biz de yoktu.  Sonraları daha bir duyarsızlık esir almıştı bizi. Artık yüz yüze görüşme beklentilerimizi kaybetmiştik. Fazla bir zaman geçmemişti ki büyük bir imtihana uğrayan dostlarımızın yanında değildik. Farklı şehirlerde yaşayan dostlarımıza özlem duyardık, bu hasretimizi bir telefonla da olsa gidermeye çalışıyorduk. Dostlarımızın ikamet ettiği bir şehre yolumuz düşecek olsa, işimizden önce onlarla görüşmenin programını yapardık.

Sonra ne olduğunu anlamamıştık ama artık telefonlar çok fazla çalmaz olmuştu. Her zaman bir acelemiz vardı. Mazeretlerimiz çoktu ama artık dostlarımıza bunlardan bahsetmemize gerek duymaz olmuştuk, zira artık dostluklarımızda yoktu. Her şey kelimelerde kalmıştı. Aynı şehir de hatta aynı mahallede yaşadığımız dostlarımızla bile görüşemiyorduk. Hatta bir başka şehirde yaşayan ve yıllarca görmediğimiz bir dostumuzun evinin, dükkanının bir iki sokak kadar yakınından bir selam vermeden defalarca geçtiğimiz halde dostluktan dem vuruyoruz. Hasbelkader karşılaşacak olursak, malum mazeretler sıralanıyor, lâkin şekil değiştirmiş: Beni bilirsin, eskiden nasıl biliyorsan hala öyleyim, dostlarımı çok önemserim ama telefonla aramayı çok sevmiyorum, evet arada bir buralara geliyorum ama vaktim olmuyor, vakit kısa işim çok, beni nasıl bırakmışsan aynı kişiyim, dostunum… İnandırıcı mıyız? Diye birbirimizin yüzüne bakıyoruz. İnanmadık, zira inandırıcı değiliz artık… Dostluk bu değildi, bunu iyi biliyorduk. Her şey gibi dostlukta aslını kaybetmişti. Önceleri “Bin cefalar etsen almam üstüme. Gayet şirin geldi dillerin dostum” dizeleriyle avunmuş ve avutmuştuk. Anlayamamıştık işin vahametini.  Bir süre sonra ayrılık acısına dayanamamış “Bu ayrılık bize zulüm getirir, geçti dost kervanı eyleme beni” yalnızlığımıza ağıtlar yaktık ama anlamamıştık. Koca Veysel’i anlamak için bu kadar hayal kırıklıkları yaşamak mı gerekiyordu? Heybemizde bunca yaşanmışlıklar biriktirmemiz gerekiyormuş demek ki. Kim bilir ama gözleriyle nelere şahit olmuş, neler görmüştü ki gerçekleri bu veciz sözler ile ifade etmiş Aşık Veysel. “Dost dost diye nicesine sarıldım. Beyhude dolandım boşa yoruldum. Nice güzellere bağlandım kaldım. Ne bir vefa gördüm ne faydalandım. Benim sadık yârim kara topraktır.” Bu satırları hangi yaşanmışlıklar söyletmişti…

Konu insan olunca dönüp Kur’an’a bakmalıyız. “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat-10) diyor Rabbimiz. Dost olamadık ya kardeş olabildik mi bilemiyorum. Kardeşliğimizi yeniden diriltmek bir tercih değil iyi bilmeliyiz ki o ilahi bir emir… Dost ararken gerçek dostu unutuyor muyuz acaba?  Bize dostu “Allah iman edenlerin velisidir.” (Bakara-257) diye hatırlatan gerçek dosta hamd olsun.

Not: haber duruşta yazmaya başlayalı bir yıl olmuş. 21 Mart 2019 ilk yazım yayınlanmıştı. Yazmak için yüreklendiren ve teşvik eden Davut Güler ağabeye ve haber duruş ailesine teşekkür ederim.   

Not; Musab kardeşim Haber Duruş sitemize düzenli yazılarıyla büyük katkıda bulunmuştur. Sitemizin yazarları içinde en çok okunan yazarlarımzadan biridir. Bizde kendine yazım hayatında başarılar dileriz. Bu yazıları inşallah kitaba dönüşerekte daha kalıcı olacaktır. Başarısı için duacıyız. Vesselam...   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



YAZARLAR